ACILI VE HÜZÜNLÜ BİR HAYATIN HİKÂYESİ; “GÜL YETİŞTİREN AD

ACILI VE HÜZÜNLÜ BİR HAYATIN HİKÂYESİ; “GÜL YETİŞTİREN ADAM”

ACILI VE HÜZÜNLÜ BİR HAYATIN HİKÂYESİ; “GÜL YETİŞTİREN ADAM”

26.01.2018 - Sait Alioğlu
ACILI VE HÜZÜNLÜ BİR HAYATIN HİKÂYESİ; “GÜL YETİŞTİREN ADAM”

Güzel ve konusu itibarıyla da bir hayli anlam yüklü bir eser olan ‘Gül Yetiştiren Adam’ Cahit Zarifoğlu’nun ‘Yedi Güzel Adam’ kitabında ismi geçen hikâyeci yazar Rasim Özdenören’in konusunu Kurtuluş Savaşından sonraki dönemde Anadolu’nun güney illerinin bir kısmını Mondros Ateşkes Antlaşması çerçevesinde işgal eden Fransızlar ve diğer batılı ülkelere karşı ‘kahramanca’ savaşan insanların, daha sonra anlaşılması güç bir şekilde uğruna savaştıkları insanlar tarafından asılmış olmalarından almaktadır.

Gül yetiştiren adam, gavura karşı savaşan ve ülkesini ‘sözde’ onlardan kurtarınca,kendi topraklarında, eskiden olduğu gibi yine Müslümanca yaşayacağını sanmıştı. Ama, o da aynı durumda olan kendisi gibi birçok Müslüman vatan evladı gibi, sözde ‘milli’ ama onlarda birer batıcı olan Kemalist kadro tarafından yokluğa mahkûm edilmişlerdi.

Bu durum karşısında, ‘belki’ yapabileceği birçok şeyin olmasına rağmen, Müslümanların olanlar karşısında adeta tespih taneleri misali dağılmaları belli ki onda da umutsuzluk doğurmuştu.

…Ve kendini gül yetiştirmeye adamıştı!

Karşısında amansız bir durum vardı. bu anlamsız ve acımasız durumu protesto etmek için 50 yıl evine kapanarak yaşadığı kasabada kendini gül yetiştirme işiyle meşgul etmekte, belli ki içindeki acısını dindirmekte ve yapılan ihanetin getirdiği bir halet-i ruhiye ile yaşamaya çalışmaktadır.

Kitabın kendisi salt bir hikâye olmanın yanında tarihi içeriğe sahip bir roman olması ve milletimizin hüzün dolu kaderini ifade etmesi açısından ötürü de bir hayli anlam kazanmaktadır.

Ki kendi bağımsızlıklarını elde ettikleri ve özgürlüklerini kazandıklarını düşündükleri bir ortamda, kendileri ve ülke açısından bir nevi kurtuluş perileri olarak gördükleri ve hatta görmek istedikleri devletlü zevatın var olan ihanetlerini, yöneldikleri batıcı paradigmalara teşne olduklarını düşündükleri siyasal devlet erkininin yapıp ettikleri karşısında büyük bir hayal kırıklığı yaşanmışlar.

Bu yüzden kitap bir taraftan neye uğradığını anlayamamış bir neslin trajedisini deşifre ederken öte yandan da modern yaşamın ha bire allanıp pullanan ‘ebleh’ yüzünü ortaya koymaktadır.

Kitap için şunlar söylenebilir; Anadolu’nun bir taşra kentinden Yeni Dünya’nın metropollerine kadar uzanan bir coğrafyada kaynaşan insanlarımız; Modernleşmiş olanlarla kişiliklerini koruma çabasıyla bunun dışında kalanlar; Her iki kesitte yaşayan insanların kendi kendileriyle gerek çevreleriyle olan çatışmalarından doğan dram; Eksik kalmış aşklar, eksik bırakılmış eylemler…”

Hikâye baştan sona okunduğunda, Batı kültürünün baskısı sonucu çaresiz bırakılmışların, geçmişin ihtişamının ve yaşadığı günlerin, içerisinde bulundukları ortamın farklılığından kaynaklanan bocalayışlarını, gizliden gizliye sürdürdükleri protestolarını ve yapılıp edilenler karşısındaki gizli kabullenişlerini görmüş ve müşahede etmiş olacağız.

Doğu – Batı Çelişkisi..

Osmanlı batılılaşması ile birlikte beliren çelişkilerin ta o günlerden cumhuriyetin ilk günlerine kadarki serüvenine baktığımızda, sözde Müslüman toplum ve ülke olarak, bizlerde olması gereken, ama nedense bir türlü kendimizden kılamadığımız ve aynı zamanda da Batıda boy atan maddi gelişmeleri almamız gerekmişti.

Fakat bu maddi gelişmeleri biz kendi bütünlüğümüz ve bir denge içerisinde alamamış, bizden gibi görünen, ama zamanla kendi değerlerine yabancılaşmış ve bize de bir hayli yabancı gibi gelen zevatın batı adına bizlere aktarmaya çalıştığı değerler bizlere ithal edilirken onlarla birlikte ahlaki ve yaşamsal temelli bir hayatta ister istemez taşınmış oluyordu; kadın erkek ilişkileri, üretim tüketim ilişkileri vs…

Ki bu farklılaşmaları ve çelişkileri hikâyede alabildiğine görmekteyiz…

Bu hikâye bir açıdan batıcılık sonucu dönemin birçok insanında gözlemlendiği üzere bedeni bu topraklarda, ruhu ve aklı batıda olanlarında hikâyesidir aynı zamanda…

İnsanımıza mutluluk getireceği öngörülen batıcı yaşam biçimi bir taraftan başta İstanbul olmak üzere birçok büyük şehirde amansızca değişen sosyal yaşamı, mutsuzluğu getirmesine koşut olarak kumar ve içki gibi illetlerinde yasal kılıfa büründürülüp adeta sosyal olmanın bir göstergesi sayılmıştır.

Tabii ki bankada bu işle bağlantılanabilirdi! Değişen hayat biçimi, üretim tüketim ilişkileri de her konuda olduğu gibi, kişinin iktisadi hayatta kazandığı paralarını da bankada değerlendirmesi gerekirdi! Faiz artık haram olmaktan çıkmış, sermaye birikiminde bu usul haline gelmiş oluyordu!

İçerisinde yüzeysel ilişkilerin olduğu, ama bizlere dayatılmak istenen batıcılığın olmazsa olmazı hükmündeki maddiyata rağmen ‘her nedense’ mutluluğun bulunmadığı bir hayat. Sitare ve eşi Çarli’nin evinde bir gece eğlencesinde “…Herkes yiyor, içiyor, gülüyor, eğleniyor, Sitare yeni sevgilisini kolluyor. Bir ara gidip onun oturduğu koltuğa ilişiyor” (s.15)

Bu hayat tarzında ne mahremiyetin ve ne de aile içerisinde kalması gereken tüyoların gizli kalmadığı, bilakis dosta ahbaba servis edildiği gözlemlenmektedir. “Onu ben adam ettim, diyor konuklara Sitare, sonra Çarli’ye dönüyor: öyle değil mi Çarli diyor, seni ben adam etmedim mi, iflastan ben kurtarmadım mı seni?”(s. 17) “Cehennem Ateşi Zift Döküm Fabrikasını… ben.. değil.. mi…?” (s. 17)

Normalde, bir eş iflastan kurtarılmış ise, bu iyi bir şeydir, ama bunun dile pelesenk edilmesi ve hatta aile mahremiyetini ifşa edecek bir şekilde alenileştirilmesini de gerektirmemelidir.

Gül yetiştiren adamın yalnızlığı...

Gül yetiştiren adam “aldırmadan tam kırk yıl kalmıştı o aynı evin içinde. Kur’an okuyarak ve ibadet ederek ve yalvararak ve havf ederek…”(s.14) “Hiçbir şey boşlukta sallanmamaktadır, saçmalık bile kendine bir dayanak noktası araştırmakta…”(s. 14) evin içerisinde öyle kalakala oturup kalmak olur muydu? Belki de bir vakti zamanı vardı, kim bilir. Anlayabildiğimiz kadarıyla, kendisini otel, banka ve kumar gibi göstergelerle dayatan batıcılık ve buna mukabil sürgit baskıcılık karşısında, mücadele etme konusunda ‘şimdilik’

kaydıyla bir şey yapamayan bir insan evine çekilip kendini gül yetiştirmeye veriyorsa, mutlaka içerisinde yıllarca yaşadığı evin, dışarıya inat ‘klasik’ bir güzellik taşıdığını da görebiliriz,

sonuçta…

Öyle bir evin geniş avlulu, çardaklı ve gül tarhlarının olduğu bir çehresi olmalıdır; Ki “…Çardağa çıktığınızda… ince bir zevk ve az şekerli ikindi sonrası kahvesi, yukarıda sarkan sarmaşık dalları, avludan gelen gül ve toprak kokusu…”(Sait Alioğlu, Tetirbe, Haksozhaber.net, 17.10.2011)

Buna rağmen dışarıda ise akıp giden, belki de yok olan bir zaman, ama gül yetiştirmeye müsait olmayan bir zaman Bir açıdan mecburiyet ve bir açıdan da tabiatla iç içe olma, onu eve, çardağa, konağa taşıma gayretleri sonucu oluşan kırmızı ve beyaz güller… “Şehrin çelebisi bazı ihtiyar amcalar bu gülleri yetiştirmek için uğraş verirlerdi.” (Sait Aliğlu, a.g.m)

O da öyle düşünüyor olacak ki“Avlusuna küçücük bir çiçeklik yapmıştı bir ara. Sofada gezinirken ya da inip çiçeklerle uğraşırken, onları severken durup uzun uzun düşünürdü, gününün her anını cabadan yaşıyormuşca bir değerlendirme telaşıyla, acelesiyle düşünülmedik, yapılmamış bir şey bırakmamak endişesiyle.” (s.14)Düşünce üretmeye çalışıyor gül yetiştirip kendi yalnızlığını yenmeye çalışıyordu.

Şehrin değişen yüzü...

Artık bir mücadele aracı kalmadığından maada, gül yetiştirmek için evine çekildiğinde bıraktığı şehir kısacık bir zaman diliminde değişip gitmişti. Oteller ve bankalar çoğalmış, kumar alabildiğine yasallaşıp yaygınlaşmıştı. Hatta kumar oynamak isteyenlerin istekleri tatmin olsun diye eczanelerin içerisine bile kumbara misali kumar makineleri konmuştu. “Bir eczaneye giriyorum. Aspirin. Sonra aspirini bedavaya getirebilir miyim düşüncesiyle makineye para atıyorum. Fakat makine o parayı da yutuyor. Çıkıyorum....” (s.28)

Gül yetiştiren adam kendini can havliyle evine atıp mücadelesizlikten olsa gerek gül yetiştirmeye başlamıştı. Belki de o sanıyordu ki, hayat tümden değişmiş, şehir tümden elden çıkmıştı. Aslında pek de haksız değildi bu düşüncelerinde, ama baskıcılığa inat şehir dimdik ayaktaydı. Gerçi, şehir insanların yönelimleri açısından ikiye ayrılmıştı; batıcılığa meyledenler ve eskisinde kalmaya niyetli iki ana grup…

Yine de şehir pek değişmemişti; “Fakat hiçbir değişiklik, şehrin tabiatına müdahale edemedi. / Poyraza meselâ. / Yazın bağlara çıkmaya meselâ. Bağlara çıkıp kışlık şıraların yapılmasına. Fırınlara rağmen yufka ekmeklere. Şapkacıya rağmen şalvar giyilmesine: Kiremit çatılara rağmen toprak damlarda tarhana kurutulmasına.”(s. 69)

Gül yetiştiren adamın memleketi, yani Maraş’ın bu hali ve ahvali, aynen orası gibi, en başta Batılı güçler tarafından fiili işgale uğramış, ardından da Kemalist kadronun dayatmalarını görmüş ve yaşamış birçok Güney Anadolu şehri gibi kendi kültürünü yaşatma konusunda birer kahramanlık örneklerini bağrında barındırmaktadır!

Kabuğu kırmak, çelişki ve şehrin durumu...

Belki de evde kalıp gül yetiştirmek iyi bir uğraştı, ama bu böyle yıllar yılı sürebilir miydi, şehri, tamamen elden gitmese bile batıla teslim etmek ve gül kokusuyla avunmak! Üstelik nice arkadaşı şehri savunmasında gül yetiştirmeyi hayal bile edemeden kahramanca savaşıp can vermiş, niceleri de İstiklal mahkemelerince kurulan darağaçlarında sallandırılıp idam edilmişlerdi.

Buna rağmen; “Şehir dört bir yana dal budak salıyordu. Şehir genişleyip büyüdükçe herkes bir şeylerin iyiye doğru gittiği vehmini taşıyordu. Oysa bunlar için savaşılmamıştı. Bunlar için savaşmayı kimse düşünmemişti, düşünemezdi de…. “Tuhaf bir kader. Acaba gerçekten müstahak mıydılar?... “Ona göre, arkadaşları kelle verirken, kendisinin bir yerlerde gizlenmiş olması korkaklıktı, kaçaklıktı.”(s. 32)

O gül yetiştirmek için; “Yemen’den gül tohumları sipariş ediyor. Hepsi bu. Ama bununla nereye kadar gidebilir? Bir yere gidebilir mi? Hayır, düpedüz kendini aldatıyor. Bir çıkış yolu olmalı bu işin.(s. 33)

Epey yıldır gül yetiştireceğim diye şehirle, insanlarla, akrabalarıyla ve birde arkadaşlarıyla ilişkisi kalmadığından bir çelişki içerinde kalmıştı. Onun çelişkisi şehrin içerisine düştüğü durumu da aşmış kötümser bir ruh haline dönüşmüştü. “Kimseyle de bir ilişkisi yoktu. Demek ki bir etkinliği de yoktu. Öyleyse bütün bir ömür kendisini aldatmaktan başka bir şey yapmış değildi.”(s. 33) “Sizden öncekileri niçin helak etti biliyor musunuz?... Çünkü onlar kâfirlere benzemeye başlamışlardı.(s.133)

Belki gül yetiştirmek, o işle iştigal etmekte mücadelenin bir parçası idi, ama gülde yetiştirelim, bir gül medeniyeti oluşturalım, ama insanlarımızı, gençlerimizi ihmal etmeden, onları batıcıların insafına bırakmadan ve güzelliklerden de taviz vermeden…

Sait Alioğlu - 26.01.2018

,

1777

Sait Alioğlu Hakkında

Sait Alioğlu

Özgün Duruş gazetesinde kitap değerlendirme yazıları yazmaktadır.

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin