Ali Suavi Üzerine Bir Monografi Kitabı

Ali Suavi Üzerine Bir Monografi Kitabı

Ali Suavi Üzerine Bir Monografi Kitabı

19.05.2015 - Serkan Parlak
Ali Suavi Üzerine Bir Monografi Kitabı

Özellikle Ali Suavi’nin gazete yazıları, dönemin aydın ve devlet memurlarının yayınlanmış ya da yazarın kişisel ilişkileri sayesinde yakınları aracığıyla ulaştığı yayınlanmamış mektuplar ve konuşmalar üzerinden geliştirilen yorumlarla oluşturulan bu monografiyi üç ana bölüm üzerinden özetlemeye çalışacağım:

AVRUPA ÖNCESİ: Ali Suavi, okuryazar bir anne ve ilim sahiplerine saygılı bir babanın oğlu olarak Cerrahpaşa’da doğar, büyür, rüşdiyeden mezun olur. Din ilimleri arasında en sevdiği “ hadis” ilmidir. On yedi, on sekiz yaşlarında Hicaz’a giden Suavi, Mısır’da Suyûti’nin, üçte biri eksik olan Elcâmiü’s-Sagîr isminde eserini beş kuruşa alır, yollarda ezberler. Mekke’de bu eserin noksan olan üçte birini yazıp onu da hıfzına aldıktan sonra, Menâri’nin şerhine bakarak her hadisin yanına, sahih ve yahut zayıf olanlarını işaret eder. Hafızasının kuvvetiyle tanınan Suavi, Şurâ-yı Ümmet’te yayınlanan hal tercümesinde aynen şöyle der: “ İzmir’e çıktığımda yedi bin kadar ehâdîsin mertebeleri hıfzımda idi.”

Muallimlik sınavında birinci olur ve Bursa Rüşdiye Mektebi’ne atanır. Muallim deyince yaşlı bir adam bekleyen halkın iftiralarına maruz kalır, görevden alınır. Simav Rüşdiye Mektebi’nde muallimlik yaptığı dönemde önce nahiye müdürünün rüşvet aldığını, ardından yerine atanan yeni müdürün bürokratik işlerin masrafı nedeniyle bir kadının çocuğunu sattırdığını görür. Tepkisini görevden ayrılarak gösterir. Filibe’de çalıştığı dönemde ise halkı ayaklandırmaya yönelik faaliyetleri nedeniyle bir kez daha görevden alınır.

Lakabı “ Küçük Hoca” olan Ali Suavi aykırı bir karakterdir. Köse sakallı, ufak vücutlu, çocuksu görünümlü biridir. Hitabeti etkilidir, konuşmaları saygı uyandırır. Kültürel donanımı yüksektir. Dünya nimetlerine mesafelidir. Parasız, evsiz, eşyasız, esvapsız, evliyken bile kadınsız biridir. Çevresindeki devlet memurlarını her türlü kişisel yakınlığa rağmen, konumlarını ıslahatlar konusunda suiistimal ettiklerinde eleştirmekten çekinmez. Hak, adalet kavramları çok güçlüdür. Zulümlere ve haksızlıklara karşı tepkilidir. Zulüm aleyhindeki hadisleri toplar, onun gözünde Peygamberimizin “ Birinci mucizesi” zulüm aleyhinde gösterdiği şiddettir.

İstanbul’da çıkan Muhbir gazetesinde yazmaya başlayan Ali Suavi’nin gazeteyi çıkarma nedeni; Girit Müslümanlarına yardım için para toplamak, Mısır valisinin hıdivlik hırsını eleştirmek ve meşruti yönetim isteğini dile getirmektir. Bu amaçla gazetede telgraf ve oyun metinlerini araç olarak kullanır. Dönemin vezirlerinden Sami Paşa ve oğulları tarafından himaye edilir, Mısır valisinin kardeşi meşruti yönetim yanlısı Mustafa Fazıl Paşa’nın desteğini alır. Namık Kemal’le politika arkadaşı olur. Ali Suavi, Ali Paşa’nın Belgrad dahil birçok kaleyi Sırplara hediye eder gibi vermesi üzerine gazetesi Muhbir’de yayınladığı eleştiriden dolayı, tevkif edilerek Kastamonu’ya sürgüne gönderilir. Gazetesi kapatılır. Yazara göre bu sürgünün asıl nedeni gazetesi aracılığıyla “ Millet Meclisi” isteğini dile getirmesidir. Saray, şeyhülislam ve Bab-ı Âli eleştirileri kaldıramaz.

AVRUPA:  1867-1876 tarihleri arasında Avrupa’da yaşayan, hamileri Mustafa Fazıl Paşa’nın bizzat yazarlık ve ihtilal teşebbüs masraf maaşı vererek desteklediği Yeni Osmanlılar üyesi Ali Suavi önce Paris, ardından Londra’da çıkan Muhbir’de yazmaya devam eder. Matbaa malzemelerinin satılması üzerine gazete bir süre sonra çıkmaz olur. Suavi’nin şeriat ve fıkıhla ilgili makaleleri Hürriyet’te yayınlanmaya başlar. Yazılarında şeriatla ıslahatı (Batı tarzı modernleşme) uzlaştırmaya çalışır. Bazı durumlarda zora dahi başvurulabileceğini savunur. Gazetede özellikle Namık Kemal tarafından Yeni Osmanlılar arasında sanki fikir ayrılığı yokmuş havası yaratılmaya çalışılmaktadır.

Ali Suavi, 1867’de geldiği Avrupa’da 1871’de padişaha olumlu yaklaşmaya, Türk Birliği yerine İslam Birliğini savunmaya başlayacaktır. Sonunda Namık Kemal’le arası açılır. Belgesiz dedikodular çoğalır. Paris’te meşrutiyet yanlısı V. Murad’a yönelik vatan sevgisi temalı “ Montenegro” adlı kitabı çıkarması üzerine dönemin bütün aydın ve yöneticileri tarafından dışlanır. II.Abdülhamit tahta çıkana kadar da Paris’te kalır. 1876 Meclis-i Mebusan seçimlerinde sandıklara isminin atıldığını öğrendiğinde sevinçten ağlar. 29.09.1876’da tekrar İstanbul’a döner. Namık Kemal bu dönemde “ çok sayıda kişi bir araya gelerek iş yapamamaktan, hemen birbirini yemeye başlamaktan dert yanmaktadır.”

Muhbir’in kapanması, aylıkların kesilmesi, Namık Kemal’in İstanbul’a dönmesi üzerine Ali Suavi yüksek memuriyete geçeceğini de düşünerek - ki yanılmaktadır- Namık Kemal’i padişah karşıtı göstermeye çalışır. Yazar bu durumun Suavi’nin ilkeleri veya menfaatleri değil, öfke ve mizacından (egosantrik, dengesiz)  kaynaklandığını düşünüyor.   Aralarındaki düşmanlığın asıl nedeninin İstanbul’a dönerek padişaha bağlılığını bildiren Mustafa Fazıl Paşa olduğunu belirtiyor.

AVRUPA SONRASI: II. Abdülhamit’in izniyle dönmesi, önce saraya müşavir ardından Mekteb-i Sultani’ye müdür olması, Meşruti yönetim aleyhinde yazması, sürgündeki Mithat Paşa’yı, Namık Kemal’i eleştirmesi tepkileri ve düşmanlarını daha da artırır. Aralarındaki çatışmayı II.Abdülhamit kullanır. Bu dönemde Yeni Osmanlılar’a taktik gereği memurluklar dağıtılmaktadır. Ancak eskiden meşrutiyet yanlısı olması, Avrupa’dayken yazdıkları, padişahlara “sümüklü halifeler” demesi II. Abdülhamit tarafından unutulmaz, 1877’de görevden alınır. 93 Harbini saraydan yöneten II. Abdülhamit’e yönelik övgülerinin karşılıksız kalması, üstüne üstlük görevden alınması öç duygusu yaratır.

Ali Suavi, tarihe “ Çırağan Vak’ası” olarak geçen olayda beş yüz civarı Rumeli muhaciriyle saray baskını yaptığı sırada başına sopayla vurularak öldürülür. Yazara göre II.Abdülhamit’i tahttan indirmek amacıyla yapıldığı iddia edilen bu baskınla ilgili bir belge yoktur. Amaç, Rodop Balkanlarında mücadele eden kahramanların başına V. Murad’ı geçirmekti. Rivayetler muhteliftir: Suavi deliydi, Rus ordularını İstanbul’a sokacaktı, baskını bizzat padişah yaptırdı gibi. Olayın ardından Ali Suavi, padişahın gözüne girmekten başka dertleri olmayan çevreler tarafından paragöz, dolandırıcı, ajan olmakla itham edilir.

İletişim Yayınları’nın Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce dizisinden çıkan           “Cumhuriyet’e Devreden Düşünce Mirası Tanzimat ve Meşrutiyet’in Birikimi” nde yayınlanan Şerif Mardin’in Yeni Osmanlı Düşüncesi (sayfa 42-53) adlı makalesi dönemin derinlikli bir çözümlemesini yapıyor:

“Yeni Osmanlılar, devletle ilişkilerinin bir hayli zorlaştığı bir sırada, 1867’de Mustafa Fazıl Paşa Ziya Paşa ve Ali Suavi de kafileye katıldılar. Burada hemen üzerinde durulması gereken nokta, Namık Kemal ile Yeni Osmanlılar’ın Avrupa’da ilk gazetelerini çıkaracak olan Ali Suavi arasındaki farktır. Ulema kültürünün künhüne vardığını ileride defalarca iddia edecek olan bu kişi kimdi? Yeni Osmanlılar’ın faaliyetlerini gizlice geliştirdikleri sırada, 1866’da Suavi İstanbul camilerinde ‘heyecanlı vaazlar’ vermektedir. Geniş bir biyografisini yazan Hüseyin Çelik’in verdiği bilgilere göre (Ali Suavi ve Dönemi, İletişim Yayınları, İstanbul, 1994) onu Rüşdiye (Tanzimat’ın yeni ortaokulu) mezunu fakat daha sonra Rüşdiye hocalığı yapan, ‘Simavna kasabasında Koşulu medresesinde tedris’te, memuriyette ve gene de Ulema’dan olmaya hevesli bir vaiz olarak görüyoruz. Bu karışık geçmişten onu, ne tam batılı ne de tam İslam eğitimi gören bir otodidakt olarak tanımlamak gerekir. ‘İlmiyye’nin karşılaştığı ve paradoksal olarak Batı’nın etkisiyle oluşan bu, ilmi kendinden menkul şahısların ortaya çıkışından Ulema, 19. yüzyılda zaman zaman acı acı şikayet etmiştir. Fakat bizim için önemli olan dini bilgimizin yayılabileceği yeni bir alanın teşekkül etmiş olmasıydı. 1867’de bir Alman gazetesince ‘İslami bir ajitatör’ olarak tanımlanmaktadır. Aynı zamanda Muhbir adlı bir gazetede hükümeti tenkit eden makaleler yazmaktadır.

Muhbir’deki makalelerin pek de yüksek olmayan entelektüel kıratı göz önünde tutulduğunda Avrupa’da, Yeni Osmanlılar adına çıkan ilk gazetenin Londra’daki Muhbir olması hâlâ cevaplandırılması beklenen sorular üretmektedir. İstanbul Muhbir’ine bakıldığı zaman araştırmalarda üzerinde durulmamış bir özellikle karşılaşılır: Her ne kadar Şinasi dili sadeleştirmiş idiyse de, Muhbir de ve Suavi’nin bütün yazılarında 'kaba' Türkçe’nin hem daha 'İslami özentili' hem de daha 'halk' bir versiyon beliriyordu. Londra Muhbir’inin misyonu Şinasi’nin yakalamadığı Müslüman popülist söylemi mi yerleştirmekti? Bunu Namık Kemal gibi birinin fark etmemiş olması mümkün değildi. Bu durumdaki tepkisinin ne olmuş olduğunu bilmiyoruz. Fakat bir müddet sonra âlim ve ansiklopedici olma heveslisi Suavi’nin Yeni Osmanlılar’ın tezini anlatamadığı açığa çıkıyor. Muhbir’in 40. sayısından sonra, 29 Haziran 1868'de Yeni Osmanlılar’ın sözcüsü olarak Hürriyet gazetesi çıkar.

Bu tarihten sonra kendilerini Hürriyet gazetesine veren Yeni Osmanlılar arasında çıkan temel anlaşmazlıklar, Mustafa Fazıl Paşa'nın daha Muhbir’in birinci sayısı çıktığında hükümetle anlaşarak İstanbul’a dönmesinin bir ürünü olmuştur. Yeni Osmanlıların Mustafa Fazıl Paşa-Hidiv-Osmanlı hükümeti üçlüsünün oluşturduğu alan içindeki yalpalamaları üzerinde durmayacağım. Fakat bu noktada hürriyetçi, istihbaratçı, jurnalcı, vatanperver politikacı kimliklerinin iç içe girmesinin, hâlâ bu günlere kadar gelen zaman için bile, araştırılmasına ihtiyaç duyulduğunu sanıyorum. Bu karışık duruma yine Batılılıkla ilgili bir 'siyasi kimlik' / 'siyasi teori' buhranı diyebiliriz. Bunların bugünkü uzantıları üzerinde durmayacağım.

Konuyu anlamamamızı zorlaştıran nokta, bu entrika çerçevesi dışında, Yeni Osmanlılar arasında gerçek ideolojik farkların da mevcut olduğudur. Ali Suavi’nin siyasi teorisi bir Osmanlı geleneği olan 'ihkak-ı hak' türünden bir adaletin yeniden canlandırılmasıydı. Oysa bu kavramda 'hak' bir güçler ayrılığının ve bunların birbirini dengelemesi anlamını taşımaz, 'ihkak-ı hak' fertlerin uğradıkları haksızlıkların ortadan kaldırılması ve Padişah’ın hakem rolünü üstlenmesi demektir. Bundan da çıkan sistem, ümera'nın (padişahın yetki verdiği kişilerin) halk üzerindeki hakimiyeti, Ulema'nın emirler üzerindeki hakimiyeti ve ilahi adaletin Ulema üzerindeki hakimiyetidir.

Ülkemizde, İslami sistemlerde 'kazayargı'nın Padişah’tan çıkan bir adalet fonksiyonu anlayışının ve güçler dengesinden merkezi güçlerin korkmalarının, hâlâ, değişik bir şekliyle, kurumlarımıza işlemiş olduğu söylenebilir.”

Sonuç olarak bu monografi metni, yazarı Mithat Cemal Kuntay’ın kurgusu ve bu kurguya özgü bütün kişiselliği yapısında taşıyor. Bunun en önemli kanıtı da, dönemi şekillendiren akım, tartışma ve çelişkileri varlığında bütünleştiren Ali Suavi’nin eylemlerinin sonuçlarını sürekli “ maddi ve manevi talihsizliğine” bağlaması olarak gösterilebilir.

Okuyucu olarak ister istemez şunu düşünmeden edemiyoruz: Bir kısmı adsız 127 civarı eseri olan Ali Suavi’nin geriye bıraktığı “yapıt”ın arkeolojisi ne zaman yapılacak, öncelikle tıpkıbasım olmak üzere bütün eserleri ne zaman yayınlanacak, tarihselleşmesini sağlayacak olan analitik incelemeleri ne zaman okumaya başlayacağız? Kendimce en can alıcı soruyu ise en sona bıraktım: Ali Suavi’nin romanı ne zaman yazılacak?

Oğlak Klasikleri, Sarıklı İhtilalci Ali Suavi, Mithat Cemal Kuntay, 1. Baskı, 2014, İstanbul

Serkan Parlak - 19.05.2015

,

2992

Serkan Parlak Hakkında

Serkan Parlak

1975 yılında Bilecik'te doğdu. Ankara Üniversitesi D.T.C.F. Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdi. MEB'de öğretmen olarak çalışıyor. İstanbul'da yaşıyor.

Çeşitli türde yazıları Notos Öykü, Radikal Kitap, Futbol Extra, Edebiyat Otağı ve Kırmızı-Beyaz-Siyah'ta (Samsunspor Kitabı, İletişim Yayınları) yayınlandı.

Derlediği "Başka Semtin Öyküleri" adlı öykü kitabı Bilgi Üniversitesi Gençlik Çalışmaları Birimi tarafından, ilk romanı "Ormanın Kıyısı" ise Roza Yayınları tarafından yayınlandı.

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin