Ay Işığı Su İçer Birazdan

Ay Işığı Su İçer Birazdan

Ay Işığı Su İçer Birazdan

Ay Işığı Su İçer Birazdan

Ben de senin devamın var.

Leyla Erbil

Kalbimizin boşluklarında sallanıyor harfler. Bir rüzgâr gelip içimize döküyor hepsini, sonrası bir kazı hikâyesi, bir buluş ve buluşma anı, sonrası, derin bir "ah!" meselesi… Birinin elleri gelip o harfleri kazıdığında bir şairin kalıntılarını buluyor içinizde, aklınızda, çekmecenizde… Yazı söz gibi uçup gitmiyor işte, tam şuraya, sol köşenize mıhlanıyor. Sevda dedikleri mesele de böyle. İçinizden hiç çıkıp gitmiyor, hele ki kavuşamamışsanız, hele ki o kıyıda hep tek kalmışsanız, yıllar sonra bile kalbinizi kemiren bir şeyler kalıyor içinizde.

Leylim Leylim, "hasretinden prangalar eskiten" içli bir şairin kalbinden kazıntılar saklıyor içinde. Sonra, "en iyisi susmak" diyen bir kadının nefesini ağırlıyor her satır başında. Bir kadının, bir adamın içine işleyiş öyküsünü, zarf zarf taşıyor okuyucunun önüne.

Ahmed Arif’ten Leyla Erbil’e Mektuplar, 1954-1959 arası ve 1977’de gönderilen son bir mektubu getiriyor sayfalarıyla okuyucuya.  Mektup edebiyatına kazandırılan en iyi eserlerden biri olma yolunda da düşmeden ilerleyecek cinste bir kitap.

Mektuplar, zamanın ayaktaki tanıkları. Mektuplar, insanın kalbini silip atmaya kıyamadığı müsvedde düşleri ve mektuplar, dünü bugünmüş gibi önünüze koyanlar… Mahremiyet hüznüyle saklanırlar, ikinci bir şahsa okutulmazlar çoğunlukla, insan, içinde kalıpta bir insanın gözlerine bakarak söyleyemediklerini gizler onlara. Sarar sarmalar, dolaylı tümleçlere, öznelere, yüklemlere, fiillerin suskun akıbetine saklar sevdasını insan. Evet, mahremdir, lakin bu yazışmalar iki kalem sahibi arasındaysa, okunmaya değer şeyler saklıyor demektir içlerinde.

Leyla Erbil, bu mahremiyet algısı ile aslında uzunca süre Ahmed Arif’in kendisine yazdığı aşk ve muhabbet dolu bu mektupları kimseyle paylaşmak istemiyor. Kitabın editörü Ruken Kızıler bile ilk etapta ikna edemiyor kendisini.  Erbil, her ne kadar Ahmed Arif’in aşkına karşılık vermese de bu aşka derinde büyük bir saygı duyuyor. Öldükten sonra diyor hep, öldükten sonra… Kaderin bir cilvesi olsa gerek Leyla Hanım her ne kadar yaşarken yayın iznini verse de bu mektuplara,  kitabın basıldığı tarih itibari ile Rahmeti Rahman’a ruhunu teslim etmiş bulunuyordu. Duası hak katında kabul olmuştu! Peki, Ahmed Arif yaşasaydı ne derdi acaba mektuplarının yayınlanmasına? Bu sorunun cevabı aslında şairin dilinden 1990 yılında Refik Durbaş’ın kendisi ile yaptığı bir röportajda verilmişti: " Belki halk için, okuyucu için gerekli değil ama edebiyat tarihçileri için, eleştirmenler için gerekli olabilir. Türkiye’de henüz bu gelenek yok. Ama bir gün o da olur. Mesela Victor Hugo’nun sevgilisine yazdığı, Baudelarie’nin hizmetçisine yazdığı mektuplar Fransa’da çok değerli belgeler olarak sunuluyor. Elbet bir milletin kültürü onlar da."

Kim bilir, Türkiye için bahsettiği o bir gün belki bugündür!

 Sürgüne Gidilen Gözler

İnsanın gözlerine firak damlası düşmüşse ve yaşlar sürgün edilmişse gözden, şair adamın g(s)öz yaşları harflerin üzerine düşer muhakkak. Harfler nem deryasında dizeleşir, uzar uzar ve bir kadının gözlerine mıhlanır! Ahmed Arif’in yanı başında mıhlanacak göz bulamamasıdır, uzaklardaki Leyla Erbil’e yazdığı mektupların nedeni. Uzakları yakın edebilmek cümlelerle mümkündü bir vakitler… Şimdi? Şimdikinin adına teknoloji diyoruz değil mi?

Fikirleri nedeniyle sürgün yediği yıllar, siyasi baskılar, yalnızlık, yoksulluk, işkence… Yani şiir için ne ararsan var sanki Ahmed Arif’te peki ya aşk? Belli ki hayatındaki bu büyük gediği Leyla Erbil’le doldurmuştur. Mesele karşılık bulmak değildir. Zaten karşılıklı aşk diye bir şey de yoktur hakikatte! İki taraftan biri hep daha çok sever, daha çok yanar, daha çok özler… Aşk terazisi hiçbir vakit eşitlenmez ömür tezgâhında. İnsan bu kitabı okurken Leyla Erbil’e içten bir saygı duyuyor. Günümüzde dahi süslü cümlelere kanıveren hanım yüzdesi oldukça fazla iken, süsten uzak, samimi ve içten yazılan bu mektuplardaki duygu yoğunluğuna Erbil’in hep dostluk makamından bakışı takdire şayandır. En azından karşılık olarak yazdığı mektuplardaki tavrını Arif’in mektuplarında görmek bunun bir ispatıdır. Hani taş olsa erir dediğimiz cümlelerde, Erbil karşı tarafı da incitmeden, erimeden ayakta kalmayı başarabilmiştir.

Leyla Erbil’in Ahmed Arif’in şiirinin ilerlemesinde ve hatta kimi şiirlerinin direk ilham kaynağı olmasında bu tek taraflı aşkın rolü büyüktür. Mektuplarından birinde şöyle diyordu Arif, "Benim her şiirimde varsın ve olacaksın. Ama dünyanın en dehşet şiiri bile ‘sen’ olamaz. Bunu yaşamak gerek. En asıl gerçek bu işte."Ancak Leyla Erbil’in yazı hayatı içinde Ahmed Arif’in katkıları ve ilhamları yabana atılamaz. Bu karşılıklı ilhama örnek verecek olursak iki kalem sahibinin karşılıklı dizelerini konuşturmak burada yerinde olacaktır:

"Gitmek
Gözlerinde gitmek sürgüne,
Yatmak,
Gözlerinde yatmak zindanı,
Gözlerin hani?"(**)

 

"gözleri oğlumun, gözleri, gözlerinde bulurdum
Can tılsımını, gözleri hani,"(***)

"Çabuk yaz. Hasta düşüyorum."

Ahmed Arif, çürümüş harflerden şiir yamayan, karşılık göremediği sevdasından firak acısına tuz basan ama fikirlerinin arkasında ne pahasına olursa olsun dimdik duran adam. Ortama göre değişmeyen, eğilmeyen, bükülmeyen… Hâlâ Türkiye’de en çok baskı yapan şiir kitabı unvanını "Hasretinden Prangalar Eskittim"in elinde tuttuğunu düşünürsek bu durumun muhakkak ki şairin eğilmeyen, bükülmeyen, başkalarının deyimiyle, bir türlü uslanmayan yanından kaynaklı olduğunu da iddia edebiliriz.

İnsanlar başkalarının fikirleriyle yaşamak hastalığından kurtulmalıdır. Bu kurtuluş muhakkak ki okumakla, okuduklarını usunda öğüterek ruhuna ve fikir dünyasına katık edişiyle gerçekleşecektir.  Erbil ve Arif’in kalemlerinde kendi ham maddesini bulmuş bir akıl ve kalpten söz edilebilir. Katılmak veya aynı düşünmek elzem değildir ama saygı her şartta gereklidir özellikle kendi benliklerine libasını kendi biçen insanlar için! Fikirler noktasına değinmişken Fethi Gemuhluoğlu’nun şu sözlerini anmamak elde değil: "Türkiye’deki yanlışlık, tenkit fikrinden başlıyor. Yanlışlık dost olmamak, fikre dost olmamak…" Dostluk bağıntısını kurabilirsek şayet, saygı kendi yerini bulup oturacaktır oraya zaten!

Böylesi vasıflara sahip, güçlü bir insan izlenimi veren şairin Erbil’e yazdığı bir mektubunun sonunda "Çabuk yaz. Hasta düşüyorum" demesi, ruhunun ne kadar naif olduğunun bir göstergesi olsa gerek. Mektuplara baktığımızda Ahmed Arif tarafı daha sabırsız ve daha çok yazarken Erbil tarafından daha az mektuplar yazıldığını görüyoruz. Tabii yapılan araştırmalar sonucunda Erbil’in yazdığı cevaplara maalesef ulaşılamamış. Keşke ulaşılmış ve karşılıklı olarak yayınlanmış olsaydı diyoruz, o zaman bu kitap iki kere sevilir ve sayısız kez ele alınıp okunabilirdi. Gerçi sadece Ahmed Arif’in mektupları bile öylesine dolu ve öylesi zevkli bir okuma süreci sunuyor ki okura, bu eksikliği çok da önemsemiyorsunuz. Mektupların aslına sadık kalınmış kitapta, hiçbir düzeltme yapılmadan yayına alınmış, mektuplarının asıllarının fotoğraflarını bulmak da mümkün ayrıca sayfalar arasında.

İki şair-yazar arasındaki bu karşılıklı mektuplaşmalarda ellili yılların edebiyat çevreleri, dergileri ve kimi ismi verilen-verilmeyen yazar-şairleri hakkında da bilgi sahibi oluyorsunuz. Karşılıklı hediyeler gönderiliyor, şiirler, öyküler, çıkacak kitaplar için fikir alışverişi yapılıyor. İki şairin birlikte çıkarmak istedikleri ve Ahmed Arif’in kaleminden "Suskun" ismini verecekleri bir kitap projelerinin olduğunu öğreniyoruz. Mektuplarından birinde bu konuda şöyle diyor şair: "(...)Nereye, ne yana dönsem karşımda mutluluğun o harikûlade baş dönmesini bulurum. Böyleyken gene de şükretmem halime, hergelelik, açgözlülük eder, seni üzerim. Aklıma gelmez ki seni usandırır, sana gına getirtirim. Sana dert, sana ağırlık, sana sıkıntı olurum. Nemsin be? Sevgili, dost, yâr, arkadaş... Hepsi. En çok da en ilk de Leylâsın bana. Bir umudum, dünya gözüm, dikili ağacımsın. Uçan kuşum, akan suyumsun. Seni anlatabilmek seni. Ben cehennem çarklarından kurtuldum, üşüyorum kapama gözlerini...

Leylâcığım, kitap işine gelince ben hâlâ seninle birlik çıkmak umudundayım. Sensiz adım bile atmak istemez canım. Bana kızma ve anla lütfen."

Neden çıkamamıştır bu kitap bilinmez, bir keşke de buraya koyalım…

 Bu kitap üzerine daha pek çok söz söylenebilir, çünkü altı çizili fazlaca satır geçirdim kalbime! Okurken içim titredi, kalbim terledi, sonra buz kesti, ay ışığı eğilip harflerin elinden su içti! Kalem, kitap kapağının arka yüzüne şu cümleleri nakşetti:

Mektuplar kalbimizin üzerine yazılsa keşke, bir kuş kanadında kalsa sevdalar, acıtmasa içimizi ve biz kendimizi bir kuş bakışı nazarıyla seyretsek…

Olmasa da olur dediklerimiz çoğalsa sonra, hayat bu, kabul ediyor işte insan kendini!

Kalbimizin labirentinde, kendimizin çıkmazında, üç harften başka neyiz ki?

"Gözlerin hani?"

(*) İsimsiz/Ahmed Arif
(**) Ahmed Arif, Haretinden Prangalar Eskittim 40. Yıl Özel Basımı, Metis Yayınları,2008,s.58
(***) Leyla Erbil, Üç Başlı Ejderha, İş Bankası Kültür Yayınları,2012,s13
 

Leylim Leylim(Ahmed Arif’ten Leyla Erbil’e Mektuplar 1954-1959 ve 1977’de son bir mektup)
Editör: Ruken Kızıler
Türkiye İş Bankası Yayınları
208 Sayfa

Not: Bu yazı Yolcu dergisinin 73. sayısında yayınlanmıştır.

Gülnaz Eliaçık Yıldız - 26.03.2014

,

8120

Gülnaz Eliaçık Yıldız Hakkında

Gülnaz Eliaçık Yıldız

1987'de Zemherinin kapı ağzında doğdu.

Edebiyata duyduğu ilgi lise yıllarında kaleme aldığı yazılarla kendini gösterdi. Orhan Veli İstanbulu dinlemenin, Cahit Sıtkı otuzbeş yaşının derdine düşmüşken, Sait Faik Dülger Balığının Ölümünü öyküce öykünürken, tüm bunları üç beş değerlendirme sorusuyla sorgulayan edebiyatı konu edinen bir derste, karalanan satırların insanlık tarihini nasıl yerinden ettiğini farketti ve okuyarak yaşamanın, yaşayarak okumaktan ayırt edilemedigi zamanların etkisini ilk bu yıllarda hissetti. Nazan Bekiroğlu ve İskender Pala o yıllarında tanıştığı ve okumaya meyilli olduğu isimler arasında yer aldı.

Bozok Üniversitesi Teknik Bilimler Yüksek Okulu'ndan 2008 yılında mezun oldu. Özel bir eğitim merkezinde gün aşırı insanlarla, çocuklarla ve en çok da kağıtlarla konuşuyor.

Onun için bir tutkudan öte olan dergiler hayatına girdiğinde kitapların ruhuna serptiği tohumlar filizleniyordu. Gün geçtikce kitaplıgında çoğalan dergiler, kiymetli birer dost gibi mahsus zamanlara konuk edildi'

'Bir' dergisinde yayınlanan 'Zelâlname', seluloz kokusuna bulanan ilk yazısı oldu. Daha sonra Mâi ve Şehrengiz dergilerinde yazıları yayınlandı.

Hâlâ Mâi dergisinde yazan Gülnaz Eliaçık, kendisine has uslubuyla fecirvakti.desenblog.com adresinde, karalamalarına yer veriyor'

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin