AVANGARD’DAN TROÇKİ’YE: İSTANBUL’DA KIZIL DEVRİM UNSURLARI

AVANGARD’DAN TROÇKİ’YE: İSTANBUL’DA KIZIL DEVRİM UNSURLARI

AVANGARD’DAN TROÇKİ’YE: İSTANBUL’DA KIZIL DEVRİM UNSURLARI

22.12.2020 - Misafir Köşesi
AVANGARD’DAN TROÇKİ’YE:  İSTANBUL’DA KIZIL DEVRİM UNSURLARI

Enes Güllü yazdı.

Ekim Devrimi üzerine haddi zatında bir kütüphane kuracak kadar eser üretilmiştir. Yüz yılını deviremeden kapanmış bu defterin -ki alttaki kurucu felsefeye inananlarca tecrübe diye isimlendirilir- yüzüncü sene-i devriyesini az bir zaman aştığımız şu günlerde meydandaki eserlerin yalnızca kapaklarına baktığımızda dahi hakkını teslim etmemiz gereken bir manzara görünür. Devrim siyasi ve ekonomik tarih kadar edebiyat, sinema, resim gibi güzel sanatlara da büyük ölçüde etki etmiştir. Bu durum devrimin ülkemizde ortalama yirmi yılda bir -çoğunlukla başarıyla sonuçlanan- askeri başkaldırılardan büyük farklarla ayrıldığını tarihi perspektife dair uzun okumalara girmeksizin anlamamızı sağlar.

Güzel sanatlar ve devrim ilişkisini net şekilde gözlemleme fırsatını ilk kez 2019 Şubat ayında ziyaret edebildiğim Sakıp Sabancı Müzesi’ndeki Rus Avangardı isimli sergide yakalamıştım.

Avangard Sanatı, 1900’lerin başında Rus sanatçı ve entelektüellerinin bilimde ve buna bağlı olarak teknolojideki gelişmelerden duyduğu olumlu hislerden hareketle geleceğe yönelik bir nevi temennilerini yansıttıkları çalışmalar bütünü olarak adlandırılabilir. 1917 Ekim Devrimi’yle devlet desteğini her bakımdan arkasına almış bu akım Rus Sanatı içindeki baskınlığını Stalin’in rakipsiz bir biçimde iktidarı ele geçirdiği 1930’ların ortasına değin sürdürmüştür.

Müzede görme imkânı bulduğumuz eserlerin çoğu Avangard’ın en zengin koleksiyonu olan Selanik Çağdaş Sanatlar Müzesi’ne ait George Costakis Koleksiyonu’ndan birazı da Rusya Dekoratif Sanatlar Müzesi ve çeşitli ülkelerden getirilmişti. Tablolar, eskizler, porselen ve seramik ürünlerin yanı sıra döneme ait kısa film gösterimleri ve Rus devlet sanatçılarının rol aldığı tiyatro oyunlarının kayıtları da sergiyi tamamlıyordu.

Rus Avangardı’nın ustaları kabul edilen Vladimir Tatlin, Kliment Redko’ların tasarımlarının yanında Avangard’ın içinde değerlendirilen Projeksiyonizm, Konstrüktivizm, Elektro-Organizm gibi akımların da küçük büyük ürünlerini kreatörlerin düzenlemesi sayesinde bir arada görme mutluluğuna eriştik.

Bu yazı içerisinde sergiye değinmem aynı zamanda emeği geçen herkese geç kalmış bir teşekkürü sunmak içindir. İki saatin ardından Atlı Köşk’ün bahçesine tekrar çıktığımda tellal tutup tüm İstanbul’a bu sergiyi duyurma isteğiyle doluydum.

Avangard’ın bitişine bir sebep sayılan Stalin’in iktidarı ele geçirmesi hikâyesine yani yazının asıl amacına gelirsek, İş Bankası Yayınları’nın büyük keyifle okunan sarı kapaklı hatırat serisi içerisindeki Ömer Sami Coşar’ın Troçki İstanbul’da kitabına ulaşabiliriz.

Mitolojikleştirilen İsimler

1924 yılında devrimin uzlaşma sağlanan mitolojik ismi Lenin’in ölümü sonrası, yerine kim geçecek tartışmaları başladı. İki aday vardı: Parti genel sekreteri Stalin ve savaş komiseri, Kızılordu kurucu kumandanı Troçki.

İki isim arasında kişisel egolar ve hırslar bir yana bırakılırsa enternasyonal devrimin zamanlaması konusundaki yaklaşım temel ayrımı ortaya koyuyordu. Stalin devrimin Rusya’da yerleştirilmesi, ekonomik ve askeri güçlenme, Rus halkının tamamını devrime inandırdıktan sonra tam Marksist sisteme dönüşü savunuyordu. Troçki ise devrimin diğer ülkelerde acilen desteklenmesini, şartların bundan daha el verişli olamayacağını, bu yönde atılmayacak adımların bir taviz anlamına geldiğini ve geç kalındığını dillendiriyordu.

En nihayetinde Troçki kaybetti. Kaybeder kaybetmez komiserlik görevinden uzaklaştırıldı. Yerine aslında Troçki’yle aynı fikirde olsa da şahsi kaygılarından dolayı ona karşı çıkan Kamanev atandı. Ne acı ki Kamanev ile paralel bir politikayla hareket eden partinin diğer güçlü ismi Zinovyev de Stalin tarafına geçmişti. İkisi de destekledikleri isim tarafından 1936’da kurşuna dizildi.

Troçki 1925’te resmi görevinden el çektirildikten iki yıl sonra Orta Asya’ya Alma Ata’ya sürgüne yollandı. Normal şartlar altında sürgün Stalin’in, tarihin büyük bedellerle öğrendiği yok etme stratejisine göre hafif bir ceza görülebilir. Ancak karar insafından değildi. Devrimin büyük kahramanı Troçki’nin halkın ve aydınların gözündeki değerinden korkmuştu. Nitekim ilk sürgün emri geldiğinde evinden gara götürülen Troçki’nin trenini durdurmak için binlerce insan raylara kendini atmış ve trenin hareketini engellemiştir. Sürgün kararı birkaç gün sonrasında gizlice tatbik edilebilmişti.

Siyasi Hamleler

Troçki politika merkezine binlerce kilometre uzakta olsa dahi varlığıyla muhalefeti besliyordu. Mektupları, yazıları savunduğu fikirlerin diri kalmasına aracıydı. Stalin durumun bilincindeydi. Muhalefet istediği adımları atmasına büyük mâni teşkil ediyordu ama kendince sorunun kaynağını da Rusya sınırları içerisinde öldürmeye cesaret edemiyordu. Troçki’nin kazayla ecelinin gelmesi bile kendisini bir numaralı fail haline getirebilirdi. Alma Ata’da geçen iki yılın ardından Troçki’yi yurtdışına sürmeye ve orada öldürmeye karar verdi. Ancak dünyanın en uslanmaz ve rahat durmaz devrimcisini kabul edecek bir Avrupa ve Amerika ülkesi bulamadı. Sonunda Milli Mücadele dönemindeki desteklerin tazeliğini koruduğu ve saldırmazlık anlaşması imzalanmış Sovyet dostu Türkiye’ye Troçki’nin siyasi mülteci statüsünde kabul edilmesi için başvuruldu.

Mektuplarda geçtiği şekliyle “Sovyet İttihadı Büyükelçisi Suriç Hazretleri” ile dönemin Dış İşleri Bakanı Tevfik Rüştü (Aras) arasında Troçki mevzusu üzerine pazarlıklar 1929 yılının ilk günlerinde başladı. Cumhurbaşkanı M. Kemal ve Başbakan İsmet İnönü durumdan haberdar edildiler. Musul, Hatay gibi İngiltere’yle problemlerin, İtalya’da Mussolini’nin tehditkâr söylemlerinin etkisiyle Sovyet Rusya’nın desteğine ihtiyaç hisseden Türkiye bu talebe olumlu cevap verdi. Ancak görüşmelerin başında bizzat cumhurbaşkanının dış işleri bakanına koyduğu ilke önemlidir: “… Türkiye Cumhuriyeti toprakları Sovyet Rusya’nın hapishanesi değildir. Troçki topraklarımızda yalnız Türk kanunları çerçevesi içinde ve serbest yaşar. Bunu bilsinler.”

Tevfik Rüştü Aras, Rus elçiye verilecek vize için bu ilke çerçevesinde bazı resmi şartlar da koşmuştur. Stalin’in bu şartları istemeyerek kabul ettiği belirtiliyor. Sovyet hükümetinin yasalarla belirlenmiş siyasi mülteci hakları haricinde Troçki için özel isteklerde bulunmaması, istediği zaman Türkiye’yi terk edebileceği, Troçki’nin Türkiye’de neşriyat yapmaması ancak istediği yazıları dilediği ülkede yayınlayabilmesi ve o ülkelerdeki kişilerle iletişim kurmasının engellenmemesi ilk sayılacaklardan. En önemlisi de Sovyet hükümetinin Troçki’yi Türkiye’de öldürmek için hiçbir teşebbüste bulunmayacağına dair kesin teminat vermesi yazarın özetle bildirdiği şartlar arasındadır.

Verilen vize sonrasında Troçki, apar topar Kırım’a getirilmiş Türkiye’ye gönderileceğini öğrenince yaptığı itirazlarına rağmen İlyiç adlı bir gemiyle karısı ve oğluyla Karadeniz’de yola çıkarılmıştı. Bu gemi 12 Şubat 1929’da İstanbul Boğazı’na girdi ve Büyükdere’de demirledi.

Elbette Türkiye’de dış işleri ve iç işleri bakanlıkları arasında gerekli yazışmalar yapılmıştı. İç İşleri Bakanlığı da kendi iç bürokrasisini işleterek valilik ve polis şefliğinden gerekli tedbirlerin alınmasını istemişti. Gazetelere de bu konuda kesin bir sansür talimatı gönderilmişti.

Tehditler yalnızca Sovyet Hükümeti’nden gelebileceklerle sınırlı değildi. İstanbul’da o sırada devrim sırasında göçe zorlanmış çok sayıda Beyaz Rus bulunuyordu. Rus iç savaşı sırasında 1918’den 1920’ye kitapta verilen bilgiye göre 167 bin göçmen, 1920’nin Kasım ayında da Beyaz Rusların en önemli iki kolundan biri Vrangel ordusunun Troçki tarafından mağlup edilmesi sonucu 135 bin kişi daha 125 gemiyle İstanbul’a akmıştı. Bu göçmenler zaman içinde başta Balkan ve Afrika ülkeleri olmak üzere dünyanın farklı bölgelerine dağılsalar da Troçki’nin geldiği tarihte halen beş bin civarında Rus göçmen İstanbul’da bulunuyordu. İstanbul Polis Müdürü Binbaşı Şerif Bey olağan intikam hislerine kapılacak ve bir suikaste kalkışacak Beyaz Ruslar içinden belirli isimleri sınırdışı ettirdi. Troçki’yle iletişimi de Şerif Bey üstlenmişti.

Troçki Türkiye ile anlaşıldığını anlasa da hangi şartlarda uzlaşıldığını ve Türk hükümetinin tutumunu bilmediğinden öldürülmekten korkuyordu. Geldiği ilk zamanlarda İstiklal Caddesi’ndeki Sovyet Elçiliği’nden dışarı adımını atmadı. Fransa ve diğer ülkelerdeki destekçileri ile oğlunu postaneye göndererek haberleşti. Amerika ve Avrupa gazeteleriyle anlaşarak Stalin eleştirilerini içeren makalelerini yayınlattı ve para elde etti.

Troçki’nin İstanbul’a gelmesinden, Türk hükümeti vize vermeyen diğer ülkelerin hükümetlerinin taşıdığı çekinceleri taşımıyor muydu? Ülkede 1925 yılında büyük bir soruşturma ile Dr. Şefik Hüsnü Bey’in Komünist Parti yapılanması biçilmişti. Aydınlık, Orak Çekiç ve bilumum komünist yayın faaliyetleri engellendiğinden yetkililer pek de bir kaygı gütmemişti. İki isim üzerinde virgül bırakmak gerekiyordu: Nazım Hikmet ve Vâlâ Nureddin. 1921 yılında Rusya’ya gittiklerinde çok sıkı bir Troçki hayranıydılar. Türkiye’ye dönüş yolunda Nazım yazdığı Rusya’ya Veda şiirinde:

Senin bir mayıslarını gördük

Uğultularla duyduk

Kocaman bir çan gibi haykıran Troçki’yi

dizeleriyle onun ismini selamlamıştı. Ancak ara yıllardaki tahkikatlardan kaçarak Rusya’ya geliş gidişlerinde Nazım, Stalin’i benimser olmuştu. Bu sebeple yalnızca Vâlâ Nureddin ismi dikkat edilmesi gerekenler listesinde kalıyordu. O da 1925 yılından beri süren baskılar neticesinde çoktan partiyle ilişkisini kesmiş, Akşam gazetesinde Akşamdan Akşama başlıklı köşesinde suya sabuna dokunmaz fıkralar kaleme alıyordu. Bu sebeple İsmet İnönü’nün aklına diğer hükümet liderlerinin düşünmesi gereken zorlukların hiçbiri düşmemişti.

Bahsi geçmiş makaleleri basıldıktan sonra Troçki’nin Rus Elçiliği’nden çıkmama kararını uygulaması imkânsız hale gelecekti. Keskin dili dünyanın en önemli gazetelerinde yayınlattığı makalelerde kendini göstermişti. Stalin’i bir makalesinde şöyle tanımlıyordu:

“…Stalin partimizin en fazla dikkati çeken en değersiz adamıdır! Siyasi ufku son derece dardır. Teorik seviyesi iptidaidir. Leninizmin Temelleri adlı kitabı, ancak öğrencilerin yapabileceği hatalarla doludur… Lenin vasiyetnamesinde onun iki özelliğini belirtmiştir: Kabalığı ve vefasızlığı!”

Devlet başkanına böyle bir hakaretten sonra elçilikte kalmasının imkânsız hale geldiğini Troçki’nin de farkına varmadığını söylemek abes olacaktır. Baskılar sonucu elçilikten ayrılınca yerleştiği ilk yer Tokatlıyan Otel’di. Otelde yerli basından muhabirlere röportajlar vermiş bir de basın toplantısı düzenlemişti. Stalin aleyhine yazılarını yayınlamaya da uluslararası basında devam ediyordu.

Basın toplantısındaki bir çıkışının ise anılması gerekir. Troçki basın toplantısında Fransızca’yı tercih etmiş. Gazeteciler de sorularını Fransızca soruyormuş. Akşam Gazetesi’ni temsilen toplantıya Vâlâ Nureddin katılmış. Heyecanlanıp sorularını Rusça sormaya başlayınca Troçki birkaç kez düzeltmiş. Vâ-Nû birkez daha Rusça başlayınca tersleyerek “ Hayır. Herkesin anladığı dille konuşunuz.” demiş.

Yaklaşık bir buçuk ay süren Tokatlıyan ikametinden sonra polis şefinin de ısrarıyla Şişli Bomonti’deki bugün ancak sokakta ismi kalmış İzzet Paşa Konağı’na taşınmış. Ancak komşu yapıların eve çok yakın olması mahallelinin de polislerden tedirgin olup şikayet etmesinden dolayı bir ay kadar sonra Büyükada’da Nizam Caddesi’ndeki yine İzzet Paşa’ya ait yalıya geçmiştir.

Büyükada’da dört tarafı açık bu köşk biraz harap haldeymiş. Yaşlı bir Rum marangoz tutup bazı pencereleri tuğlayla kapattırmak, gerekli yerleri boyamak ve üst kata dünyanın çeşitli ülkelerden gelecek daktilocular ve arkadaşları için masalarıyla, kitaplığıyla bir çalışma ofisi kurma işleriyle bir süre vakit geçirmiş. Polis şefliği aracılığıyla hükümetten dilediği arkadaşlarının gelebilmesi için listeler ile yardım istemiş. Emirlerle konsolosluklarda vize kolaylıkları sağlanan isimler kısa zamanda Büyükada’da toplanmışlar. Ne kadar üretken bir dönem geçirdikleri kitabın arkasında verilen Troçki’nin İstanbul’daki yayınlarının dökümünden bellidir.

Bu süreçte yaşananlara dair güzel anekdotlar da bulunuyor. Örneğin balıkçılık macerası Rusya’da bile konuşulan bir dedikodu malzemesine dönüşmüş. Sıkı çalışma temposuna ve öldürülme korkusuna ara vermek isteyen mülteci Troçki, balıkçılık yapmak istemiş. Adada bir Rum balıkçı bulmuşlar, apar topar köşke getirmişler. Başlamış şartlarını sıralamaya, çağırdığımda geleceksin. Geldiğin günlerde iki lira yevmiye alacaksın… Türk polisi de bulunduğundan şartları hiç beğenmese de balıkçı tamam demiş ve ilk balığa açılmışlar.

Troçki taş nasıl atılır, ağ nasıl toplanır, olta nasıl kullanılır bilmiyor. Bir polisin ve Türkçe bilen bir daktilocunun da bulunduğu teknede Troçki yapamadıkça balıkçı azarı basıyormuş. Neyse bir iki çıkıldıktan sonra Troçki bir yarın için daha balıkçıya haber göndermiş gelsin çıkacağız diye. Ancak söylenen saatte gidip uzun süre iskelede beklemesine rağmen ortalarda kimse yok. Tutup getirin balıkçıyı demiş. Aramış bulmuşlar. Balıkçıyı köşke getirmişler.

Troçki Rusya’daki o meşhur Kızılordu Kumandanı olduğu mahkemelerindeki bir edayla sorgu suale başlamış. Niye gelmedin sorusuna balıkçı: “İki lira yevmiye veriyorsun hem de yalnızca geldiğimde, düzenli bir geliri yok. Evde herkes ekmek bekliyor. Seninle uğraşacağıma babama yardım ederim, daha çok kazanırım.” demiş. İşçi devriminin büyük failine bir emekçinin itirazı herkes gibi Troçki’yi de sessizliğe gömmüş. “Düzenli maaşa çevirsek gelir misin?” diye sormuş. Balıkçı da kabul etmiş ve daha sık olmak üzere balıkçılık faaliyetlerine devam etmişler.

Troçki’nin balıkçılık sevdasına düştüğü Rusya’da da konuşulur olmuş. Bir fıkra anlatırlarmış:

Troçki balık avlarken bir an da derin bir düşünceye dalmış.

Hayırdır Leon Davidoviç[1], demişler.

Lenin’i düşünüyorum. Sağ olsaydı benimle boğazda balık tutardı. Birlikte olurduk, demiş.

Stalin’in sürgünlerini iğnelemek için Lenin olsa onu da sürerdi kabilinden bir fıkra… Yazdığına göre Rusya’da fıkrayı anlatanlara üç yıl Sibirya Sürgünü cezası veriliyormuş.

Yalnızca Troçki ve Rusya’nın kılcal portlerini veren hikâyeler değil, bizim halkımızın haleti ruhiyesinin net bir görüntüsünü veren anılar da mevcut.

Büyükada’ya yerleşen Troçki’nin güveliğini hem farklı ülkelerden evine gelen mesai arkadaşı Troçkistler hem de Türkiye polisi büyük bir titizlikle sağlıyordu. Dış istihbarat kaynaklarının da Torçki aleyhine eyleme geçileceğine dair bilgiler verdiği gergin bir dönemde sabah vapurla adaya gelmiş birinin kahvelerde “Rus ricalinden mühim bir zat buralarda otururmuş, nerede bulabilirim acaba onu? Evini bilen var mı?” sorularını sorduğu haberi ulaşmış. Kırmızı alarma geçen polisler daha köşkün yoluna kıvrılmadan paket edip vapurla İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne adamı götürmüş. Muhtemelen temiz bir sopa çektikleri adam yemin billahlar ederek kötü bir niyetinin olmadığını anlatmaya çalışmış. Niye Rus ricalinden bu mühim zatı aradığı da araştırma neticesinde adamı doğrulamış.

Bu adam Batum’dan yeni göçmüş bir Türk imiş. Sınırdan geçerken parasının hepsini geçirmesine müsaade etmemişler. Tarla tokat, mal mülk de Batum’da kalmış. Durumdan İstanbul’da kahvede ah vah ederken gazeteleri karıştıran biri “Büyükada’da Rus ricalinden mühim bir zat var. Git, ona danış. Belki o sana yardım eder. Bir tavsiye alabilirsen paralarını da, malını da kurtarabilirsin.” demiş. Bizimki de atlamış vapura sabahın köründe adaya gelmiş. Bu zatı ararken enselenmiş.

Özellikle Anadolu coğrafyasında dillerden düşmeyen “Her yerde adamını bulmak lazım!” söz ve karakterinin cisimleşmiş hali bir durum. Adliyede, emniyette veya herhangi bir resmi kurumda bir iş mi var? Çaycısından temizlik görevlisine önce bir tanıdığa müracaat edilir.

Troçki, Temmuz 1933’te alabildiği Fransız vizesine kadar Türkiye’de kaldı. Bir ara İzzetpaşa Köşkü’nde çıkan yangın sebebiyle Büyükada’da bir otele ve Moda’da yeni bir köşke daha taşınsa da alıştığı adaya başka bir köşkü kiralayarak geri döndü. İkamet yıllarında Kopenhag’da sekiz günlük bir konferansa gidip geldi. Güvenlik ve konfor açısından hükümetin büyük bir ihtimam gösterdiği iyi çalışılmış bu kitapta fazlasıyla göze çarpıyor. Yerli ve yabancı basına verdiği mülakatlarda da Troçki’nin bu hükmü teyit eden cümleleri bulunuyor.

Netflix’te Rus devlet desteği ile 2017 yılında yapılmış bir Troçki dizisi var. Dizi bir itibar suikastı nitelemesiyle büyük eleştiriler almıştı. O dizide Troçki’nin son durağı Meksika günlerinden geri gidişlerle akış oluşturulmuş. İstanbul günlerine atıf yapılmamış. Kendine güvenen yapımcılarımız var ise İstanbul günleri bir dizi veya film haline getirilmeye müsaittir. Dünya çapında bir ilgi görecektir.

İkinci olarak da polis müdürü Şerif Bey’in başkahramanlığında suikastların engellendiği, haberleşme faaliyetlerinin denetlendiği, aile sorunları, valiye ve bakanlara karşı sorumlulukların Troçki’ye karşı kişisel husumet veya sevgiyle çatıştığı harika bir polisiye roman yazılabilir. Yeterli malzeme kesinlikle bulunuyor.

Romancılar, yönetmenler ve yapımcılar buyurunuz bu han-ı iştiha sizin… Yenmesi iğneleme değil, samimi bir istektir.

[1] Leon Davidoviç Bronstein, Troçki’nin asıl adı.

Misafir Köşesi - 22.12.2020

,

5147

Misafir Köşesi Hakkında

Misafir Köşesi

Kitaphaber ailesine misafir olmuş konuk yazarların yazılarını bu profilde bulabilirsiniz.

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin