Allah'ın Sadık Kulu: Barla

Allah'ın Sadık Kulu: Barla

Allah'ın Sadık Kulu: Barla

04.11.2015 - Sait Alioğlu
Allah'ın Sadık Kulu: Barla

Allah’ın sadık kulu’nun yaşadığı ortam…

 Son dönem Osmanlı ulemasından Said-i Nursi’nin cumhuriyet döneminde başlayan Barla’daki “sürgün” hayatı ile ilgili olarak, “Allah’ın Sadık Kulu – Barla” adlı ‘animasyon’ sinema çalışmasının bir bayram günü sinemada izleme bulmuştum….Wikipedi’ye göre, “Allah'ın Sadık Kulu-Barla” filmi, yönetmenliğini Esin Orhan'ın üstlendiği,    çekimleri dijital hareket yakalama teknolojisiyle gerçekleştirilen, Türk yapımı bir animasyon filmidir. [1] Film, 2 milyon 186 bin 696 seyirciyle, 2011 yılının Türkiye'de en çok izlenen üçüncü sinema yapımı olmuştur.[2] 3,5 yılda hazırlanan film, Türkiye'de hareket yakalama (motion capture) tekniği ile yapılmış ilk uzun metrajlı 3D animasyon olma unvanını taşımaktadır.[3]

 Filme dönersek…

      Medyada da çıkan haberlerde de belirtildiği gibi, Türkiye sinema tarihinde ilk uzun metrajlı bir film(108 dk.) olan “Allah’ın Sadık Kulu-Barla” vermeye çalıştığı mesajından da ziyade üç boyutlu yönüyle tam bir animasyon harikası özelliğine sahip olup izleyenini büyülediğini ve etkisi altına aldığını belirtmekte fayda mülahaza ediyoruz…Tabiri caizse ‘tıpkısının aynısı’ kabilinden, bir kasabayı  hemen her şeyiyle, insanı, doğası, kırı, bahçesi, ağacı, gülü, çiçeği,yemyeşil zümrüt misali ovası, sarımsı dağları, karla kaplı, yağmuruyla ıslanan pencere pervazıyla,ev içi dekoruyla vs. bile, aynıyla birebir yansıtmaya çalışan doğal bir tablo hükmünde…Döneminin sosyal, siyasal, ekonomik ve kültürel durumunu ve halkının dine karşı tutumunu animasyonla bile olsa kahramanlarının diliyle ve hareketleriyle tam bir ustalıkla yansıtıyordu. Kesin ve kitaba dayalı bir inancı; kararlılığı ve fedakârlığı sırf Allah rızası için orta yere koymaya çalışan mütevekkil ve oldukça da sıradan insanlar. Öyle insanlar ki, o kadar eziyete ve yoksulluğa rağmen beldelerine sürgün gönderilen bir zata evini, sofrasını ve gönlünü açacak kadar ona güven duyan ve onun ağzından çıkan bilgileri mürekkep damıtarak kaleme ve kâğıda döken bir fedakârlık abidesi insanlar… Ve yıllarca süren Risale-i Nur yazıcılığı, hem de bazı kadınların iştirakiyle, doğal olarak evinin her işini üstlenmesine ek olarak ‘risale’ yazıcılığına da el atan, daha sonra ise vefat edip eşinden önce(Hafız Süleyman) Rabbine kavuşan Zehra bacı örmeğinde olduğu gibi… Dedik ya, yanlış ve doğru kesin inanç ve esas kaynak olan Kur’an-ı Azimü’ş-san’a bağlılık, oradan da Risale-i Nur’a Allah rızası için hizmet! Belki de tarih boyunca Barla ve Barla halkı bu cihetle anılacaktır!

 Filme konu olan ortam…  

 Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında vuku bulan devrimler, İstiklal mahkemeleri, toplumsal alt üst oluşlar sonucu elde kalan Anadolu topraklarında İttihad ve Terakki artığı materyalist temelli ulusalcı sistem, kavmî, daha açıkçası etnik mülahazalarla birlikte din adına varolan hemen her şeye  savaş açmıştı. Kemalist devrimler sonucu halk üzerinde yoğunlaştırılan baskılar sonucu, toplumun kanaat önderi hükmünde bulunan âlimler, şeyhler, münevveran-aydınlar- ya susturulup kendi haline bırakılıyor, ya darağaçlarında idam ediliyor, ya da Said-î Nursi olduğu gibi sürgüne gönderiliyorlardı. O münevverandan bir kısmı dao dönem orduda görevli bazı ‘dindar’ subaylar, Hulusi(Bey) Yahyagil gibi, Hüsrev (Bey) Altınbaşak gibi askerler ve münevverlerde ‘bu çorbada benimde tuzum bulunsun!’ diye fedakârlığı göze alıp görevlerini tehlikeye atıp, kendilerini hiçe sayıp Risale-i Nurları, Allah’ın kitabı olan Kur’an’ı ön plana almaya çalışan gönül erleri…Dikkat buyurun, ‘önden giden atlılar’ henüz ortada yoklar. Ki, önden giden atlıların en önde bulunanı ‘okyanus ötesine’ ve “suları yara yara” geçip gitmiş! Onun derdi, tasası başka… Bu gönül erlerinin önemli bir kısmı onlarca yıl bu uğurda hayatlarını orta yere koyup mücadelelerini kendi ifadeleriyle “deccale ve ifsad komitelerine karşı vermişlerdi. Ki bu konuda varolan mücadele sürerken farkında olunmadan, ‘siyasetsiz’ bir öngörüyle bazı ‘Nurlu Süleymanlar’ın da bendesi olma şansızlığına düşmüştüler. İşte o vasatta o da,Barla’dan başlamak üzere vefat edeceği güne kadar şehir, şehir, kasaba, kasaba, belde, belde, cezaevi, cezaevi, zindan, zindan dolaştırılıp duruyordu. Said-i Nursi’nin bu uzun süren mahkûmiyetle birlikte sürgün hayatının Barla kısmının ilk evresi, 1927-1934 yılları arasına tekabül ediyordu. Yine uzun bir sürgün hayatı sonucunda, sürgünlüğünün ikinci kısmı, yine kaldığı yerden Barla’da tekrardan başlıyordu. Belki de bu durum bizzat Said-i Nursi ve Risale-i Nur talebeleri açısından bir tevafuk idi! O ortamda Said-i Nursi, koca ağaç dalları üzerine tahtadan yapılan inziva yeri, kendine has ilkeleri, mihnetsizliği, vakarlı duruşu ve çocuklara olan sevgisi, onu dedeleri misali seven çocuklar; dualarını ondan eksik etmeyen saf, temiz ve imanlı kadınlar; şefkati, onan ve onun inancına bağlı, düşüncelerine sadık, ağzından çıkanları kaleme, kâğıda döken ve onları at sırtında bir akıncı misali belde, belde yerlerine ulaştırmaya çalışan şakirtler vardı.  Bir de dualarını ondan ve beldenin jakoben, ama içinden merhamette duyabilen, duyar gibi olan, dışı ise aldığı emirler gereği katı kuralcılığın resmi hükmünde ve aynı zamanda da çaresiz nahiye müdürü; insanlığını bir maaş uğruna satıp, aldığı emirlerle Said-i Nursi’nin ve çevresinin hareketlerini kontrole memur zavallı bekçi; olan bitene içlerinden belli ki lanet eden, bekçiyi adam yerine koymayan sıradan, ama inançlı belde halkı; nahiye müdürünü kafa kola almaya çalışan yerel amirler ve Ankara’dan telefon üstüne telefonla emirler yağdırıp Said-i Nursi ve bağlılarını baskı altına almaya, aldırmaya çalışan laiklik taraftarı zevat-ı kiramda için cabası…

 Belde idaresinin, yerel merkezin –Isparta- ve Ankara’nın diyelim, bu fedakârlık ve kararlılık karşısında acziyetlerini dile getirici durumları karşısında onlara yol ve yöntem öğreten ‘bazı’ Batılı diplomatların Türkçe alt yazılı –tabii ki senaryo gereği de olsa- yabancı dilden sosyal ve siyasal perspektifi bulunan açıklamaları bizlere Kemalist sistemin bir ayağının Batı emperyalizmine dayandığı konusunda bilgilerde sunmaktadır. Ki bunu da belirtmiş olalım… O ortam,öyle bir baskı ortamına haiz ki, ‘dine, diyanet’e karşı’ olan ‘birçok sistemde görüldüğü üzere camide bile cemaatle namaz kılmayı dahi cumhuriyet ilkelerine zarar telakki eden zevatın emrinde bulunan jandarma ile hareket edipcamiye baskın düzenleme, cemaati tek tek kelepçeleyip üstadlarıyla birlikte Eğirdir’e sevk etme sonucunda karakolda vuku bulan işkence seansları da işin başka bir yanını göstermektedir. Daha neler, neler…

Filmden ‘bazı’ kareler…

Filmin ilk karesi karlı bir kış günü göl –Eğirdir Gölü- üzerinde Barla’ya doğru yönelip gelen ve içerisinde Said-i Nursi’yle birlikte ona refakat eden, omuzu üzerinde silahları olan iki jandarma eri ve küreklere ha bire asılıp suları yara yara, onları kayıkla taşımaya çalışan kayıkçı… Bir ara namaz vaktinin çıktığından bahisle kayığın içerisinde namaz kılmak için kayığın yönünü suyun içerisinde kıbleye çevirtme düşüncesi, kayıkçının ona şöyle bir soru yöneltmeye sevk ediyor; “Kayıkta namaz kılınır mı?” diye. Hal bu ki,yeryüzü müminlere mescid kılınmış ise, namaz, yerde de olurdu, suda da!

***

Bir karede hasta yatağında yatan ve onu ziyaret edemeyen bir hocanın hanımının onu ziyaret edecekleri söylendiğinde, rica ettiği “Said-i Nursi, benim için bir muska yazabilir mi acaba?” isteğine onun verdiği cevap batıl olan muska yazma işinin faydasız ve İslâm’a uygun düşmediğini belirtir. Zira şifanın Allah’tan olduğu söz konusudur. Bazı şeyler ise olsa olsa vesiledirler, ama onun da belirttiği üzere muska türü şeyler değildi elbette…

***

Bir başka karede, bir şakirt üstadının yanına çıkarken, evde unuttuğu tütün tabakasını eşi ona kapıda veriyor. “Bey, bunu evde unuttun” diyor. O da “Üstada gittiğimde bu konuyu ona sorayım. Ben bu mereti içip duruyorum. Bunun durumu hakkında üstad ne der” diye… Onunla, üstadının kaldığı evde bu konuyu ona açıyor. O da şöyle diyor; “Her zaman ağzını ocağın dumanına dayar mısın?” O da, yani şakirt, haliyle “hayır!” deyince, tütünün de ocağın dumanından pek bir farkının olmadığının altını çiziyor. Aslında bu repliği, Yeşilay kendi tanıtım filmlerinde, bir de Sağlık Bakanlığı “Kamu Spotu” ile yayımlattırdığı filmlerde çok âlâ kullanabilirler! Bizden söylemesi…

 ***

Bazı karelerde Said-i Nursi’nin bir hayli çevreci ve doğal çevrenin olduğu gibi korunmasına taraftar olduğu açık bir şekilde belirtiliyor, öyle ki, gökteki kuşların ve yerdeki börtü böceğin cumhuriyetçi olduklarının altı çiziliyor. Said-i Nursi, bunu aynen, günümüz mantığıyla salt bir çevreci refleksiyle mi dilegetirmişti, yoksa muhafazakâr bir şekilde, o dönemin de mantığına uygun düşer saikleriyle filmin  yapımcıları tarafından senaryoya mı dercedilmişti? Öyle ya da böyle, replik replikti ve mesaj da yerine ulaşmıştı anlaşılan!!! Bu karelerden ve o karelerde geçen en önemli şey ise bizce öteden beri onun bağlılarınca Risale-i Nurlara atfedilen onun, yani risalelerin, üstad tarafından kaleme alındığından ziyade, Allah tarafından ona bizzat yazdırıldığı düşüncesi ve eserlerin Allah’ın koruması altında olduğu söylemini bir mesaj olarak filmin kılcal damarlarına girdirilmiş olarak algılayabilirdiniz! Bize kalırsa, gerek senaryoda işlendiği üzere ve gerekse de Risale-i Nurlarla birlikte topyekûn bir Nurculuk hareketi incelenmeye tabi tutulduğunda, mutlaka ki, hep eksik yönüne bakmaktan ziyade, meseleleri olduğu gibi görmek, görebilmek açısından bardağın dolu tarafına bakmak daha isabetli, mantıklı ve anlaşılır olur. Tabii k, birde işin adalet tarafı elden bırakılmadan, adil Müslümanlar olma vasfından taviz vermeden…

 Bunlarla birlikte, bu harkenten öteden beri nemalandığı gözlemlenen şahısların ve birçok grubun, ya pastanın tamamını elde tutma, ya da bu pastadan dilim dilim parça koparma telaşında olanların, işçin künhüne vakıf olunmasının yanında, öze değil de, kabuğu elde tuttukları halde özün kendilerinde olduğu, adeta Said-i Nursi’nin daha sonraki dönemlerde sadece v e sadece kendilerini ‘işaret’ etiği savlarına bakıldığında, karşımızda alabildiğine kirletilmiş bir mesajın kendisiyle karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz. Mesajın, ilk çıkış anı mahiyeti itibarıyla ne tür bir yüklemle dolu olmuş olsa da, elde kalan kısmının, zaman içersinde, ilaveler yapıla yapıla farklılaştığı söylenebilir. Bunun en bariz örneği, hem onlarca yıldır Risaleler üzerinden rejim nazarında meşru bir yer edinmek isteyen çeşitli ‘Nurcu grupların’ şahsında yapıldığı söylenen tahrifatlar konusuna girildiğinde; “Allah’ın Sadık Kulu-Barla” filminde işlendiği üzere, ‘üstadın’ sosyolojik alanda kalsa bile onun Kürt kimliğini ona çok görücü bir durumdan çok rahatlıkla bahsedebiliriz. Ki biliyoruz ki, o birçok İslami konuda genel geçer ifadelere sahip olmuş olsa da,onun hayatının hiçbir devresinde kavmiyetçi olmadığını görüyoruz. Ama birileri onun ısrarla Kürtlükten korumaya çalışıyor! Anlaşılan o ki, devletin kendini az da olsa sorgulamaya başladığı Ak Parti iktidarı döneminde, tabular bir bir yıkılmaya başladığından olsa gerek, “değiştik!” numaralarının yanında, bırakın bir değişimi, Saidi- Nursi bibi sembol şahsiyetlerin üzerinden atraksiyon peşinde olup mevcudu ve kendi statükolarını koruma telaşı, bizlere konusu belirlenmiş animasyon filmleri şeklinde yansımaktadır.

 Birde, Said-i Nursi’yi başkalarının da sahiplenmesi meselesinin ciddiyetini dikkate aldığımızda…

Filmin Kimliği;

Yayın tarihi: 4 Kasım 2011 (Türkiye)

Yönetmen: Esin Orhan

Süre: 1 saat 48 dakika

Film müziğinin bestecisi: Cengiz Onural, Bora Ebeoğlu

Senaryo: Rıdvan Kızıltepe, Zeynep Kayadelen, Ali Sacit (Wikipedi)

 

***

Kaynakça:

1)      “Said-i Nursi’nin 3D hayatı” Sabah, 20.10.2011 Erişim Tarihi:13.04.2012

2)      “Yerli Filmler Yabancıları Yakalıyor” Zaman, 08.01.2012 Erişim Tarihi: 13.04.2012

3)      Sinema Dergisi (11.11.2011) “Ayın Filmleri” Sinema; sayfa 5 (Wikipedi)

Sait Alioğlu - 04.11.2015

,

2051

Sait Alioğlu Hakkında

Sait Alioğlu

Özgün Duruş gazetesinde kitap değerlendirme yazıları yazmaktadır.

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin