Adem'in Varisi Hüseyin: Şehadet - Ali Şeriati

Adem'in Varisi Hüseyin: Şehadet - Ali Şeriati

Adem'in Varisi Hüseyin: Şehadet - Ali Şeriati

13.05.2011 - Misafir Köşesi
Adem'in Varisi Hüseyin: Şehadet - Ali Şeriati

Merve Şimşek, Kitaphaber için kaleme aldı.

Ali Şeriati bu eserinde insanlığın başlangıcından ahir zamana kadar devam eden bir savaştan bahsediyor… Tarih boyunca karşı karşıya savaşan iki saf vardı ki, (Hak ile batıl, adalet ile zulüm, Tevhid ile şirk, iman ile küfür, ezilenler ile ezenler) iki mirasın, iki kanadın liderliğini üstlenmişti. Habil ile Kabil, Musa ile Firavn, İbrahim ile Nemrut, İsa ile Kayser, Muhammed ile Kureyş, Ali ile Muaviye… Şimdi ise Hüseyin ve Yezid. Ve yarın başka Hüseyin'lerle başka Yezid'ler, başka Aşura'larda ve başka Kerbela'larda devam eden silsileler.

Yazar adeta bütün bu mücadeleleri, iman ve küfrün savaşını tarih sahnesinde seyrettiriyor bizlere. İnsanı derin bir tefekkürün içine çekip, yaşanan sahnenin içindeymişsiniz hissini uyandırıyor.

İşte o tefekkür sahnelerinden bir örnek:

“Tarihte birden bire bir olay vuku buluyor: İslam!
Ansızın Hira’nın yüksek burcundan bir kıvılcım, kurak ve susuz bir çölde teslimiyetle yayılıyor. Bir çoban peygamber, halk arasından ümmetin içinden bir ümmi, tüm ezilenlerin arzularının bir tecellisi.
Tufan diniyor ve tarih yeniden yola koyuluyor…
Tarih artık yalnızca tek akıma tanıktır: İslam.
Tek toplum: Ümmet.
Tek ayrıcalık: Takva.
Tek milliyet: İman.
Tek sınıf: Mü’min.”

Ve daha bunun gibi birçok sahneyi böylece tefekkür etme şansını yakalayabilyoruz kitabın her bölümünde.

Yazar yine kitabın bir başka bölümünde bizleri İslam tufanından sonralarına götürüyor. Önce Hz. Ali ve şehadeti. Hz. Hasan ve en nihayetinde Hz. Hüseyin’in mücadelesi. Hz. Peygamberin ölümünden henüz 50 yıl geçmişti ki Hüseyin devrimi korumakla sorumlu idi ve elinde silah ve güç namına hiçbir şeyi yoktu…

Konu Hüseyin’in şehadetine geldiğinde kendimizi yeniden müthiş bir tefekkür sahensinde buluyoruz:

“Muhammed’in omuzları, sırtı ve dizleri üzerinde büyüyen Hüseyin, Muhammed’in Medine’sinden çıkar tek başına İbrahim’in Mekke’sinden Nemrutun varisine saldırır, kimsesiz! Sonuç! Yüzyıllarca yine yenilgi, yine şehadet! Hüseyin acının ve yalnızlığın bir timsali olarak çölde durmakta:
Ne geri dönüyor. Nereye dönsün ki?
Ne ileri gidiyor. Nasıl gitsin ki?
Ne savaşıyor. Neyle savaşsın ki?
Ne konuşuyor. Kiminle konuşsun ki?
Ne de oturuyor, çünkü… Asla!
Dikilmiş ve bütün cihadi yalnızca DÜŞMEMEK!”

Hüseyni şehadeti, insanın içini titreten bu cümlelerle anlatıyor.

Kitabın önemli bir bölümü ise tamamen ‘Şehadet’e ayrılmış. Şeriati Hüseyin’i Hüseyin yapan kendini adadığı davanın büyüklüğünden bahsetmeden ve ‘şehadet’ anlaşılmadan Hüseyin’in yüklendiği misyonun anlaşılamayacağını vuguluyor. Ona göre Şehadet, eritici bir aşk ile derin ve anlaşılması güç bir bilginin karışımıdır. Şeriat öyküsü biraz duygusal, biraz coşturucu, biraz da aşkçadır. Ruhu ateşe sürükleyerek mantığı felce uğratır, konuşma gücünü azaltır, düşünmeyi güçleştirir.

İşte tam burada çok önemli ve isbetli bir tesbitte bulunuyor merhum Şeriati; Hz. Peygamber’in ekolünde yetişenlerin 3 gruba ayrıldığını söylüyor.

1. Grup, sapmalar karşısında dayanamayıp haykıranlar ve öldürülenler; Ebu Zerr, Ammar, Abdullah bin Mesud gibi olanlar.

2. Grup ise Müslümanların zora düştüğü, Allah’ın şeytandan, celladı şehitten, geceyi gündüzden ayırt edemeyecek kadar fikir karmaşalarının yaşandığı bir dönemde yeni düşünce ve yönelimler üretenlerdi. Bunlar, cenneti cihad meydanlarında arayacakları yerde güvenli mekanlara çekilerek nefis arındıranlar… Bunlar zulmün ayakları altında intihar eden en kötü unsurlardır. Maalesef bunlar onurlu bir şekilde sahneden çekilen sahabilerdir.

3. Gruba gelince, bunları da çok açık bir dille ifade ediyor yazar; Bedir, Uhud ve Huneyn’de kazandıkları tüm değerleri, doğruca Muaviye’nin ‘Yeşil Sarayı’na götürüp pazarlayan ve karşılığında para alan kimselerdir.

Yazar bu üçüncü gruba hakılılık payının bulunduğu sert eleştirilerini yöneltiyor. Ardından şunları da ekliyor: Düşman ne yaparsan yapsın kalpelerde ve beyinlerde yaşayan inancı öldüremezdi. Belki Ebu Zerr’i uzak bir köşede öldürdüler fakat onun çığlık ve sloganlarını asla. Bu inanç yaşadıkça Ali’ler şehadetten sonra bile ölmez! Bu ikisi ölürse (yani kalp ve beyinlerdeki inanç) Ali’ler ölmeden şehit edilmiş olur!

Evet, belki imanı tamamen ortadan kaldıramamışlardı fakat bunun yerine Allah ve İslam adına halkın içine 2 kanser attılar. Mürcie ve Cebriyye.
Bu ekolerin ortaya atılmasındaki amaç ise öz bir dille sunuluyor: "İslam’ın devrimci ruhunu öldürmek."

İşte tam da bu kargaşanın ortasında Fatıma’nın evinden yalnız başına bir adam Ümmeti Muhammed’e tekrar şehadeti öğretiyordu. Çünkü O hem acının varisidir, Adem’in, İbrahim’in, Muhammed’in tek varisi!

Özetle diyebiliriz ki; fikirlerinin bedelini kanıyla ödemiş merhum yazar Şeriati, kitabında bizlere birçok hakikatle birlikte "Şehadet"i haykırıyor.

Şehadetten sonra ne olması gerektiği ise Ali Şeriati'nin dillere pelesenk olmuş şu cümlelerinde özetlenmiş: “Gidenler Hüseyni bir iş yapmıştır. Kalanlarsa Zeynep gibi davranmalı. Yoksa Yezididirler!”

Şehit, bunca ağır mesajı zihinlerimize, kalplerimize bir sorumluluk olarak yükledikten sonra, sanki ‘boş durmayın, çalışın, çabalayın, zafer yakındır’ dercesine kulağımıza fısıldar: Hayat, İman ve Cihattır!

Allah O’ndan razı olsun.

Misafir Köşesi - 13.05.2011

,

3517

Misafir Köşesi Hakkında

Misafir Köşesi

2010-2017 yılları arasında destek vermiş arkadaşlarımızın yazıları... İlaveten alıntı olmadan ya da talepleri üzerine daha önce yayınlanan yazıları misafir ettiğimiz kalemlerin yazılarını bu profilde paylaşmaktayız.

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin