Ateş Islağıyla Arınmak

Ateş Islağıyla Arınmak

Ateş Islağıyla Arınmak

15.07.2015 - Ayşegül Uyar
Ateş Islağıyla Arınmak

Sözün en arı duru halidir şiir, azın azı ile çok’u söylemek, tek kat bohça gösterip kırk kat peçe açmak... Şiir, diğer yazın türlerinde olduğu kadar geniş imkânlar sunmaz yazanına, tabiri caizse takar boynuna bir ip çeker de çeker.  Kurgu kabul etmez öykü gibi, roman gibi sözü yormaz, kısacık bir baş gösterip çekilir çoğu zaman. İzi sıra sürükler şairi, bıraksan kaçıverecek doru bir atın nal sesidir. Kendi kalbine eğilen şairin duyduğu her zaman duru, berrak olmaz tabi, hangi vahalarda gezinirse ruh, oralardan derler söz öbeklerini.

Dile gelen her söz bir iddiadır. Söyleyecek sözü olanın, yüreği dolup da taşanın iddiasıdır kelamı. Kendi iç âleminde yaşadığı eşsiz tecrübeleri dışarıdaki okura/ dünyaya anlatma çabası bir iddia değil de nedir ki zaten? Biricik ve emsalsiz olan o tecrübelerin, doygunluğun, hissiyatın süzülüp taştığı yer önce dudak sonra kalemdir. Dilden dökülüp söze bürünen her nefes çağıldar yazardan okura doğru. Hz. Mevlana’nın “Sadece susayanlar suyu aramaz/ Su da susuzları arar durur.” dediği gibi hakiki okura doğru akar kelimeler. Bir vesile ile ellerinizin arasına aldığınız o kitap çağlıyorsa size doğru, en mutena köşelerinize dokunuyor, size en çok size hitap ediyorsa bir tesadüften ötesini yaşıyorsunuz demektir.

Belki adını dâhi ilk defa duyduğunuz yazar uzak bir coğrafyadan tanıdık bir selamla odanızın duvarlarına gölgesini düşürür. Yabancılık çekmez, tedirgin olmazsınız. Bile isteye bırakırsınız kendinizi sözün kollarına, iradesiz değil bizzat iradî bir eylemdir yaptığınız.

Nazım Payam’ın Ateş Islağı* isimli şiir kitabı ile böyle bir zeminde tanıştım. Minyatürden, Defterden ve Albümden isimlerini taşıyan üç bölümlü kitabın sayfalarını çevirirken giderek netleşen fotoğraf karelerine dönüştü şiirler. Minyatür’ün ince ve özenli sahnelerini Defterden bölümünün büyük ve iddialı kareleri takip etti. Albümden sayfaları geçmişe uzandı, aşka dair sözleri “ah!” ettirdi. Yazmak anı bir kareye damıtmak değil miydi zaten? İşte böyle, geçmişte dondurulmuş anların geleceğe ustaca aktarımıdır Payam’ın şiirleri.

Modern şiirin imkânları ile kadim şiire su veren bir şair olarak yerleşti zihnime şairin ismi. Yunusvari bir söyleyişle çağ insanını gürültü ve dağdağadan uzak bir orman kuytusuna, bir dere şırıltısına götürmeye talip şiirlerdi yazdıkları. İmgenin çoğu zaman mananın önüne geçtiği, süslü sözlerin kıymetli olduğu şu zamanda manaya davet vardı bu kitapta. Yaşadığımız andan daha güzel anların olduğuna ve olacağına dair sağlam bir inancın dizelere dönüşmesiydi okuduklarım.

“Ekmeği ıslatıyorsak iyi değil bu

Her şey tazeliğini yitiriyor demektir.”(Hüzünlük, s.9) diyerek başlayan kitap kendi içine işleyen bir şairin sofrasına diz kırdığımın işaretiydi daha en başında. “Ölüm aldatmıyor ki hayal kuralım”(Ölüm Aldatmıyor ki Hayal Kuralım, s.12) diyecek kadar ayakları yerdeydi şairin, okuru bir hayal âleminde oyalamak değil belki bizzat uyandırmaktı niyeti ve “Hakikat!” diyordu şiiri ile. Zarifoğlu’nun “Benim hikâyelerimde ayetler, hadisler suda erimiş madenler gibidir.” demesi gibi sofrasına kurulan her yüreğe anlatacaktı hakikati, ölüm diyecek, mizan diyecek, rızık diyecek, İbrahim diyecekti. Doymak bilmez nefislerimizden şikâyet edecekti İbrahim’e “Nicedir susmuşuz İbrahim, konuşan midemiz” (Açlık, s.19) derken hepimizin yerine gözlerini yere indirecekti.

“Buğday mı himmet mi?” sorusuna “Buğday!” diye cevap vermeye hazır nefislerimize “Himmet efendim!” demeyi öğretecek şiirler var Payam’ın Ateş Islağı’nda. Şairin yaptığı dervişane bir tavırla şiirin koynuna sokulmak mıdır yoksa onun mısraları şairini hep böyle mi yakalamaktadır bilinmez lakin benim anladığım ateşin yakmadığı yerlerde gezinmektedir şairin ruhu. Nefesten balçığa balçıktan kemiğe dönüşen âdemoğlunun seyrini izlemektedir gezindiği yerlerde. Önce kendine sonra okura seslenirken çilingirlerin açamadığı koca kilitli kapıların anahtarlarına işaret etmektedir.

“Sustur şu kalbini dedi
Sustur ve kapat konuşan gözlerini
Koyun kırkar gibi kırk sözlerini”
(Gecenin Teninden Bir Ten Aldım Kendime, s.23)

Bişnev/ dinle!” diye bir çağrı ile başlar ya Mesnevi’sinde Mevlana, Ateş Islağı da sizi bir dergâha davet eder usulca. Yaşadığımız coğrafyanın yüzlerce yıllık tarihine çevirir gözleri. Pirlerin, erenlerin kuvvetli nefesi ile dolmak için susmak ve azalıp sadeleşmek yoluyla artmak çıkar karşınıza. Böylece şairin “Toprak değil metal değil/ elbet gül yetiştiren olacaktı” (Hayat s.10) dediği mahir ellere ulaşır ruhunuz ve düşersiniz kayıp dervişin peşine. “Sırtımda bir dervişin eli kendince gönlümü ağırlıyor” ( 6.Ay, s.34) derken şair, kitabın yapraklarında Hüsn-ü Aşk yazar. Neyden ve kamışlıktan Şeyh Galib’e uzanır, kabına sığmaz yaraların doğurduğu yollarda yürür. Yine de dolmaz kuyular, kapanmaz boşluklar yeridir dünya ve ecza burada değildir. “Çileye sığınsam kapalı çarşı, şiire başlasam noksansız hurda” ( 9.Ay, s.37) deyişi bundan şairin. Ne olsa eksiktir ne olsa kusurlu. Suyun, silginin silemediği şeyler vardır yol boyu sırtımızda biriken. Derviş bir görünüp bir kaybolurken yorgun yolcuyu aşka, tesbih tanelerine secdelere davet eder. Söze kıymet, çileye nimet gözüyle bakar. Şeyh Galib’e ithaf edilen bu şiirlerde şair ile Galib’in halleşmesidir sanki okunanlar. Bir mumun ışığında büyüyüp küçülürken yüzleri, kuytuda sessizce dinlemek hissi sarar okuru.

İddialıdır şair, şâşaadan uzak mısralarında hakikate dair iddialar parıldar. Yaşamadıklarını anlatanlar, teslim olamayanlar, imanlarına kuşku bulaştıranlar şiirden alır nasibini. Yine de zembereği boşalmış sözler duymazsınız şairden, putlara uzansa da gönüller kırmaya dayanmaz haldedir. Bilir ki tüm zorluğuna rağmen şu dünyada en kıymetli şey bir çift gözün varlığıdır.

“Fakat yaşayanlar der ki, en korkunç darlık
Kara gözlerin yokluğundan gelir
Siler gider bütün direncini insanın
İnsan kesilmeye görsün kara gözlerden.”
(Darlık, s.79)

Ve şiir biter. Kendi ile en çok kendi ile uğraşan adam susar. Sahi susar mı? Belki bu kitap için evet ama biliriz durmadan kanayan bir yürek kesilmiştir bu şair çoktan…

“Mesela kendime dair
Alt dudağımı gizliyorum
Tutunca zehirli sancı
Bir şiir, bir şiir, bir şiir daha
İçimi kanatıyorum
Kandan sorular çıkartıyorum,
Sorumu ihbar ediyorum.”
(15.Ay, s.46)

Ateş Islağı
Nazım Payam
Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları
İstanbul, 2014

Ayşegül Uyar - 15.07.2015

,

3176

Ayşegül Uyar Hakkında

Ayşegül Uyar

Elma ağaçlarının dallarında dayısının anlattığı masallarla büyüyen bir kız çocuğuydu. Zannederdi ki herkesin bir masalı vardı günü gelince cebinden çıkartıp ortaya koyacağı. Sonra büyüdü ve kendine kendinden başka bir anlatıcı olmadığını gördü.

"Hayat senin kitaplarda bildiğin gibi değil" diyenlere inat kitaplara ve masallara sarıldı. Hukuk tahsili beklerken ilahiyata düşünce kırılır gibi oldu kaleme. Ne ki kitapla ahdi bitmeyince kalemi koyamadı bir kenara. Bir gün tekrar sarıldı kaleme, kelamı yaratan rabbe hamd ile... Artık biliyordu konuşmak, okumak ve yazmak aklı zayi etmemek için birer nimetti.

Şimdilerde yazıyor, en çok kendi için bir de ömrümün duası dediği oğlu için...

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin