Ansızın Yola Çıkmak

Ansızın Yola Çıkmak

Ansızın Yola Çıkmak

Ansızın Yola Çıkmak

Ansızın yola çıkarır mı birileri sizi! Yollara olan düşkünlüğünüze katılan esrar, ömrünüzde köşe taşı niyetine kalbinize oturur mu ya da! Bu kitap böylesi sorular sorduruyor işte insana.

Rasim Özdenören"in elimde tuttuğum "Ansızın Yola Çıkmak" isimli bu kitabının 4. baskısı 2008 yılında İz Yayıncılık tarafından yayınlanmış. Kitap 88 sayfadan oluşuyor ve içerisinde on iki öykü barındırıyor. Kitabın kapağı adeta içindekileri ele veriyor; Bir yol, yürüyen bir adam ve sanki bir sonbahar günü, rüzgârlı ve yağmurlu... Kitapta ki öyküler içerisinde yola, zamana, insana ve insanın iç konuşmalarına sıkça yer verilmiş. Cümlelerin ilk bakışta ki düzlüğü okumaya başlayınca başka bir hal alıyor kesinlikle. Cümlelerin insan üzerindeki psikolojik etkileri düşünülerek yazılmış adeta. Burada ne demek istemiş sorusunu sıkça soruyorsunuz öyküler arasında gezinirken. En güzeli de bu bence! Her öyküde düşünecek, kafa yoracak imgeler gizlemiş Rasim Özdenören cümlelerin ötesine berisine... Biraz keskin baktığınız vakit ötede ki berideki bu kıvrımsal patikalı cümleler aklınızın yokuşlarında terletiyor sizi. Öykülerde ki her karakterde biraz esrarengizlik var sanki.

İlk öyküde insan " Bir Kapının Önünde" buluyor kendini. Kahraman kimi zaman "kabaraları parke taşlarını döverek" yürüyor. Gecenin belli saatlerinde kimsenin bilmediği eylemlerde bulunmak huzursuz ediyor sonra onu. Ama "kendine özgü bir ölçülülük" haline de sahip aynı zamanda. Bazı durumların farkındalıklarını belleğinde yeni yetme bir gencin ki gibi idrakine varıyor. Kahramanın içsel seslerini cümleleştirdiği en iyi anlardan biri " Nefs dikkati kendi üzerine çekmemeli" diye düşündüğü an belki de. Bu cümleyi pijamayla günlük giysinin arasında ki farkı göstermek için söylendiği görülse de böyle değil bence. Kahramanın karşısına bir kapı önünde çıkan kadın korkutuyor gibi hep onu. Saydam giysileri içinde genç adamın nefsine zulmetse de kalbini de okşuyor aynı zamanda. Kadının "düşsel ama katı olan sevgisine" kahraman bir isim koyamıyor nedense!

Özdenren kitabında ki ilk öykünün kahramanını ; "Ürkek sinik silik bir çocuktu. Aynı zamanda mağrur ve dik başlı ve isyankâr. Cesur ve uysal olması gerektiğini nerden bilebilirdi" diye tanımlıyor. Bu cümleyi okuduğum vakit nedir bu tezatlık demiştim kendi kendime. Bir adam hem ürkek ve sinik hem de mağrur ve dik başlı... İnsan işte çeşit çeşit... Öykü, yazarının iç sesleriyle eşlik ettiği çok tekrarlanmış bir hayalin yıkılmış ve yılgın bir anında içi kahırla dolan kahramanın yollarda yürümesiyle son buluyor. On iki öykünün her birinde ağırlığını hissettiren cümlelerin psikolojik yapısı beşerin iç evinin kapılarını açıyor bu öyküde...

Kapalı anlatımların olduğu bölümler de yok değil ama okumasını bilen insan çözüyor bu noktaları da. Pek tabii çözemediğiniz cümleler de oluyor mesela. Bu da kitabın cilvesi diye düşünüyorum. Her kitapta esrarengiz kalan, anlaşılmayan bazı kısımlar olmalı. Yazarın iç seslerini dinliyoruz nihayetinde. Özdenören sanki her öyküye kendi ruhundan üflemiş, kendi iç seslerini katmış hissini veriyor okura.

Kendi adıma beni etkileyen öykülerden biri de "İçi ve Dışı" isimli öykü. Kitabın ana teması gibi hemen hemen her öyküde karşımıza çıkan yolculuk hali bu öyküde de hakim cümlelere. Bir yerden bir yerele giden bir adam, her gittiği yeri sorgulayan bir düşünsel duruş, ne aradığını bilmezken nihayetinde kendini aradığının farkına varan bir içsel sesleniş... Bu öykünün kahramanı "nerdeyim!" diye sorarken yalnızca nerden geçmekte olduğunu öğrenmek dürtüsüyle sorsa da sorusunu aslında kendisini nerde bulacağını merak ediyor. Ve aslında kendini bulduğu yerde ne yapacağını bilmiyor! Öykü kahramanın kendisiyle ilgili düşüncelerin verildiği yerse okurken tadı damağımdan ve dimağımdan gitmeyecek cümlelerdi: "O sıralarda ben kendim miyim, değil miyim sorusunu tartışıyordu kafasında. Diyordu ki, ben kendimsem, benim benden ayrılmam, benim benden kaçmam mümkün olmamalı: ama ben kendim değilsem, ben kendimden kaçıp kurtulabilirim.(...)İnsan kendisinin Tanrısı olabilir miydi! (...) O"nun özdeşi olmak ve ona ayna olmak da mümkün olurdu.( ...) O, hem kendi kendisi olup hem de kendine ayna olabilir miydi!"

Sahi insan kendi kendisinin tanrısı olabilir mi! Kendi içinde kendine hükmetme olasılığı ne denli mümkündür bilinmez ama Özdenören kendini kendi içinde arayan insan profilini tüm içsel ayrıntılarıyla tasvir etmiş bence. İnsan neyin içinde veya neyin dışında diye zorluyor kişi kendini bu öyküyü okurken. İnsan kendinin içinde mi dışında mı sorunu soruyorsunuz sıkça, beşerin içsel arayışı bu fikirle başlıyor öyküde. Arayışının içinde kendine ayna tutmayı da ihmal etmiyor öykünün kahramanı: "İnsan kendi kendinin aynası olabilir mi diye düşünüyorum. Eğer bu mümkünse, insan kendi kendinin dışına çıkma imkânına sahip demektir. Ben şimdi bunu deniyorum. Kendi kendimden kaçıp kaçamayacağımı denemek istiyorum. Bunun için geziyorum." İnsan kendi kendinin dışına çıkarsa ne olur! Ayna da görünenin aksine farklı bir kimliğe bürünmek midir bu! Rasim Özdenören bu öykü de insanın arayışlarını, içini sorgulayışlarını sessiz ve derinden anlatsa da Öyle cümleler kurmuş ki insan içine dönüp ah ediyor kendine: "Benim bilebildiğim tek şey aramaktır, nerede arayacağımı bilmiyorum, ama aramadan durmanın saçma olacağını düşünüyorum, sonunda bir avuntuyla oyalanmış bile olsam..." Öykü boyunca kahraman için de ve dışında hep kendini arayıp duruyor aslında. İnsan kendini bulduğunda ne yapar acaba! Zor sorular sorduruyor insanın kendisine Rasim Özdenören nerdeyse her kitabında.

"Ansızın Yola Çıkmak" diyor yazar sonra. Kitaba ismini veren öykü bu vasfı hakikaten hak etmiş diye düşünüyor insan okurken. Öykü kahramanın penceresinin önünde oynamaya meftun çocuklar var mesela. Onların iç karışıklığına aklını yorarken çalan kapı ve gelen telgraf. Annesinin hasta olduğuna dair bir not ve gönderen Ahmet. Hangi Ahmet! Kendi kendisinin kendiyle olan bir oyunu mu acaba bu, ya da aslı var mı bu cümlelerin. Sanırım öykü kahramanın iç sesleri de bunu sorardı kendine. Ahmet Ahmet"ten gelen haberin ne kadar kara olduğunu düşünüyor. Annesi öldü mü! Çok mu ağır hasta! " telgrafta "ağır" sıfatına yer verilmemişti, çünkü genelde, kara haber bildirimlerinde "ağır hasta" deyimi yeğlenirdi"Bu düşünceler beynini bulandırsa da henüz yol üzerinde karşılaşacağı tevafuktan habersiz. Tanıdık bir kadın sesi, eski sözlüsü! Yıllar sonra bozulmuş iki arabanın kader çizgisi, ayrılan ikiliyi bir yol üzerinde tekrar bir araya getirmesi. Ahmet"in düştüğü yolda karşılaştığı tevafuk iç seslerinin ayaklanmasına yol açıyor. Annesini düşünüyor ara ara, yola düşüş sebebini, gittiği yerde ona hazırlanan karşılama merasimini: "Ey hatun! Sen ölüyorsun, aramıza karışıyorsun, aramıza sefalar getiriyorsun. Biz kabul edilenlerden olduk, sen de şimdi kabul edilenlerin arasına giriyorsun, hoş geliyorsun" Annesiyle ilgili iç sesleri susmak bilmiyor ta ki dünyalık bir ses duyana kadar. Eski sözlüsünün sorgusal söylemleri karşısında aklının çeperlerini zorlasa da cevapsız sorular muallâkta kalıyor sanki. Artık kitabı okuyanlar bilsin telgrafın aslında kimden ne için geldiğini, aynı anda başka bir telgrafın eski sözlüye nasıl ve neden gittiğini!

Özdenören bu kitapta bir dizi yol hikâyesi anlatmıştır bize. Belki masa başında oturup kitabı kaleme alırken niyeti okuru dönülmez yollardan alıkoymaktı. Kim bilir. Kitap baştan aşağı beşerin iç sesleriyle örülmüş, aynanın öteki yüzüne dem vurulmuş ve her hikâye okuyanının içsel düşlerini ve seslerini yükselmiştir bence.

Okunası vesselam, emeğin izleri var çünkü cümle tutkusunun albenisi sonra...

Rasim Özdenören- Ansızın Yola Çıkmak/İz Yayıncılık

Eylül-2010

Gülnaz Eliaçık Yıldız - 15.10.2014

,

5006

Gülnaz Eliaçık Yıldız Hakkında

Gülnaz Eliaçık Yıldız

1987'de Zemherinin kapı ağzında doğdu.

Edebiyata duyduğu ilgi lise yıllarında kaleme aldığı yazılarla kendini gösterdi. Orhan Veli İstanbulu dinlemenin, Cahit Sıtkı otuzbeş yaşının derdine düşmüşken, Sait Faik Dülger Balığının Ölümünü öyküce öykünürken, tüm bunları üç beş değerlendirme sorusuyla sorgulayan edebiyatı konu edinen bir derste, karalanan satırların insanlık tarihini nasıl yerinden ettiğini farketti ve okuyarak yaşamanın, yaşayarak okumaktan ayırt edilemedigi zamanların etkisini ilk bu yıllarda hissetti. Nazan Bekiroğlu ve İskender Pala o yıllarında tanıştığı ve okumaya meyilli olduğu isimler arasında yer aldı.

Bozok Üniversitesi Teknik Bilimler Yüksek Okulu'ndan 2008 yılında mezun oldu. Özel bir eğitim merkezinde gün aşırı insanlarla, çocuklarla ve en çok da kağıtlarla konuşuyor.

Onun için bir tutkudan öte olan dergiler hayatına girdiğinde kitapların ruhuna serptiği tohumlar filizleniyordu. Gün geçtikce kitaplıgında çoğalan dergiler, kiymetli birer dost gibi mahsus zamanlara konuk edildi'

'Bir' dergisinde yayınlanan 'Zelâlname', seluloz kokusuna bulanan ilk yazısı oldu. Daha sonra Mâi ve Şehrengiz dergilerinde yazıları yayınlandı.

Hâlâ Mâi dergisinde yazan Gülnaz Eliaçık, kendisine has uslubuyla fecirvakti.desenblog.com adresinde, karalamalarına yer veriyor'

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin