Anlam Duvarının Metafizik Çivisi

Anlam Duvarının Metafizik Çivisi

Anlam Duvarının Metafizik Çivisi

07.08.2014 - Alıntı
Anlam Duvarının Metafizik Çivisi

Çivi şiirleri bir bütün olarak bilinçaltında benliği ele geçiren insan dürtülerinden, akla ve insana, kutsala, göksel olana yani en yükseğe kadar çıkıyor. Şiirin; bu yükselişteki her irtifası bireyden, yerelden, genele uzanan insan ve toplum sorunlarıyla ilgili. "Afrikalı bir kadının üşüyen gözlerindeki açlıktır yaşam" Bunun gibi anlamda terminolojisi farklı toplumsal gerçekçi bir damarında varlığı hissediliyor.

H. İhsan Sönmez yazdı...

Görünüş olarak bir sanat yapıtının içeriği; doğallığını özel olarak yitirmiş bir varoluştur. Hegel böyle diyor. Kant ise; sanat yapıtının varoluştan daha çok hakikat taşıyıcısı olduğunu söyler.  Her ikisi de sanat yapıtında estetik hazdan bahsediyor. Kant sanat yapıtındaki kusurun, özne sanatçıyı, onun niyetlerini, izlerini görmek olduğunu söylerken; Hegel ise bu kusuru üretenin etkinliği ile bir seyirci olarak ben'in etkinliği arasında bir ekran rolü oynaması, yapımında kullanılan emeği gizlemesi olarak değerlendirir. 

Bu görüş ve önermeler sadece iki örnektir. Nasıl bakarsak bakalım nasıl okursak okuyalım, bir sanat yapıtı olarak şiirin, nasıl okunması gerektiği konusunda bize yardımcı olabilir. Estetik haz, sanatçı öznenin niyeti ve kendini gizlemesi, izi ile ben ile üreten özne arasında ekran olarak emeğin gizlenmesi olarak bir bütünlükte kazanabilir. Nesneyle ilişki kurulması sonucunda, onun bireyde bıraktığı duygudur estetik haz. Sevincin yanında tasayı, mutluluğun yanında acı duygusunu da yaşatabilen ancak bu karşıt duygulara rağmen, sanat eserinden bir zevk ve hoşlanma duygusu almamıza engel olmayan özgün bir hazdır.

Mehtap Altan'ın Çivi'si, yukarıdaki önermeler ışığında incelediğim, şiirlerin kitabı. Genel olarak estetik haz almadığım bir eseri okumam. Bu nedenle şair öznenin, metafizik hayat duvarına çaktığı edebi çividen olağanüstü estetik haz aldım.  Bence şiirin niceliği ve niteliği konusunda, ruhunda edebi estetik çıtası olmayan bu şiirleri okumasa iyi olur.

Kâinatı; bir perdenin önüyle, görünmeyen ötesi arasında açıklamaya çalışmak felsefenin işi. Edebiyat, felsefeyle yan yana gelmese de bu iki alanda insanı, hayatı, doğayı ve nihayet kâinatı anlatmaya çalışır. Şiir ise felsefeden ve edebiyattan bağımsız olarak var olanı ya da var olması muhtemel olanı yalnızca hissettirme peşindedir. Çivi bu anlamda bir hissedişin şiirlerini sayfalarında taşıyor. Bir kitaba ağır gelen, özgül ağırlığı olan şiirler demek sanıyorum yanlış olmayacaktır.

Türk şiiri-ara küçük damarlar hariç-genelde iki ana damardan beslenir. Hayatın görünen yüzü, diğeri de görünmeyen yüzü. Yahya Kemal, Nazım, Orhan Veli ne kadar görünenle ilgiliyse, Asaf Halet, Haşim, Necip Fazıl bir o kadar görünmeyenle, metafizikle ilgilidir. "Çivi" şiirlerinin genel olarak metafizik bir damardan beslendiğini söyleyebilirim.

Kitabın kapağında bir çivi ve ona asılı üç anahtar var. Göstergesi " İnsan, mistizm ve kutsal mana galiba çivide asılı duruyor. Diğer bir göstergesi; "bıçağı öpen ismail teslimiyeti"nin düştüğü bir ben'lik.  Şair neyim ki neysin ki kurban olmaktan başka, sanki böyle bir hissettiriş var.

Şiirlerde sıkça rastladığım; ayin, hak, mabed, dergâh, keşiş, hakikat, Yusuf, günah, Zühre, sadaka, kıyamet, asa, firavun, helal, helallik, cehennem, Esna, hû, ayet, ezan, katli vacip, Züleyha, Yusuf Kuyusu, narı şura, ebabil, kutsal gölge, Yusuf Sabrı, recm, hicret sözcüklerinin geçtiği imge ve dizelerde; şair öznenin dini ve ilahi kaynaktan beslendiği görülüyor. İlahi ve mitolojik kaynakların şair algısındaki izdüşümleri demek mümkün.

Çığlık, kaygı, silüet, kanama, gece, kuyu, hüzün, gölge, susmak, ölü düşler, şefkat, vahşet, sızı, işgal, yangın, metruk, sancı, bebek, ketum, ihanet, mayın, düğüm, öksüz, diken, hiç, utanç, örümcek, yara, kimsesiz, yazgı gibi tekrarlanan sözcüklerin imgeler haline dönüşmesi; benlikle kutsal arasında kalan, yeryüzü insanının varoluştan kaynaklanan korkuları olarak zaman aynasına yansıyor. Buradan çıkarılacak sonuçsa; Çivi şiirleri bir bütün olarak bilinçaltında benliği ele geçiren insan dürtülerinden, akla ve insana, kutsala, göksel olana yani en yükseğe kadar çıkıyor.  Şiirin; bu yükselişteki her irtifası bireyden, yerelden, genele uzanan insan ve toplum sorunlarıyla ilgili.  "Afrikalı bir kadının üşüyen gözlerindeki açlıktır yaşam" Bunun gibi anlamda terminolojisi farklı toplumsal gerçekçi bir damarında varlığı hissediliyor.

Yazılmamış, söylenmemiş çok sözün varlığını Çivi'nin çakılı olduğu bu metafizik duvarda görmekteyiz. "Hayatın neresinden tutsam göbeğimi tekmeliyor hüzün!" Anadan doğma hüzünlüyüm demenin dizesi değilse bunlar. Var mı daha ötesi? "Gözlerimin çukuruna mumlar yakıyor yalnızlığın cesur haramileri?" Var mı böylesi... "Dudaklarımdaki yetim gülüşler, gecenin duvağına imza atıyor..." Ya böylesi... Eyy! Diyeceğim bu şiirlerden hiç kimse anlam çıkarmasın. Hissetmek yeterli. Şiirlerin tamamı anlamaktan daha çok hissetmeye olanak tanıyor. Şair özne bunda çok başarılı.

Ahmet Haşim " şairin dili düzyazı gibi anlaşılmak için değil fakat duyulmak var olmuş müzik ile söz arasında sözden çok müziğe yakın bir dil olduğunu ve şiirin Peygamber sözleri gibi çeşitli yorumlara elverişli anlam genişliği taşımasını söyler. " acı mukaddes şerbetini şeddelerken aynalara/kaç güvercin ölüsünün ah'ını kuşanır gökyüzü", " annem! İki ezan arası şakağımda kundak yarası" anlam genişliğine uygun iki dize örneği. Buna benzer çok sayıda dizenin varlığı bu şiirleri özel ve güçlü kılıyor.

Şiirin ne olduğu konusunda çok çeşitli önerme ve düşünce vardır. Ancak şiirin ne olmadığı nasıl ortaya konabilir? "Çivi"şiirleri tamda bu noktada sıkı bir şiir okuruna şiirin ne olmadığının örneklerini sunmaktadır. Öyle ki kişinin iç dünyası, algısı, insan olmanın ontolojik kaygısı, acısı, hüznü, sevinci, düşleri,  yaşam biçiminden başlayarak tinsel ve göksel alana yükselen metafizik bir gerçeklik; sonunda anlam duvarını aşıyor. Sadece hissettiren imge, dize ve şiirlerle, bir başka gerçeğin kapısını aralıyor. Şiirin ne olmadığının sorusu, çiviye asılan üç anahtarın açabileceği işte bu kapıda gizli. Bu kapıyı açabilmek için, güncel bir kavrayışın yeterli olamayacağını düşünüyorum.

"Hakikate kanarken ıssızlığımın metruk şehri"," kuyudan bakraç dolusu hasret çekiyor, dolunayın saçlarındaki zifiri sancılar", "yüreğimi işgal eden dul yakarışlar", "yaşamın kıyamet avlusunda bir berduş, cefakar sancıları istifliyor canıma", "Genzinde vefayı yudumluyor sütten kesilmiş ağıtlar", "Kim tırmanıyor göğün yedi kapılı şehrine", "nü fısıltılar birikti,r kirpiklerime arel", "salıncağımın ipini kesen an", "Niğde'nin bozkırları emziren teninde kızıl elmalar büyüt", "Helal süt emmemiş umut haramileri", "Kudüs yüzlü karıncalar sancıdı içimde" gibi dizeler, sanki bir şairden çok mitolojik bir büyücünün sınırları zorlayan imgelerinden oluşuyor. Sözcükler kendi halesini yırtarak farklı bir evrende yolculuğunu sürdürüyor. Okuyanı da çekim alanının içine alıyor.

Çivi şiirleri; şair öznenin iç itilimindeki, sert çıkışlar ve düşüşler nedeniyle, doğal kırıklığı sinesinde taşıyor. Bazı sözcüklerde rastlanan ses patlamaları okuma akışını zorlaştırıyor. Bu koyu renkli, ses ve patlamalar bir feryat olarak kendini okura sunuyor.

Özetle söylemek gerekirse; çok farklı şiirler okudum. İçbükey ancak bilinç kusmasına çok uzak şiirler bunlar. Daha önce yazılmamış farklı imgeler, şiirlerin değerini artırıyor. Şair öznenin anlatmaktan çok hissettirmeye yakın oluşu, Çivi'nin hissederek okunmasında okuyucuya yol gösterebilir. Sonuç olarak; Mehtap Altan'ın Çivi şiirleri, hissediş, duygu, anlam kıtlığı ve kısırlığı çeken yeryüzü insanı ile şiirin payına düşen insanlığın metafizik evrenine farklı bir kapı aralıyor.

Not: Bu yazı Temrin Düşünce ve Edebiyat Dergisinin Temmuz/Ağustos 66. sayısında yayınlanmıştır.

Alıntı - 07.08.2014

,

1792

Alıntı Hakkında

Alıntı
Yorumlar
  • Hetem KANBER 2014.08.07 17:15

    Mehtap Altan'ın şiirini anlamamızda bize ışık tutacak bu analiz için H.İhsan Sönmez'e teşekkürler......

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin