ALEV, ÖLMÜŞ DOĞANIN SARHOŞLUĞUDUR*

ALEV, ÖLMÜŞ DOĞANIN SARHOŞLUĞUDUR*

ALEV, ÖLMÜŞ DOĞANIN SARHOŞLUĞUDUR*

22.12.2020 - Necla DURSUN
ALEV, ÖLMÜŞ DOĞANIN SARHOŞLUĞUDUR*

İvo Andriç’in önemli eserlerinden biri olan “Ömer Paşa” tarihi bir karakter üzerinden dönemin portresini gözler önüne sermektedir. Osmanlı tarihinin son döneminin önde gelen devlet adamlarından Ömer Paşa’nın Bosna seferini konu alan kitap 18 bölümden ve 291 sayfadan oluşmaktaysa da 600 sayfa okunuyormuş hissini veren zenginliğine sahiptir.

İslamiyete geçmiş eski bir Hıristiyan olan Ömer Paşa’nın doğduğu topraklara olağanüstü yetkiler kuşanarak gittiği Bosna seferi paşanın şahsi tarihi açısından olduğu kadar imparatorluk tarihi ve onu misafir eden toprakların tarihi için de oldukça önemlidir. Kitaptaki her bölüm kendi içinde bağımsız bir konuyu ve karakteri anlatmış olsa da ana konu; Serasker Ömer Paşa’nın vazifesini ifa etmek için Bosna’ya gidişi, orada bulunduğu esnada yaşadıkları ve şehirden ayrılışıdır.

Bu yazıda, kitapta bulunan zengin karakterlerden bazılarına ve olaylar örgüsünden bir kaçına değinilerek bir değerlendirme yapılacaktır.

TÜRK ZAMANI

“Geçmek bilmyene Türk zamanı” (ANDRİÇ, 2020, s. 46) olarak betimlenen günler, bu toprakların Osmanlı İmparatorluğu himayesinde bulunduğu uzun zaman dilimini ifade etmektedir. Anılan zamanın son döneminin önemli figürlerden birini konu alan “Ömer Paşa” kitabı; halkın içinde bulunduğu durum, geçim şartları, mimari yapı, doğal zenginlikler, iklim koşulları, insan ilişkileri ve gündelik yaşantıya dair detaylı bilgi verilmektedir. Kitabın “Geliş” ve “Ordu” isimli bölümlerindeki zaman ve mekan anlatısıyla, kitaba konu edilen atmosfer rahatlıkla tasavvur edilebilmektedir.

PAŞANIN BOSNA’YA GELİŞİ

Serasker; günümüzde Milli Savunma Bakanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı görevine denk gelmektedir. Bu ünvan padişahtan sonraki en önemli ünvanlarda biridir.

Serasker ünvanındaki Ömer Paşa, Bosna seferi süresince ikamet edeceği Travnik şehrine gitmek için önce Saraybosna’dan geçeceği haberini veren tellalların ferman okuması dahi geniş bir katılımla gerçekleşmiştir. Büyük gün geldiğinde yöredeki tüm kaymak tabaka ve yetkili kişiler karşılama töreni için hazır bulunmuştur. Hatta son on yıldır hiç bir veziri karşılamaya gelmemiş bağımsız Hersek Mostar Veziri Ali Rizvanbegoviç bile oradadır.

Bu geçiş alışılmışın, görülüp şahit olunmuşun dışındadır. “Fazlasıyla meşhur” (ANDRİÇ, 2020, s. 12) paşa o güne kadar resmi görevle Bosna’ya gelenlerden farklı olduğunu kendisine eşlik edenlerin ihtişamıyla gözler önüne sermiştir. “Her yüz yılda bir padişahın bir seraskeri Bosna’ya gelirdi; gerçi bu her zaman olmazdı ya, geldiğinde herşeyi yapabilir, istediğini bağlayıp, istediğini çözebilir, kimini soyup kimini zengin edebilir, ikbal de dağıtabilir, eziyet de verebilirdi; gerçi yağmur yağdıramaz veya yağmuru durduramazdı ama geri kalan ne varsa elinden gelirdi.” (ANDRİÇ, 2020, s. 84-85)

Onu farklı kılan bir başka özelliği de; “Çeyrek yüz yıl önce tası tarağı toplayıp Bosna’dan kaçan Avusturya Ordusu’nda yetişmiş, İslamı sonradan kabul etmiş Lika’lı bir Hıristiyan” (ANDRİÇ, 2020, s. 12) olmasıdır. Buna karşın; bilgisi, becerisi padişaha olan üstün bağlılığıyla en üst rütbeye kadar yükselmiştir.

İHTİŞAMLI GELİŞ

Bir bulutun üzerinde ilerliyormuşçasına yol alan şık ve heybetli Ömer Paşa’yı gören halk adeta büyülenmiştir. Töreni izleyenlerin çoğunun aklından şu düşüncelerin geçtiği aktarılmaktadır: “Atları ne kadar besili, koşum takımları ne kadar parlaktı! Kendileri de ne kadar güçlü, gururlu ve bakımlıydı! Sanki burada, Bosna’da yenilenden daha leziz ve zengin farklı bir gıdayla besleniyor ya da daha yumuşak ve cömert bir havayı teneffüs ediyor gibi bir halleri vardı!” (ANDRİÇ, 2020, s. 16)

Kıtlıkla geçmiş bir yıl ve açlıkla geçmiş bir ilkbaharın yoksulluğunu yaşamakta olan halkın (ANDRİÇ, 2020, s. 17) yakınen tanıdığı, yarım akıllı Osman’ın konvoyun önüne kendisini atmak istemesiyle hafif bir dalgalanma yaşanmasının aktarılmasının ardından gelen sayfalarda sersakerin “sert ve yaralayıcı” (ANDRİÇ, 2020, s. 27) ses tonuyla yaptığı konuşma yer almaktadır. Konuşmasında; merkezi iaderinin yaptığı reformlara sadece Bosna Hersek’in uyum sağlamayarak direndiğini ve mevcut duruma son vermek için Bosna’ya geldiğini aktarırken “Rüyanızda bile kendi kafanıza göre davranmayı ve itaatsizlik etmeyi aklınızdan geçirmeyeceğinizi tekrarlıyorum… Ben buraya insanlara İslamı veya başka bir dini kabul ettirmeye değil, herkes inancını huzur içinde yaşayabilsin ve sultanın nizamına, yasasına uysun diye bu ülkeye düzen vermeye geldim.” (ANDRİÇ, 2020, s. 31-32) der. Halk arasında yayılansa bu söylevin aksidir: “Ömer Paşa Bosna’yı gavur yapmaya geldi.” (ANDRİÇ, 2020, s. 34)

“MÜRETTED TABUR” NE DEMEKTİR?

Kitap bazı konularda bilgi kavanozu gibidir. Bu tür bilgilerden biri “müretted tabur” dur. Şehre giriş töreninde halkın hayranlıkla izlediği en gösterişli müfrezenin adıdır: ”mürtedd tabur”. Arık Müslüman isimleri kullanan Hristiyan ve Yahudilerden oluşan taburun dilden dile yayılan hikayesi halka korku salmıştır. “Bu müfrezenin askerleri aslında gavurdu ve Müslüman olan her şeye karşın sinsi bir düşmalık güden” (ANDRİÇ, 2020, s. 38) tabur mensupları Müslümanların gözünde “Padişah üniforması altında sadık tebanın ve gerçek Müslümanların dingin ve düzenli yaşamını bozmaya gelmiş sinsi Hristiyan casuslar” (ANDRİÇ, 2020, s. 40) olarak kabul edilmektedir.

Aslına bakılacak olursa serasker de bu müfrezedeki askerler gibidir. Hatta Ömer Paşa’nın içten içe beslediği korkusu ”baş dönek” olarak görülmektir. (ANDRİÇ, 2020, s. 42) Andriç uzun uzun ve nefis cümlelerle anlattığı bu duruma öylesine seçkin bir yaklaşımda bulunmuş ki, durumu net bir şekilde ele alan o bölüme ait şu cümleleri arda arda dört kez okudum: “Temyizi olmayan bir duruşmada mahkum edilmiş bu imparatorluğun dağılmasını hızlandırmaktan başka bir sonuç vermeyen girişimlere hizmet ederken hayatlarını tehlikeye atıyorlardı. Bu imparatorluğun derdine sunulan derman, en az hastalığın kendisi kadar ölümcüldü.” (ANDRİÇ, 2020, s. 43)

ZİNCİRLER ve SIRP ŞEFİ

Sultanın reformlarının yaygınlaştıırlması, mevcut idarenin modernize edilmesi, ülkede yaşayanların tamamının eşit olması, kurulan düzenin istikrarlı devam etmesi, güvenin tesis edilmesine karşı çıkanları yola getirmek, elemek ve boyun eğdirmek için Bosna’ya geldğini söyleyen Ömer Paşa’nın şanını ve ihtişamını arttıracak namını yürütecek olağan dışı herşeyi olası görüp buna göre hareket etmesi, acımasız ve (Konsolos Atanaskoviç’e göre yalanlarla dolu) korku vericidir.

Şehirdeki en itibarlı kişilerden sokak kedilerine kadar herkes paşanın ve mahiyetinini bir an evvel Bosna’dan gitmesini hatta buraya hiç gelememeleri gerektiğini düşünmektedir. Ancak korktukları için bu düşüncelerini dillendiremezler bile. Çünkü, herkes Lika’dan gelen bu “dönme” Müslüman’ın padişahın kılıcı olduğunun (hem de en keskini) farkındadır.

“Zincirlenmiş Adamlar” bölümünde tehdit olarak nitelenen, yörenin tanınmış ileri gelen tüccarlarının birbirlerine zirncirlenmiş ve yaya şekilde yol aldıkları İstanbul yolculuğu Muyaga Telalagiç karakateri özelinde tasvir edilmiştir.

“Görüşme” isimli bölümdeyse okumaya doyamadığım bir anlatımla Ömer Paşa ve bir grup Sırp köyünün şefi olan Knez Bogdan Zimoniç arasında geçen görüşme anlatılmıştır. Ömer Paşa’nın iletişim kurmakta güçlük çektiği muhatabıyla olan diyaloğunda bildiği her yolu/yöntemi denese de başarılı olamayarak bu durumu bir türlü kabul edemeyerek görüşmeyi plansızca uzattığı aktarılan bölümün sonunda okuyucuyu bekleyen sürpriz tahmin edilebilir türden değildir.

HAYALLERE DALDIRAN PORTRE

Ömer Paşa’nın portresini yapmak ve sanatını paşanın küçük kızına öğretmek için görevlendirilen ressam Karas’a ayrılan bölüm (kanaatimce) merak ve ilgiyle okunacak bölümler arasındadır. “Ressam Dediğin” isimli bölümde; halkın ressama olan bakışının yanı sıra Müslüman din adamlarının resim sanatına olan yaklaşımı ele alınırken poz verme anlarında ressamın ve paşanın ruh dünyası hakkında bilgiler verilmektedir.

Paşa, poz verirken hülyalar dalmaktadır. Sanki ruhsal terapi görüyor gibi hissettiği o anlarda; tablosunun ünlü müzlerede sergilendiğini hayal ederken gözünde canlanan görüntü şudur: “Yaldızlı çerçevenin altındaki bakır plakanın üstünde şöyle yazıyor: Feldmareşal Michael Lattas von Castel Grab. Galerinin bekçisi tabloyu ziyarteçilere açıklıyor ve onun tüm savaşlarını, zaferlerini sayıp döküyor.” (ANDRİÇ, 2020, s. 134-135) Bu satırlarda görüldüğü üzere paşa hayallerinde “Müslümanlığı seçmiş Ömer Paşa” değildir. Aslına rücu etmiş vaziyette bir yad edişi tasavvur eden “Hıristiyan Ömer Paşa” poz verme seanslarında geçmişine de yolculuk yapmaktadır. Nereli olduğu, ailesi, gemişteki mizacı, aldığı eğitimi, saraya girişi, şehzadelere verdiği eğitim ve nihayetinde lalası olduğu Abdulmecid’in tahta çıkışyla bir rütbeden diğerine sıçrayan önlenemez yükselişi… Bir çok dil bilmesi nedeniyle ona biçilen diplomat rolü, Suriye –Arnavurluk-Kürdistan seferleri, sultan için vazgeçilmez oluşunun tarihçesi, övgüler, şükranlar… “Harp okulunun mütevazi ve ketum, kanaatlar ve içine kapalı subayının yerinde yeller esiyordu. İstanbul’daki ilk yıllarında sık sık ziyarete gittiği, kendisine bir çok şey öğreten dindar ve eğitimli kişileri hatırlamıyordu bile ve ondan öncesi de tamamen aklından çıkmıştı. Gömlek değiştiren bir yılan gibi tüm bunları arkasında bırakmıştı.” (ANDRİÇ, 2020, s. 155) Düşüncelerinden sıyrıldğında 24 yılda göğüslediği zaferlerin başlangıç noktasındaki topraklarda olduğunu görüyor ve genellikle o anda poz verme seansını bitirmektedir. “Kendi yazgısına karşı kazandığı aferi ve artık kimsenin itiraz etmediği büyüklüğünü yeni bir başarıyla tescilliyordu.” (ANDRİÇ, 2020, s. 156)

Paşanın tablosunu yapan ressamın da iç dünyası karmakarışık olmakla birlikte paşadan farklı bir çizgidedir. Onun iç dünyası güç, mevki, kariyer ve şiddetten çok uzaktır. Tamamen içsel bir yolculuk belki de bir muhakeme ve yılların duygusal muhasebesidir onunkisi. Bazı modellerini asla tuvale aktarılmayacak oluşunu çalışmaya başlamadan önceden nasıl hissettiğini, bu durumun altındaki gerçekleri bir sanatçı duyarlılığı ve perspektifiyle ele almaktadır. Durumunun bir sara krizine benzetildiği ölümcül yanılsamaların ve ressamın modeliyle olan görünmez bağının anlatıldığı 166. sayfayı büyük bir hayranlıkla okudum. Oysa ki bu sayfa Andriç’in muazzam anlatımının inanılmaz gerçekliğini içeren çok sayıdaki sayfadan sadece bir tanesydi.

KAHVECİBAŞI ve RESSAM

Ressam, huzura kabul edilmeyi beklerken şehrin sokaklarını arşınlamış ve kayda değer bulduğu her görüntüyü kara kalemiyle yanından ayırmadığı defterine çizerek ölümsüzleştirmiştir. Bu sırada halk bir vebalı görmüş gibi hakkında türlü çeşit söylenti yayılan ressamdan kaçmıştır. Ancak ressam bu durumu önemsemekten ziyade fark etmemiştir bile. “Tuhaf yabancı sokakları sanki evindeymiş gibi serbestçe arşınlarken, öfkeli erkekler ve kadınlar batıl inançlara dayalı bir dehşet duygusu içinde, kendielrini o lanetli kağıtlarda kayda geçirmesin diye, o geçerken çil yavrusu gibi dağılıyorlardı.” (ANDRİÇ, 2020, s. 100)

Muamma gibi mesleği ve herkesten farklı görüntüsüyle gizemli bir havası olan bu ressam esasında çok fakir biridir. Zagrebli ressam yoksul bir terzinin oğlu olarak dünyaya gelmiştir. Yeteneğini fark eden bir kaç sanat hamisinin himayesiyle İtalya’da eğitim almıştır. Roma ve Floransa’da dokuz yıl kaldıktan sonra ülkesine dönerek resim öğretmenliği yapmıştır. Paşanın kalabalık personeli arasından en etkin kişiyle temas kurmayı ve ardından paşaya ulaşmayı başarmıştır.

Ressam Karas’ı paşaya takdim eden paşayla teması sağlayan kahvecibaşı Ahmet Ağa da diğer bir ilginç şahsiyettir. Sonraki sayfalarda adı geçecek olan diğer hizmetkarlardan Kostaş Nenisanu gibi şahsına münhasır biridir. Ünvanı hakvecibaşı olarak geçse de yaptığı işin bu ünvanın iş tanımı ile alakası yoktur. Çünkü kahvecibaşı denilince; ”Konakta kahve servisi yapmakla görevli uşakların çalışmasını denetleyen kişi anlaşılır.” Oysa ki gerçek bambaşkadır; “En iğrenç ve içinden çıkılmaz görevleri paşaya en az rahatsızlık ve sıkıntı çıkartarak halletme konusundaki becerisi, bağlılığı, mutlak ketumluğu, aşırı kurnazlığı ve ar damarının çatlamışlığı onu nüfuz sahibi ve vazgeçilmez bir kişilik haline getirmişti.” (ANDRİÇ, 2020, s. 112)” İhtida etmiş bir Makedonun oğlu olan ağa, oldukça iştahlı biridir ve bunun getirisi olarak kiloludur. Hayattaki tek amacıysa mis kokulu ve lezzetli yemekler yemektir.

PİYANO VİRTİÖZÜ: İDA

Kitaptaki karakterlerin geçmişi ve şimdisi arasındaki bağ ile sebep sonuç ilişkisi iğne oyası gibi işlenmiştir.” İda” bu anlamda değerlendirilebilecek bir karakterdir. Viyana’daki yaşantısı babasının ölümü “bulutsuz yaşamın üzerine düşen ilk gölge” (ANDRİÇ, 2020, s. 178) olarak nitelenen başdaödürücü güzelliği sebebiyle değişen hayatı, küçük yaşta kaybettiği annesi, konservatuar eğitimi sayesinde edindiği piyano çalma yeteneğiyle partilerin aranan ismi olan İda… Kuzeninin söylediği şu cümle neredeyse onun kaderini anlatmaktadır:”Güzel kadınların talihsizliği tüm erkeklerin onları azrulaması, ama kimsenin onları sevememesidir.” (ANDRİÇ, 2020, s. 178)

Koskoca yeryüzünde kapana kısıldığını hissettiği bir zamanda denize düşenin yılana sarıldığı gibi sarıldığı Ömer Paşa olur. Tesadüfen tanışırlar ve kısa sürede evlenirler. Adı “Saide” olarak değişir. Şartlara dikkat etmeden “evet” diyen İda nasıl güç/kudret sahibi biriyle evlendiğini daha sonar anlar ve bu farkındalık bazı sıkıntıları beraberinde getirir. ”Ömer Paşa ile Avusturyalı eşi arasındaki ilişki tuhaf, ama kesinlikle mutsuzdu. Başlangıçta güzelliği, kibarlığı, yapmayı bildiği şeylerle bu eksiksiz kadın Ömer Paşa’ya işitilmemiş bir şans, bahtının olağanüstü bir armağanı gibi görünmüştü. “ (ANDRİÇ, 2020, s. 194)

KİTABIN KARAKTER ZENGİNLİĞİ

Karakter sayısı ve anlatımı bakımından oldukça zengin olan eserin bir lahana gibi iç içe geçmiş karakter örgüsünü tamamlamak için karakterlerin ilişikili hatta yoğun ikişkili olan kişilerle kesişen geçmişi ve bu günü nedeniyle kitabında yer veren yazar, detaylı bir analiz sunuyor okuyucusuna. Saide Hanım’ı gereği gibi anlayabilmek için ressam Karas’ı, hizmetlisi Kostaş’ı tanımanın gerekliliği gibi. Okuyucu artık kitabın sonuna geldiğini ve yeni karakterlerle karşılaşmasının ihtimal dışı olduğunu düşünürken sanmaktadır ki; artık önceki sayfalarda tanıştığı karakterler ve tanık olduğu olaylarla anlatı son bulacak. Ancak hiç de öyle olmuyor. Örneğin; Muhsin Efendi karakteri son sayfalara eklenmiş karakterlerden bir diğeri. Bu karakteri okumak bana günümüzden bir çok şey çağrıştırdı, düşündürdü.

Ne iş yaptığı, görevinin ne olduğu bilineyen Muhsin Efendi Andriç’in tanımıyla bir “evet efendim”cidir. “Bu lakap adamın işlerini oldukça doğru bir biçimde yansıtıyordu. Bir zamanlar saraya, her yerde sultanın peşi sıra yürüyüp, sözleri, jestleri ve yüz ifadesiyle sultanın ağzından çıkan her sözü onaylamak ve her sorusuna “evet” vermekle görevli bir adam olduğu anlatılır. Muhsin Efendi de bu tür bir evet efendimcidir işte. Konak personel listesinde hizmetli olarak gözükmekle birlikte, ne bir çalışma masası ne de herhangi bir görevi ve sorunluluğu vardır; ama genellikle ne zaman bir şey olsa Muhsin Efendi oradadır… Muhsin Efendi’nin herhangi bir görüşü açıkladığını veya yadsıdığını, boş sözleririnin herhengi bir şeyi düzelttiğini veya ağırlaştırdığını, yolunu açtığını veya engellediğini kimse hatırlamaz… Tüm dağarcığı yüz kadar sözcükten oluşur; bunlarn hepsi övücü ve hoşa gidici, hafif ve anlamsız sözlerdir…Önemli olan onun hangi fikri övdüğü ve oanyladığı değil, bunu nasıl bir inançla yaptığıdır.” (ANDRİÇ, 2020, s. 253-254-255) Bi’ düşünün şimdi, günümüde de böyle karakterler yok mu? Var elbette. Bazıları ailemizde, bazıları iş hayatımızda hatta televziyonda ve sosyal medyada. Onların bir fikri olmaz, sadece varlıklarını korumak için herşeye “evet” derler. Böyle kişilerin fikirleri önemli olmasa da varlıkları önemsenir nedense. Hatta bazen öyle olur ki; yoklukları oldukça yoğun hissedilir.

Kitaptaki Muhsin Efendi’nin de aslında gereksiz ve fazlalık olarak bulunduğu düşünülen bir zamanda nasıl bir duygu ve tutum değişikliğine sebep olduğunu görür okuyucu. Bu değişikliği yaşayan kişi şimdiki adı Mustafa Bey olan Ömer Paşa’nın yıllar sonra himayesine aldığı kendisinden beş yaş küçük erkek kardeşi Nikolay’dır. Kitabın son sayfalarına doğru tanıtılan ve okuyucunun kısa anlatılarda çok bilgi sahibi edildiği Mustafa Bey ve Muhsin Efendi’nin ardından Avusturya Konsolosu Atanaskoviç çıkar sahneye.

Yılın 1851 olduğu söylenen son sayfalarda yer verilen bu karakterler kitabın ikinci cildinin olduğu izlenimini verirken “sona yaklaşıyorum ve hala yeni yeni derinlikli karakter aktarımları var, acaba bu yeni karakterler kitabın olay ve karakter örgüsüne ne katacak?” diye düşündürürken ustaca yapılmış bağlantılarla “meğer puzllenin burada eksik parçası varış ve benim bu eksik hiç dikkatimi çekmemiş” dedirtiyor. Hatta ve hatta bu durum son sayfa da dahi mevcuttur. Yazar, birkaç sayfadan oluşan son bölümde Ömer Paşa’nın Bosna’dan ayrılışını konu almıştır. Bu son bölümün son sayfasında bile yeni bir karakter tanıtmaktadır okuyucuya. Ömer Paşa’nın şahsına ait trompet bandosunun çalıştıırıcı Viyanalı Çavuş Büleck-Rockhauser’i anlattığı satırların kitabın son satıları olduğuna inanmak imkansız.

Ancak kanaatimce bunların tümü birer görev atfedilerek aktatarılmakta. Örneğin; sonlara doğru tanıdığımız Avusturya Konsolosu karakterinin kitaptaki görevi, Ömer Paşa’nın Bosna Hersek’te kaldığı süre içinde şehir ve çevresinde sebep olduğu değişiklikleri kişisel tespitleriyle aktarırken ülke, imparatorluk ve dünyaya ait verdiği global bilgilerle yazdığı günlük benzeri yazılar aracılığıyla okuyucu bilgilendirilmektedir. Kitaptaki analtıcının yazar değil de kitaptan bir karakter olması; okuma hızını kesmeyen, gizem katan, merak uyandıran bir faktör oluyor. Okuyucu kitabın atmosferinden kopmadan hayalinde canlandırarak okumaya devam ediyor. Verilen bilgiler her ne kadar bazen anskilopedik bir nitelik taşısa da bu aktarım fark edilmeden usulca yapılıyor.

MERCEK

Kitaba değer katan bir başka önemli özelliği; günümüzde yaygın olarak kullanılmayan hatta pek bilinmeyen kelimeleri okurun kelime hazinesine eklemesidir. Bu durum okur gözüyle esere değer katan bir faktördür. Az sayıdaki kelimeyle döndürdüğümüz günlük yaşantımızın yanı sıra okuduğumuz eserlerde bu zenginliğin olması hem kelimeleri uzun ömürlü (belki de bir anlamda ölümsüz) kılmakta hem de günlük konuşmalarımıza ekleyerek kullanım alanına genişletmeye fırsat vermektedir. Bu nitelikteki kelimelerden bir kaçı şöyle: “münadil: tellal, ayan: taşranın sözü geçip saygı duyulan nüfuslu kişiler, kadidi çıkmak: bir deri bir kemik kalmak, çok zayıflamak, tecessüm etmek: belirmek, görünmeye başlamak, meşrafiye: kafesli cumba, eçhel: kara cahil, bilgisiz, iğva: yolunu şaşırtma, ayartma, başyan çıkartma, ihtilaç: çırpınma, titreme, pleb: ticaretle uğraşan tefeci sınıf, ihtida: dininden dönerek Müslüman olmuş, belagat: açık seçik ve net konuşma, sözle, inandırma, hav: kadife ve çuha gibi kumaşların yüzeyindeki ince tüyler, müşir: mareşal, reaya: üç dine mensup gayrimüslimler için kullanılan sözcük, çiriş çanağı gibi: yapışkan kuru ve acı, mirahor: osmanlı'da has ahırın en büyük yöneticisinin adı, muslin: bambunun doğal yapısıyla dokunan beyaz bir tür hassas kumaş”

Az bilinen kelimelere ek olarak az bilinen renkler de yer almış kitapta. Örneğin; bakla kırı: beyazı çoğalmış beyazlamaya yüz tutmuş, balkıyan al: parıldayan kırmızı gibi.

Kitapta yer alan Saraybosna’ya ait bazı sokak ve semt isimleri bu gün hala varlıklarını sürdürüyorlar. Eserin mekânsal anlamdaki coğrafi zenginliği okurla arasındaki bağı güçlendirerek gerçeklik kazandırmış oluyor. Mesela: Sabura Sokağı, Kovaçi Sokağı, Başçarşı gibi.

Halkın eğlence hayatından fikirler sunan bazı bölümlerde komik şarkı sözleri bulunmakta ve o dönemin eğlence analyışı hakkında bize fikir vermektedir: “Komposto ağanın oğlu pila veleneği zaman, Baklavanın kızı helvayı alır karı diye.” (ANDRİÇ, 2020, s. 36)

SONUÇ

Balkanlara dair kaleme alınan eserlere olan sıradışı ilgimden olacak bu kitabı okurken inanılmaz keyif aldım. Bosna’nın 1800’lü yıllardaki panormasını, demografik yapısındaki ağırlıklı etkenleri, din olgusunun gündelik yaşantıdaki yeri ve önemini, ekonomik hayatını, beşeri ilişkilerdeki detayları, dünyanın ve Osmanlı İmaparatorluğunun o tarihteki fotoğrafına bakıyor olmak bir perspektif sunmakta.

Yazar 247. sayfada Saraybosna için “kin kenti” diye bir betimleme yapmıştır. Bu “kin” in kendine hep yeni nedenler bulduğunu ve kendini haklı çıkarttığını, kendi kendini beslediğini de söylemektedir. Aslına bakılacak olursa halksız da değidir. Bosna’nın tarihi mercek altına alınacak olursa şehrin kaderinin bu olduğu bile söylenebilir. Böylesine güzel doğası, yemyeşil bitki örtüsü ve verimli toprakları olan şehir tıpkı Allah vergisi güzleliği sebebiyle hırpalanan kadınları hatırlatır bize. Bu kitap özelinde ele alınacak olursa Saide Hanım’ı Saryabosna ile eşleştirmek mümkündür.

Barış Özkul imzalı önsözüyle “Ömer Paşa” kitabın, İvo Andriç’in yaşadığı topraklara bıraktığı paha biçilmez mirasının önemli bir parçasıdır.

*Avusturya Konsolosu Atanaskoviç’in 288.sayfadaki bir sözüdür.

Ömer Paşa

İvo ANDRİÇ

İletişim Yayınları

İstanbul 2020

1.Baskı Çev: Ali BERKTAY

Necla DURSUN - 22.12.2020

,

4004

Necla DURSUN Hakkında

Necla DURSUN

1976 Sakarya doğumludur. Anadolu Üniversitesi İşletme Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi Yerel Yönetimler Anabilim Dalı Küresel Şehirler ve İstanbul Araştırmaları Bilim Dalı’nda Yüksek Lisansını “Kuzguncuk Semt Tarihini İnsandan Okumak; Bir Seçki ile Şahsiyetler” konulu yüksek lisans teziyle tamamlamıştır. Finans sektöründe çalışmakta ve İstanbul’da yaşamaktadır.

Necla DURSUN ismine kayıtlı 44 yazı bulunmaktadır.

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin