Aşiret Modernleşmesi

Aşiret Modernleşmesi

Aşiret Modernleşmesi

16.03.2015 - Sait Alioğlu
Aşiret Modernleşmesi

“Modernlik, Batılı olmaktan çıkmaktadır.”  (Nilüfer Göle, sosyolog)

Modernleşmeyi nasıl tanımlayabilirdik ve aşiret modernleşmesi neye tekabül ediyordu?

Modern kavramı Wikipedi’de özetle şu bilgiler bulunmaktadır; Modern (Fransızca), Çağdaş(Türkçe), genellikle bir şeyin "yeni" ve "güncel olduğunu ifade etmek için kullanılır. Çoğu zaman belli bir sosyal ve sanatsal akım olan Çağdaş ve Çağdaşlık (muasırlık) gibi terimlerle karıştırılır. Sözcük ilk olarak 16. yüzyılda kullanılmıştır. İlgili kullanımlar aşağıda verilmiştir:”

Modernizm’de, kültürel bağlamda 19. yüzyılda geleneksel anlamdaki ‘edebi, sanatsal, sosyal organizasyon ve gündelik yaşamın geçerliğini yitirdiği fikriyle ortaya çıkmıştır. Modernleşme ve Modernizm ile ilişkili ama bunlara indirgenemeyecek olan bir kavramdır. Ortak bir bağlama dayansalar da tarihsellikleri ve ifade ettikleri anlam alanları bakımından birbirlerinden ayrılırlar.

Konumuz açısından ‘modernleşme’ Kendi başına bir kesinlik ifade eden modernizm kavramına zıt bir oranda, temelini ondan alıyor ve içerik olarak da yaklaşık aynı çerçeveyi haiz olsa bile, batı dışı toplumların kendilerini yenileme, yenilenme ve kendi asliyetlerinin devamını sağlama babında modernleşme kendi bağlamında farklı kulvarda değerlendirmeyi gerektirirdi…

Bu minvalde, her toplumun kendi yanından modernleşmeye yüklediği, yüklemeye çalıştığı, onu, kendi işlerinin ‘yoluna girmesi’ açısından mümkün hale getirdiği öteden beri gözlemlenmektedir. Kendimizi örnek verirsek, ta Osmanlının ‘çöküşünü temsilen’ yaklaşık iki yüz yıldan başlayarak cumhuriyet tarihi boyunca’ laik ve seküler(yerine göre de ‘solcu’) kadrolarca ”bile isteye” sürdürülen radikal ve sert modernleşmenin yerine, Ak Parti iktidarı döneminde birçok yumuşak geçişi önceleyen ‘muhafazakâr bşir modernleşme’ ameliyesini gözlemlemekteyiz…

İşte konumuz açısından ‘aşiret modernleşmesi’de, yine Özalizm’in rüzgârıyla start alan ve Ak Parti iktidarı döneminde özelde Urfa ve genelde de tüm ülke sathında uygulanan modernleşme bir nevi muhafazakâr doneler taşımaktadır, diyebiliriz…

İşte, modernleşme olgusu üzerinden hareketle, konuya direkt dâhil olarak Urfa özelinden “Aşiret Modernleşmesi” kitabına yönelik bir değerlendirmede bulunmaya çalışacağız…

Aşiret modernleşmesine Urfa bağlamında bir girizgâh…

Kitabın müellifi Dr. Mahmut Kaya, ‘Aşiret Modernleşmesi’ kitabı ile ilgili olarak şunları söylemektedir; “Türkiye’deki modernleşme sürecini, Şanlıurfa toplumsal hayatında önemli bir unsur olan aşiretleri merkeze alarak incelemektedir. Geleneksel bir topluluk olan aşiretlerin genel modernleşme temayülleri, incelemenin bir yönünü oluştururken, ana tema olarak aşiretlerce kurulmuş olan aile ve aşiret derneklerinde ne tür bir modernleşme tarzının açığa çıktığı ele alınmaktadır.” (Arka kapak yazısı’ndan…) Demektedir.

Devamında da “Türkiye ve Şanlıurfa’da gelişen modernleşme koşulları, aşiret sistemini dönüşüme zorlarken, aşiretlerde bu koşullara karşı kimi alanlarda direnç, kimi alanlarda uyum göstermektedir. Bu değişim sürecinde aktif rol alan aile ve aşiret dernekleri, çeşitli mekanizmalarla geleneksel yapının korunup sürdürülmesini sağlarken diğer yandan da modernleşmenin sunduğu imkânlardan yararlandığı…” na vurgu yapmaktadır. (Arka kapak yazısı’ndan…)

Müellif bu modernleşmeyi aşiretler üzerinden, gerek aşiretlerin ve gerekse de o aşiretlere mensup insanların başta bu dalgadan korunma, ona karşı direnç sergileme, bu işi hasarsız olarak atlatma ve bir açıdan da onun sunduğu imkânlardan yararlanma yoluna gitme suretiyle aşiret-modernleşme ilişkisini, genelden yola çıkıp özele hasrederek Şanlıurfa(Urfa) üzerinde incelemektedir.

Seksenlerden sonra, Urfa’yı oluşturan bazı ilçeleri bağlamında, ekonomisi bir yandan tarıma –özelikle de pamuk- küçük esnaflığa, ticarete ve torna tesviye atölyeleri kabilinden sanayi sayılabilecek bir uğraşıya sahip bulunan insanların Şanlıurfa merkezde açılan sanayi sitelerinde açıp çalıştırmaya başladıkları çırçır atölyeleri bölge sanayisinin de merkezini ve bel kemiğini oluşturmuştu.

Bu çırçır atölyelerini çalıştıran insanların bir kısmı, uzun bir dönemdir şehir merkezinde yaşayan, ama gelirinin önemli bir kısmını tarımdan (pamuk)elde eden, bir yandan da aşiretle ilişkileri olan, o bağları hâlâ devam eden kişilerdi.

Özal döneminin liberal kalkınmacı politikalarının da itkisiyle tarımla varolan bağını kesmeden küçük ölçekli işletmelere, oradan da kademe, kademe büyük işletmelere sahip olmaya çalışan bu kesimin, şeklen modernleştiği varsayılsa bile, gerek aile ve gerekse de aşiret bazında pek modernleştikleri söylenemezdi.

Devletin doksan küsur yıllık modernleştirme çabalarının zahiriliği ve ‘kısa ömürlü’ göstergeleri istisna kılındığında Şanlıurfa’da, kırsal kesimi oluşturan ve çoğunluğu da Kürt olan –az miktarda Arap ve Türkmen aşiretlerde vardı- aşiretlerin seksenlere, doksanlara ve hatta iki binlere kadar modernleş(tiril)me çabalarına doğrudan dâhil olunmadıklarını gördük. Ki, bunları, dini kimlik,  kavmi ve aşiretsel aidiyetler bağlamında geleneksel reflekslerle izah edebilirdik.

Ama şeklen de olsa, Şanlıurfa(Kürt) modernleşmesi, bir açıdan Türk devletinin Anadolu halkının tümüne yönelik olarak icra ettiği sert modernleşme politikalarını kendine prototip ve devleti de rol model olarak değerlendiren PKK’nın sözde “ulusal kurtuluş mücadelesi” adı altında yürütmeye çalıştığı ‘yeni bir ulus inşa etme’ uğraşısına, birde hem muhafazakâr yönü ile birlikte, şehirli bir hareket olan Milli Görüş temelli ve özellikle de belediye hizmetleri üzerinden yürütülen bir nevi ‘yeniden İslamlaşma’ çabaları ile birlikte İslamcı damarının da bulunduğu bilinen Ak Parti iktidarı döneminde, kendi değerlerinden bir şeyler kaybetmeden muhafazakâr kalıplar içerisinde modernleşme uğraşısı önem arz etmekteydi.

Görüldüğü kadarıyla CHP dışında bulunan, sonuçta kendileri de laik sınıfta yer alan, ama ‘sağcı ve Türk milliyetçisi’ söylemi bulunan; kendi iktidarını, her yörede olduğu gibi bu yörede de ‘köylünün oyları’ndan oluşturma stratejisini benimseyen statüko partileri, bol miktarda modernleşme yavalerine rağmen, saltanatlarının elden gitmesi riskinden dolayı modernleşme olgusunu ne olumlu, ne de olumsuz olarak ele alıp değerlendirmemiştir.

CHP ise ta ilk günden itibaren ulusalcı modernleşme projesine bir açıdan eli mahkûm, bölgenin temelde “Müslüman” Türk etnik kesimini oluşturan şehirli halkı kendi ilgi alanında bulunduruyordu. Ki bu kesime, öteden beri şehir eşrafından sayılan Araplarda dâhildi.

Yöreye ait ve kendine özgü Modernleşme, kısacası ‘köylü’ şehirlileşince ve onun ekonomik ilişkisi, peyderpey tarımdan ticaret ve sanayiye kayınca, modernleşme bu kez gerek PKK’nın aşiret bağından koptuğu varsayılan ‘görece de olsa şehirlileşen (Kürt) kitle üzerinden yürüyen ve gerekse de Ak Parti’nin ‘bölgenin kalkınmasını arzulayıcı’ politikalarını sürekli devreye sokması üzerinden olağan hale geliyordu.

Sorun neydi o zaman?

Burada soru(n) şu; bu modernleşme PKK’nın Kemalist devletin dikkate aldığı sert modernleşme ile mi, yoksa şimdilik Ak Parti’nin yürüttüğü muhafazakâr modernleşme şeklinde mi olup olmayacağıydı.

Devlette süreklilik esastır ilkesi gereği, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluş felsefesine uygun biçimde, ülke genelinde Kemalist reflekslerle start alan ‘sert’ modernleşme, artık bugünden itibaren yerini, ileriki süreçte muhafazakâr Ak Parti iktidarı olmayacak olsa bile, bu modernleşmenin muhafazakâr tandaslarla sürdürüleceği varsayılmalıdır.

Buna ilaveten, PKK’nın şahsında bir Kürt devleti kurma düşüncesi de, artık çözüm süreci bağlamında rafa kalkacağına göre, yer yer uygulama emareleri görünse bile, Kürt halkını kendi ideolojik baskısı altına alması düşünülen sert modernleşmenin de hiçbir zaman hayat bulamayacağı gerçeğine parmak basabilirdik.

Modernleşen ya da ‘modernleşmemesi’ öngörülen aşiretler adına kurulan dernekler gerçeği…

Modernleşmenin en temel çatışma alanlarının başında geleneğin bulunduğu gerçeğinden hareketle, modernitenin bir anlamda gelenekle girişilmiş bir çatışma olduğu söylenebilirdi. Bununla birlikte yukarıda Nilüfer Göle’den alıntıladığımız ifadeye bakıldığında modernliğin, daha açıkçası modernleşme eyleminin artık Batılı olmaktan çıktığı varsayımı, konumuz açısından Şanlıurfa özelinde vuku bulan aşiret modernleşmesi coğrafyamızda bulunan birçok yerde, artık batılı reflekslerle değil de, bize özgü bir çizgide seyrettiğini söylemeliyiz…

Burada bize özgü reflekslerle oluştuğu gözlemlenen modernleşme sonucunda artıları ve eksileriyle birlikte, bir sivil toplum kuruluşu formu olan dernek olgusu üzerinden geleneksellikten modernliğe geçiş sürecinde olan bir görünüme vurgu yapacağız. Müellif, burada aşiret sistemini dernekleşme üzerinden okumaya çalışmakta ve böylelikle de iddiasının güçlendiğini belirtmektedir.

İşte, Aşiret Modernleşmesi adlı eserdeki araştırmaya konu olan, “Şanlıurfa toplum yapısı da geleneksellikten modernliğe geçiş sürecinde olan bir görünüm sergilemektedir. Sosyolojik kuramlarda geleneksel toplumun bir unsuru olarak kabul edilen aşiret sisteminin dernekleşme aracılığıyla sivil toplum alanına girmesi geçiş hakkındaki iddiamızı güçlendirmektedir.” (1) (Aşiret Modernleşmesi, Dr. Mahmut Kaya, s. 63, Çıra Yayınları, İstanbul, 2015)

Bir STK formu olan dernekleşme, burada, genel anlamda insan hakları ihlali gibi evrensel ve dini düşüncelerin toplumsal planda vücut bulmasını öncelemekten ziyade, en başta kan bağı ve hısımlığa dayanan akrabalık olgusu üzerinden yapılaşmayı öngörmektedir.

Kendisi üzerinden dernekleşilen akrabalık “aynı zamanda birey için güven ilişkilerini düzenleyici bir araç olup güvenilir toplumsal bağlantılara bir dayanak noktası sağlar.”dı. ve buna bağlı olarak “Akrabalık sistemi içerisinde bir dayanışma biçimi olan aşiret, Ortadoğu’daki en eski, en dayanıklı  ve sorunlu sosyal varlıktır.” Denilebilirdi. (2) (Anthony Giddens, Modernliğin Sonuçları. Akt. Dr. Mahmut Kaya a.g.e s. 64-65)

Sivil toplum aşiretin nesi olurdu!

Geçmişi antik Yunan’da Aristonun siyaset teorisine kadar giden ve günümüzde de modern Batının kendi toplumsal, siyasal vb. ortamlarında belirginleşen sivil toplum olgusuna giren dernek gibi yapılar, batıdakinin aksine, ‘bireyi devlete karşı koruma’nın yerine, sıklıkla devletin yeniden yapılanması ve güçlenmesini sağlayan ve adına gönüllülük denilen ucu açık bir tarzda seyretmektedir. Bu tarzda, bir STK ya tamamen gönüllü olacak, ya da kendi üzerinde durduğu sosyal, siyasal, kültürel, ekonomik zeminlere haiz olsa ve birtakım belirgin farkları bulunsa bile, resmi çerçevenin dışına çıkmaması öngörülmeyi gerektirmektedir, ne yazık ki…

Bunu konumuz gereği, doksan küsur yıldır yaşadığımız uluslaşma sürecinin bitiminde, ulus’u da içerisine alacak oranda yeni devlet ve millet vizyonunda modernleşmenin farklı bir yüzü olan muhafazakâr modernleşme sürecinde, ‘belki de haklı gerekçeler’e dayanıyor olsa da, başta ekonomik yönü bulunan STK’lardan başlamak üzere, Türkiye’nin demokratikleşe serüveninin ilk günlerinde kendisini feodalite içerisinden çıkıp siyasi aktör konumuna yükselten aşiret başlarının, bu kez türüne özgü dernek yapıları üzerinden hem aktörlüğünü koruduğunu ve hem de muhafazakâr modernleşmedeki yerini sağlamlaştırdığını görmekteyiz. Buna Urfa’da kurulu bulunan aşiret derneklerini örnek verebiliriz.

Ki, bundan önceleri yerel ölçekli bu derneklerin kurulduğunu gördüğümde, sanki Urfa’da kurulmakta olan bu dernekler üzerinden Türk, Arap ve Kürt ulusalcılığına birileri tarafından yeniden ayar verilmek istendiği zehabın kapılmıştık.

Daha sonra bunun böyle olmadığını görmüş olduk. Ama bu kez de, belki de Türkiye toplumunun aslî unsurları olan Arap ve Kürt unsurların aşiretler bağlamında kalıp geçmişi, modern geleceğe giderken değer yitimini en aza indirgeyici reflekslerle hareket etmek istedikleri gerçeğine şahit olduk.

Burada da en büyük handikabın, bir açıdan eli mahkûm bu toplulukların,kendine özgü bir biçimde, farklı siyasi düşünceleri ve ‘seçim dönemlerinde’ oy verebilecekleri siyasi partileri olmakla birlikte, ulus devlet modelinin bitim aşamasında bu kez Ak Parti iktidarının gölgesinde “güven, ve istikrar için” insicamın oluşmasını şart kılan, bu şart adına yerel aktörleri gücendirmeden gönendiren, onların yeni konumlarını dikkate alan, o konumu karşılıklı çıkarla çerçevesinde oya tahvil eden siyasi bir anlayıştan hareketle start alan aşiret modernleşmesi esas konumuzu oluşturmaktadır.

Artık anlaşılmış olmalı ki, modernleşme denildiğinde, gelenek ve din karşıtı bir taarruz eylemi değil de Nilüfer Göle’nin de vurguladığı üzere ‘modernlik, Batılı olmaktan çıkmaktadır.’ öngörüsünden hareketle modernleşmenin, bir nevi hayatın akışında, işleyişi sürdürme adına eksiklikleri tespit sadedinde, yola dopdolu hareket edip revan olma eylemini modernleşme ve belki de ucunda iktidarı güçlendirme olsa da muhafazakâr tandaslı modernleşme olarak okumaktayız…

Kaldı ki, ulus devlet modelini baz alan laik seküler kalkışlı sert modernleşme devam ediyor olsaydı, Allah bilir, ama bu toprakların batı yakasından ziyade, doğu yakasında aşiret modernleşmesinin yerinde, yine laik ve seküler tarzda, tamamen din ve –yanlışı ve doğrusuyla- geleneğin tepetaklak ediliyor olabileceği yıkıcı bir modernleşme sonucu olabilecekleri düşünmek bile istemeyebilirdik.

Buna da şükür diyelim belki de…

Kısacası bir araştırma mahsulü olan bu eser, yani “Aşiret Modernleşmesi” adlı çalışma, modernleşme kavramı üzerinden akademik okumalarla birlikte, yine akademik kaygının çerçevesinde kalarak, eldeki verileri yerine göre kullanarak, çoğu kez de çalışmaya halel getirmeden insan unsuru üzerinden hareketle bir profil çizmektedir.

Bu çalışmada, gelenek ve din karşıtı modernleşme süreçlerinden geçip kendi modernleşmesini muhafazakâr reflekslerle ortaya koymaya çalışan ve ‘yeni dil ve söylemle kendi mecraını bulmaya çalışan devleti, iktidarını ve toplumunu bulmaktayız…

Birde bunun yanında hayatın olağan akışı içerisinde, diğerine nazaran en hasarsız  modernleşme denemesi olan muhafazakâr modernleşmeyi bile, eski alışkanlıklarına binaen hazmedemediği görülen ve bu modernleşme içerisinde suyun olası akışı değiştiremediği halde, akıntıya karşı dursa da, bu modernleşmenin bir ucunda duran genç kuşakla çatışma halinde bulunan eski tayfayı ve onun kırılmaya yüz tutmuş katı, saf köycü ve alabildiğine gelenekçi reflekslerini görmekteyiz.

Ki, her şeyde bir hayır vardır düşüncesiyle, bu modernleşme türünün belki de, bugüne kadar hiç olmadığı oranda, şehrin imkânlarından alabildiğine yararlanmaya koşut olarak pıtrak gibi bitecek olan burjuva hallerinin yanında, filiz vermiş bir çiçek misali, kırsalda şeyhin, mollanın bilgi dağarcığı ile sınırlı kalan ve kendine yetmeyen güdük bir din anlayışının yerine, halk İslam’ını da aşıp Kur’an kaynaklı aydınlıkçı bir din anlayışının da oluşmasına katkı sunabilecektir.

Eğer ki, şehirlileşmenin bir bedeli varsa, bu bedel elde edilecek olan toplumsal, siyasal, kültürel ve ekonomik statüden ziyade,hayatın akışında, eğer o topluluk dindar ve Müslüman iseler, bu bedel onların,hepsinde zuhur etmiyor olacaksa bile, belli bir kesiminde çağdaş bir din /İslam anlayışı bağlamında yer bulabilmelidir. Ki, bu anlayış moderniteyi daha az hasarlı ve sonuç alıcı bir yörüngeye oturtabilecektir.

Aşiret Modernleşmesi
Dr. Mahmut Kaya
Çıra Yayınları
İstanbul, 2015

Sait Alioğlu - 16.03.2015

,

3186

Sait Alioğlu Hakkında

Sait Alioğlu

Özgün Duruş gazetesinde kitap değerlendirme yazıları yazmaktadır.

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin