Aslında Aşikardır Sır

Aslında Aşikardır Sır

Aslında Aşikardır Sır

05.03.2013 - Misafir Köşesi
Aslında Aşikardır Sır

Veysel Karani Özdemir, Kitaphaber için kaleme aldı.

Mustafa Kutlu'nun "Sır" adlı öykü kitabı şu an elimin altında duruyor ben birkaç cümleyi nasıl bir araya getiririm derken kitap hakkında, aziz bir dost geldi ansızın masamın köşe başına. Elimde duran bu kitabı istemişti benden uzun bir zaman önce. Bulunduğu yerdeki pek çok kitapevinde aramasına rağmen bulamamış, en son sohbetimizde ne kadar çok okumak istediğini söylemişti.

Şimdi ilk okumamın üzerinden geçen zamana rağmen bir daha kütüphanemdeki yerinden alarak yeniden okumuş oluyor ve birkaç not daha düşürüyordum karalamalarımın arasına. Biliyorum çoğumuz Mustafa Kutlu'nun öykü ve denemelerini okuyarak büyüdük ve hala bu dergâhtan aldığımız tatlar üzerine yeni tatlar eklenerek çoğalmakta çok şükür. Ama ben hala onca kitap varken neden bu kitap dediğim bir sorgulama içerisindeyken; aziz dostun hatırına diyerek,kısa bir paketleme işlemine başlıyorken bu öykü demetini, içinde yeniden bulduklarımı mütalaa ediyordum kendime...

İlk baskısını Ekim 1990 yılında yapan Sır, onuncu baskısını yapmanın haklı gururunu taşıyor, yenilenen kapak tasarımı ve sayfa düzeniyle. Ancak ben önceki kapağı daha çok beğendiğimi söylemeden edemeyeceğim, ama asıl gururunu inceliğinde sakladığı muhtevasıydı Sır'rın.

Birbirinden ayrı gibi görünen ancak birbirine gizli bir zincirleme ile bağlanan sekiz öyküden oluşan Sır; yine kendi sırrıyla başlayıp, bir gülü ak sayfasının kenarına nakışlayarak, esrarını hiçlikten mutlak varlığa bağlıyordu. Peki, bu kadarıyla sınırlı mıydı? Hayır, sınırlı değildi; Efendinin sırrıyla modernizmin içinde kaybettiğimiz taşrayı bizlere boy aynasından gösterirken, tarihin tozlu sayfalarından toparlatıyordu; kaybettiğimiz cümlelerimizin etrafında donup dolaşan ve bir alışveriş edasın dönüşen ilişkilerimizin kesik feyzinde sıkışan dönüşümlerimizi...

Yazar, her gün biraz daha ön plana çıkan burjuvanın politik-vizyonunu ortaya koyuyordu, siyasetin kurtlar sofrasında yeniden yer edinmeyi bekleyen eski bir kurda. Aslında bizlere de bu eski kurdun dilinden üzerinde durduğumuz ama çoğu zaman unuttuğumuz bir meseleyi inceden hatırlatmaktan geri kalmıyordu; "Dil Meselesi"
Hakikaten ne kadar da çok unutuyor ama ne kadar da çok fazla hatırlıyorduk değil mi bu meseleyi?

Sır'rın içinde uzun bir müddet yoklarken âlemi, bir çalışma masasının kenarına ilişiveriyorduk ve güzel bir kütüphaneye konuk olarak Çin işi porselenlerden yudumlarken çayımızı mercanı okşayarak, boğazın serin sularında çığlık atan martılarına karışıyordu ağır düşüncelerimizin tükettiği son sigaramız. Acaba kitaplar mı? Yoksa Efendinin anlattığı o menkıbe mi? Evet belki kitaplar diyorduk, bizleri bir yerlerden alıp bir yerlere getirmişti ama ya içimizde ki boşluk tam kapamışmıydı? Diyerek sorgularken kitaplarla yüklü terekemizi, bir şeyler atıvermiştik kendimizden şaşkın şaşkın bakan martılara doğru ve terk-i namüşanemize yazmıştık bir bekleyişin sırrına sır olan ayyas denizini...

Biliyorduk artık biz Efendiyi ararken yeniden fısıltılar yükselerek bizi bize hatırlatıyordu yazar alıntıladığı şu cümleyle; "Aramakla bulunmaz... Ama bulanlar ancak arayanlardır..."

Sonra bir mürit edasıyla düşerken amcamızın elindeki bir testi su ile birlikte yollara, yazar yeniden devreye giriyor unuttuklarımızı hatırlatarak, bir yön gösterici edasıyla bizleri Nurettin Topçu ve O'nun köycülüğüne yöneltiyordu, acaba haklı mıydı? Bunu yaparak diye sual ederken kendi kendime, yüzüme değiyordu haklılık payının yüksek orandaki payı. Evet, unutmuştuk. Gerçekten unutmuştuk, modernizmin şaşalı yüzüyle kendi köklerimizi unutmuştuk, caddelere akıyor koca yalnızlıklarımızla beraber huzursuzluklarımızı bulaştırıyorduk dokunduğumuz her şeye. Aslında sorularda birbirini kovalarken, zor muydu? Diyorum kendime, isli köşelerden kaçmak. Galiba zor değildi, satılık huzurlar ararken yeniden nergis ve lavanta kokularına karışmak. Bizlere sadece o yaşlı amcamızın Efendiye yaptığı dua gerekliydi ve billur billur testisinde terleyen su.

Yolculuk varlıktan hiçliğe, hiçlikteki varlığaydı artık. Aşikâr bir sırdı, bizim dilimiz dönmüyordu ve işte tamda burada bağlıyordu yazarımız... Her şeyi bir kenara bırakan ve ömrünün son cüzünde iliştirdiği gülün rahiyasında Efendiyi buldurarak. Elifi dala çeviren, mağrur kalbini yumuşatan Efendiyle bağdaş kuruyor ve çocuklara karışıyorduk çamurdan evlerin gölgesine yaslanarak. İşte o zaman dilimizden Ahmet Hulusi Efendinin şu mısraları dökülerek noktalıyorduk aşikârda sakladığımız sırrımızı;
"Aşikârdır Zât-ı Hak, görmeyi bir dilesen!..
"Ben"liğidir var olan, adını bilebilsen!..
Düşünürsün ki varsın, oysa bu varsayımın...
Zât-ı Hak'tır varlığın, "Nefs"ini görebilsen!..."

Misafir Köşesi - 05.03.2013

,

2307

Misafir Köşesi Hakkında

Misafir Köşesi

2010-2017 yılları arasında destek vermiş arkadaşlarımızın yazıları... İlaveten alıntı olmadan ya da talepleri üzerine daha önce yayınlanan yazıları misafir ettiğimiz kalemlerin yazılarını bu profilde paylaşmaktayız.

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin