Aşk İmiş Her Ne Varsa Alemde

Aşk İmiş Her Ne Varsa Alemde

Aşk İmiş Her Ne Varsa Alemde

02.12.2016 - Misafir Köşesi
Aşk İmiş Her Ne Varsa Alemde

Şuara İnan yazdı...

“Şark edebiyatlarının en önemli mesnevi konusu olan Leylâ ile Mecnun, asırlar boyunca otuzdan ziyade Türk şairi tarafından yeniden yazılmıştır.Ancak hiçbirisi,

Aşk imiş her ne var âlemde

İlm bir kıyl ü kal imiş ancak

(Âlemde her ne varsa aşk imiş;

ilim sadece kuru laftan ibaretmiş.)

Diyen, aşkın ölümsüz şairi hazret-i Fuzuli’ninki kadar lirik, akıcı ve hüzünlü olmamıştır.”

İskender Pala

Tekrar okunan kitapların üzerinden yıllar geçmişse eğer, başka bir tat bırakıyor damakta, bambaşka hayaller canlandırıyor akılda. Aşkı Leylâ bilenlerdenmişim, geçmiş.

Doğdu Kays.

Basra’dan Bağdat’a, Kufe’den Dımışk’a, Peygamber yurdu Mekke’den kutsal belde Yesrib’e, Üçler, Yediler, Kırklar, pirler aşkına, nice uluların nefesleriyle ve himmetleriyle Allah’tan istediği, umduğu oğul idi bu.

Badem çiçekleriyle doğmuştu bence Mecnun, ki bu yüzden baharın temizliğiyle aşkıyla yüklenmiş olsa gerekti.

O, alelade bir çocuk değildi. O bir sevda çekirdeğiydi. Onda kâinatın en büyük aşklarından biri yüklüydü. Bu sebeple ağlıyordu.

Doğmuştu öteki yarısı, aynı gecede. Kimseler bilmiyordu bunu, bilemiyordu… Bilemezdi de.

Leylâ, “geceye dair, gece gözlü, gece saçlı” demekti. Sonradan “gece bahtlı” da olacaktı.

Ah güzellik!.. Allah’ın bitmez tükenmez; sonsuz eksiksiz kudretinin eseri!..İmanın delili, âdem olmanın idraki. O’ndan bir zerre. Zat’ından bir nişane! Aşkın yegane vasıtası!..

Mayısın güzelliğiyle doğmuş olsa gerekti Leyla’da, cihanın ateşlenmesine ay kala doğmuş olmalıydı ay parçası.

Bebek Kays’ın gönlünde şu münacat vardı:

“Ey cefacı dünya! Bildim sendeki kederin çokluğunu. Kader çekmeğe arkadaş isterim. Ey felek! Her nerede gam varsa gönder benim kederli gönlüme ve sonra bütün âlemi gamdan azat et. Bu yolda azaltma nasibimi! Bana aşk ver. Ne geldiğimi bileyim cihana; ne de zamanın nice olduğunu.”

İki tende bir can; bir kabukta çifte badem…

Gül yaprağı gül kokusundan ayrı kalabilir mi? Kim bilir?..

Sevdasının resmini çeyiz bohçasında hiç saklamamış gibi, hiç sevmemiş gibi, sevmek hiç yokmuş gibi, engel olunabilir bir şeymiş gibi öğütlüyor annesi Leylâ’yı;

-Gözümün nuru! Sen nerdesin, aşk nerde? Nerdesin sen, zevk nerde?.. Gölge gibi her yurda yüz sürme, su gibi her engine akıcı olma! Aşk ayıbı yamandır. Vakarını, çılgınlığa değişme; lekeleme namusunu! Duydum ki severmişsin beyin oğlunu, âşıkmışsın diyorlar. Bunu atan işitse neylersin acep? Bundan böyle evini mektep bil, zamanı muallim! Anka-meşrep ol ki adın dillerde anılsın; ama seni görmek imkânı bulunmasın. Kızlar gizli gerek. Gizli olduğu için değerli değil midir hazine?..

Leyla evde leyl hapsinde, ne görebilir ne de bir haber alabilir Mecnun ondan.

Mecnun;

Gönül sultanım, dünya ışığım, diyordu. Önce benimle görüşmek ne idi; ya nedir şimdi bu ayrılık? İyi günümde dostum idin; ya nerdesin kötü günümde? Korkuyorum dünyayı yakacak içimdeki ateş; âlemi sele verecek gözyaşlarım. Gündüzlerin ışığını alacak kara bahtım ve geceye çevirecek. Kendimi vermek istiyorum ecele; ilgilenmiyor. “Canını Leylâ’ya verdin” diyor.

Tohum topraksız yeşerir mi, yağmur bulutsuz yağar mı, Leyla olmasa aşk bilinir mi, Aşk’a Leyla varken uçulur mu?

Üç bahar geçti Mecnun’un sevdası üstünden, güneşten kopmuş üç kara bulut gibi.

Leylâ cennetten bir huri, Mecnun karanlıkta bir nur. Leylâ güzellik şahikasında dolunay, Mecnun aşk ikliminde bir sultan.

Arayan bulurmuş derler, darb-ı meseldir…

-Meşhurdur ki aşk canın belasıdır; bu belaya sen can atma!...

-Bilirim işim hoş değildir, ama iradem yoktur. Ben matlubum, talip değil. İstenenim ben, isteyen değil. Kudretimin dizginleri elimden çıkmış. Aklım zayıf, aşkım üstün. Takdir böyle olunca neye yarar tedbir? Padişahlık dilenciye el verse, hiç dilencilikte ısrar mı eder?.. Ben yolumda kararlıyım, sadakatımdan dönücü değilim. Söyleyin bana, var mı ki hiç alemde Leylâ’dan gayrı?..

Aradı Mecnunda buldu Leyla’sını. Belki de bulan Leyla idi, kaybeden Mecnun. Kavuştular. Kavuşmak neydi ki? Bir tende iki ruh muydu? Varsın kavuşmak var sansınlar âşıklıkta. Mecnun Leyla’ya “Sen!” dedi, “Sen Leyla isen benim kavuştuğum kim?”

Aklımla nefret ettim o an Mecnun’dan, kalpten düşününce anladım onu. Leyla kimdi ki? Leyla neydi ki? Leyla köprü idi, yol idi Rabb’e kavuşmaya binbirvesileden yalnızca biri idi.Mevla’yı bulma yollarının ilk adımında, Leylâ’dan geçme faslına takılıp kalmıştı Mecnun.

Kapısına el değdirince Kâ’be’nin, hali değişiverdi Mecnun’un ve sonsuza uzanan bir coşku kapladı içini. Başını Kâ’be’nin eşiğine koydu ve yakarmaya başladı:

-Ey yüceler yücesi Kâ’be! Ey ilahi yakınlık cevherinin sandığı! Ey aşkın galeyanıyla bağrına “Kara Taş”ı vuran ve gözünden Zemzem ağlayan Kâ’be!.. Ey içindeki aşkı gizlemek için karalar giyinmiş olan Peygamberler otağı! Ey ilahi aşkın ayak izleriyle şeref bulan! Billahi, bana o kadar yakınsın ve sana o kadar benziyorum ki, Peygamber’i seven dostlar aşkına söyle, kime âşıksın?.. Söyle bana, ben en uygun yoldaşım sana. Aşkın bereketini elde ettiğindendir, insanların seni kıble edinmesi, bilirim. Yine bilirim makbil-i has oldun bu yüzden. Şimdi ben sana benzemeye çalışsam cüretkar mı davranmış olurum, söyle bana?..

Mecnun’u hasta zannettiler. Kabe en büyük şifadır dediler. Kabe’nin ruhuyla birleşince Mecnun etti duasını; aşk istedi, bela yalvardı, dert yakardı..

Ey noksandan, kusurdan ve ayıptan münezzeh olan Allah’ım. Benim rızkım ve ruhumun gıdasını aşktan eyle. Şu aşkla dolu ulu muhabbet hakkı için, güneş doğup battıkça bana aşk derdi ver. Dünya ile birlikte var olan şu Kâ’be’nin temelleri gibi aşk binasının temellerini de benim gönlümde daim eyle. Her lahza, her an, her zaman aşk ile coşkumu arttır, özlemimi çoğalt. Aşk belasıyla beni içli dışlı eyle ve bir an olsun beni o beladan ayırma; ben var oldukça beladan yüz çevirtme. Yalvardıkça ben belanın acısıyla, Sen ayrık belalar vererek o acıyı unuttur. Bu duamı kabul eyle ey Kimsesizlerin Kimsesi! Amin ey muratlar muradı; amin Rahman ve Rahim olan kerem sahibi, amin, amin!..”

Dünya gurbet yeriydi, Leylâ içinde bir vasıta.

Garipti dünya.

Her adımında binlerce hikmet gizliydi besbelli. Yaşadıkça ne sınavlardan geçiyordu insan..

Leylâ bazı geceler sahralara çıkar, gönlünce ağlar, inlerdi. Derdi ki: “Ey sevgili! En sevgili! Hani insaf, hani dostluk? Kimlerle berabersin acep ki beni anmazsın, aramazsın… Sevgilin bensem eğer, niçin bana gelmezsin?.. herkesin kendi işinde olgun ve yetenekli olması gerekmez mi? Âşıklıkta üstat olayım diyorsun; olgunluğu hicranda mı bulmaktasın?.. Oysa ben sensiz ne haldeyim!.. Ah!.. Keşke gölgen olsaydım da ayaklarında sürünseydim!”

Öyle ayrı kaldı ki iki aşık. Kavuşamayacaklardı artık besbelli. Sahi kavuşmak neydi ki?

Leylâ’da dert çoktu; ama Mecnun’ca yoktu… Leylâ’nın eli iğneden yaralıydı, Mecnun’un ise sitem oklarından kalbi… Leylâ’nın gönlünü ipek incitir; Mecnun’a zincirler neşe olurdu.

Okudukça öğreniyor insan. Leyla ile Mecnun kavuştular aslında, hem de birkaç kere. Mesela bir keresinde Nevfel adlı yiğit savaşçı namını duyuyor Mecnun’un, yardımına koşuyor; savaşarak alıyor Leyla’yı.

-Nevfel Leylâ’yı almışken babasına teslim etti yeniden. Onu Mecnun’a vermedi. Vermemesi gerektiğini anlamıştı çünkü. Mecnun’un çöllerdeki hayatı ne hoştu! Başındaki sevdası ne zarifti. Düşündü ki Leylâ’yı ona vermek Hak yolunda ayağını bağlamaktı.

Mecnun olgunluk basamaklarını yükselmeye başlamıştı artık… Kader onu bir şeylere, bir yerlere hazırlıyordu. Acısıyla tatlısıyla bir yükselişti bu.

Genç iken âşık olmak bir hünerdir belki… Belki olgunluk sınırına ulaştıran kılavuzdur. Şimdi ise akıl ve olgunluk çağıdır.

Daha doğarken bir olan ruhları kim ayırabilirdi, ayrı olmayan iki ruhu kim kavuşturabilirdi ki?

Mecnun birden sustu ve bir “ah!” etti. Sonra kolundan kanlar akmaya başladı. Görünce bu hale babasının telaşlandığını, “Dur!” dedi, “üzülme, Leylâ kan aldırdı demincek. Cerrah koluna neşter vurdu, eseri bende göründü. Bu hep böyledir, can ile canan arasında. Gördüm ki babacığım bizde ikilik yok. Birbirimizde ayrık can yok. O, odur; ben de benim, sanma!.. Bu iki cisim bir canla ayaktadır. O mesut olursa, artar sevincim; üzülürsem ben, acı çeker o.”

O kadar bir’diler ki, bir olan ruhları birleştirme çabası nedendi?

Mecnun’un olgunluğu Leylâ’dan; Leylâ’nın dilberliği Mecnun’dan. İki bedende bir gerçek; iki surette bir ruh.

Ve bir kez daha kavuştular. Ormanda ararken Leyla Mecnun’unu buldu. Leylâ:

-Dilimde yâdım, gönülde zikrim imişsin. Ben Leylâ’yım! Leylâ’nım. Müjdeler olsun istediğin oldu; istediğim oldu. Allah bizi kavuşturdu. Gel ya benim yanıma; al ya beni yanına. Gönlüm sana adanmıştı; al şimdi emanetini.

Bulamasaydı keşke.

Eyvaaah! Boş kaldı Leylâ’nın kolları. Firuze, yakuttan uzaklaştı; seven sevilene naz etti. Bülbül, gülü görmezden geldi. Olacak şey değildi ama oldu. Mecnun, alın yazısının berraklığıyla, gayet safdilane şöyle diyordu:

-bir bütün idim ben Leylâ ile. Sense Leylâ’yım diyorsun. Sen Leylâ isen eğer; beni yakmaya hayalin yeter, takatim yok sana kavuşmaya. Varlığı olmayan bir zerreye aynadan ne fayda? Canım gideli hayli zamandır, cismindeki bir başka candır; bir özge candır. Sensin beni benden ayıran, uzaklaştıran. Ben yokum, senin tecellin var. Vuslatının ağır yükünü kaldıramam ki. Şimdiki canım Leylâ’ya değil, Mevla’ya yönelik. Bir’lik yolunda seninle olamam yanarım. Şimdi, gözümün nuru, gönlümün aydınlığı!.. Ben maskaralığa nam salmışım, bari sen bu yola girme. İçinden çıkma namus perdesinin. Mecnun olan benim; bana yaraşır delilik, kınanmışlık. Şimdi git, aşk töresini, âşıklık geleneğini, maşuk gidişatını bozma. Git şimdi ey vefalı!.. Ben ki varım; sen içimdesin, bunu bil.

Leyla arayadursun Mecnun’u.. Mecnun aşk basamaklarını koşadursun..

Aşığı olgunluktan alıkoyar diye Mecnun, dış güzellikten, görünen alemden kaçırdı başını böylece. Hayaliyle teselli bulduğuna, kavuşmak istemedi gönlü nedense. Belli ki kavuşma daha önce gerçekleşmişti, gerçek Dost’a, gerçekten Dost’a….

-Anladım ki sen aşkında sadıksın. Anladım ki ikiyüzlülüğün yoktur. Yine anladım ki artık güzelliğimi de görmek istemezsin. Şen olasın!.. Ne hoş merteben var, kendi makamında. Bakmak istemiyorsan sen güzelliğime; haram olsun başkalarına da. Kanaat sende var da, yok mu sanırsın bende. Artık ruhumun incisi ten kutusundan; canım beden sandığından çıksın isterim. Senin yoluna sarf olmayacak mücevher, nedir ki yükten başka?..

Felek bir vedayı da çok görmüştü. Vedalaşamadılar.. evet ama neden vedalaşsınlardı ki!.. Veda ne demekti!.. Leylâ Mecnun’u kalbinde götürmemiş miydi? Mecnun’un Leylâ’sız olduğu mu vardı ki?..

Leylâ bahçede Allah’a yalvarıp can terkini istedi. Tükendi yaşama sevinci. Anladı ölümün pek yakın olduğunu. Annesinin dizlerine koydu buğulu başını ve şöyle tembihledi:

-Başımın tacı annem! Ben ötelere gitmek için yola çıktığımda, ardımdan feryatlar edip ağlarsan eğer ve bu acı ile bir gün yolun çöllere düşerse; sevdası ile varımı yok ettiğim, adı Kays iken Mecnun’a varan o gönlü yaralı aşığa rastlarsan belirsiz bir günün gayrimuayyen bir vaktinde, ayağına kapanıp rızasını iste ve benim bağışlanmam için duasını dile.

Sonu muhakkak okunasılardan bir hikaye yazmış İskender Pala. Leyla ile Mecnun’un bilinmişliklerinden de fazlasına değinmiş. Okurken kitabı; kâh Leyla olup hakikaten kederleniyorsunuz, kâh mecnun olup çölde buluyorsunuz kendinizi.Yazar kısacık tuttuğu kitabında öyle betimlemeler yapıyor ki o aleme kanatlanıp uçuyorsunuz ve yıllarca orada kalıyormuşsunuz gibi..

Leyla ile Mecnun

İskender Pala

Kapı Yayınları

36.-37. Basım: Şubat 2015

100syf

Misafir Köşesi - 02.12.2016

,

1068

Misafir Köşesi Hakkında

Misafir Köşesi

2010-2017 yılları arasında destek vermiş arkadaşlarımızın yazıları... İlaveten alıntı olmadan misafir ettiğimiz kalemlerin yazılarını bu profilde paylaşmaktayız.

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin