Başkalarının Ölümü

Başkalarının Ölümü

Başkalarının Ölümü

29.08.2012 - Sabri Ünal
Başkalarının Ölümü

"tanrı dinozorları yarattı
tanrı dinozorları yok etti
tanrı insanları yarattı
insanlar dinozorları yeniden yarattı
şimdi dinozorları insanları yok ediyor."*
(* Jurasic Park)

Her zaman orda olmasına rağmen çoğu zaman bir şekilde es geçtiğimiz bir mevzudur ölüm. Kapsamlı bir konu ölüm psikolojisi. Ve kapsamlı olduğu kadar da bakir. Evet bakir çünkü insan ölümden kaçtığı gibi onu araştırmaktan da kaçmaktadır ve ölüm üzerine yazılan psikoloji kitapları da bir elin parmaklarını sayısını geçememektedir.

Bu bağlamda Yrd. Doç. Faruk Karaca'nın "Ölüm Psikolojisi" isimli eseri ölüm üstüne İmam Gazali'nin Ölüm ve Ötesi kitabı ve türevleri dışında bulunabilecek ender kitaplardan.

Bir ders ödevi olarak hazırlamış olduğum ilgili kitaba ait özet çalışmasını hazırlandıktan 8-10 yıl sonra okurlarla paylaşmak nasip oluyor. Kitabın artık baskısı kalmadığı için ancak sahaflarda bulunabilir.

Alıntı cümleleri "" tırnak içinde göstermek gerekirken böyle bir titizliği 8 yıl önce göstermemişim. Bu sebeple yazının bundan sonrasını büyük bir tırnak işareti olarak kabul etmek yerinde olur.

"Ölüm algısını şekillendiren faktör
nasıl bir hayat telakki ettiğimizle başlamakta
nasıl bir insan tasavvur ettiğimizle devam etmekte ve
nasıl bir ahiret beklediğimizle de sona ermektedir."


Tarihteki Ölüm Telakkileri

Ölüme dair yapılmış olan en ilginç yaklaşım ise; çağımız insanlarının da bilinç altında yaşattıkları "ölüm varken biz yokuz, biz varken de ölüm yoktur. Hiçbir zaman karşılaşmayacağız ki ondan korkalım" diyen Epikürcü yaklaşımdır.

Osmanlı toplumunda ve diğer inanç esaslı toplumlarda mezarlıklar kentin ortasında çarşıların yanında hatta Beyazıt Meydanı gibi tam ortasında yer alırken bir sormak lazım şimdi hangi izbede kentlerimizin mezarlıkları. Ya da kaç kilometreler dışında. Şehrin ortasında kalan nice mezarlık bugün belediye kararıyla şehir dışına taşınmakta hatta taşınmak bir yana kemikler toplanıp bir köşeye atılmakta yerlerine nicelerinin iştahı kabartıp bir yerlere yuvarlayacak olan çarşılar, süpermarketler, oteller moteller yapılmaktadır. Neden acep. Sadece yer kalmadığı için mi. Yoksa hayattan ölümün soyutlanmak istenmesinden mi"

İlkel toplumlar ölümü, ruhun bedenden ayrılması fakat değişik bir şekilde hayatını devam ettirmesi olarak algılarken; Grek kültüründe ölüm, ruhun beden hapishanesinden bir kaçışı olarak değerlendirmiştir.

Batı felsefesinde ise ölüme dair düşünceler ilk filozoflardan olan Sokrat'la başlar. Sokrat'a göre ölüm, bütün insanlar için en büyük nimetlerden birisidir ve korkulacak bir şey değildir. Ona göre de ölüm ruhun bedenden ayrılmasıdır. Eflatuna göre de ölüm ruhun bedenden ayrılmasıdır. Aristo da hocasına yakın, ona benzer şeyler söylemektedir. Epikürcüler de ölümün korkulacak bir şey olmadığı sonucuna varmışlardır. Ve belki de bu yüzden "ölüm varken biz yokuz, biz varken de ölüm yoktur. Hiçbir zaman karşılaşmayacağız ki ondan korkalım" demişlerdir. Stoacıların yaklaşımı ise Epikürcülerden biraz farklıdır. Onlara göre ölüm, hayatın en önemli olayıdır. İyi yaşamayı öğrenmek, iyi ölmeyi öğrenmek, veya iyi ölmeyi öğrenmek iyi yaşamayı öğrenmek demektir demişlerdir.

Heideger ve Kiekegaard da ölüme ahlaki açıdan bakmış ve onu hayatı değiştirebilecek bir fenomen olarak görmüşlerdir. Satre ve Heideger ölümü, insanın en kişisel olanağı olarak düşünmüşlerdir. Satre'ye göre hayat. Aptal biri tarafından anlatılan bir hikayeden başka bir şey değildir. Hayat aptalca, ölüm kaçınılmaz ve ortaya çıkarttığı kaygı yenilmezdir.

Materyalistler, ölüm fenomeninin metafizik boyutunu kavrayamamışlar ve bedenin ölümü ile ruhun da öldüğüne inanarak ölümden sonra bir hayata inanmamışlardır. Hümanistler ölülerin hiçbir şuura sahip olmayacaklarını, onların hayatlarını kaybettikleri gibi hayatın da onları kaybettiğini düşünmüşlerdir. Spritüalistler ruhu maddeden tamamen ayrı, cesede canlı ve şuurlu görünümünü veren müstakil bir varlık olarak kabul ederler ve insanlar için ölüm, yeni imkanların kapılarını açmaktadır demektedirler. İdealizme göre ise evrende emprik düzene hakim olan kurallar ruha uygulanamaz. Ölüm korkusuna karşı en etkili silah, ruhta yaşamaktır. Ve mümkün olduğu kadar emprik dünya ile az münasebette bulunmaktır.

Paskal'a göre ise insan tek yaşar ve ölür. Mümkün olan bütün ölümler içinde yalnız bir tanesi vardır ki diğerlerine benzemez. O da benim ölümümdür demektedir.

Dinlere göre ölüm telakkileri

Budizm'e göre ölüm yeniden dünyaya gelişin başlangıcıdır. Böylece canlıların ruhları sürekli olarak ölür ve yeniden dünyaya gelir.Doğumun ölüm, ölümün de doğum için olduğunu düşünen Hindular, ölümün kaçınılmaz olduğu gibi doğumun da kaçınılmaz olduğuna inanmışlardır.

Tibet bilginleri ise ölümü adeta bir yetenek olarak saymışlardır. Ve ölümden sonrasına dair tasvirlerle dolu bir "ölüm kitabı" yazmışlardır ki dünyada kalanlara ölüm hakkında yardımcı olmak için.

Ölüm ötesinde bir hayat ve bundan başka ceza veya mükafatlara Yahudilikte pek rastlanmamaktadır. Bir nevi ahiret hayatı bu semavi dinde usta manevralarla dünya hayatı şeklinde yorumsanarak tebdil! edilmiştir. Ölüm Yahudilerde gerçek bir şekilde, ancak korkunç bir gerçek olarak karşılanmıştır.

Hıristiyanlara göre insan, ruh ve beden ikilisinden meydana gelmiştir ve ölen sadece bedendir. Ve ölüm ruhunu İsa'ya vermekten ibarettir.

Kitabı mukaddeste -yani Hıristiyanlığın ve Yahudiliğin ortak kaynağı olan kitap koleksiyonlarında- ölüm eski Sami inancı ve diğer geleneksel inançlara paralel bir şekilde, ilk insan çiftinin itaatsizliklerinden dolayı Allah tarafından cezalandırılmaları sonucu bir ceza olarak kabul edilmiştir.

İslam'a göre ölüm bir son değil daha gerçek bir hayat ve varoluşa geçiştir. İnsan ruhunun bedenden alınarak Allah'ın katına yükseltilmesi şeklindedir. Ve İslam "hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya, yarın ölecekmiş gibi ahirete hazırlanmayı" emretmektedir. Her insanın ölümünün ne zaman olacağı daha önceden tespit edilmiştir ve onun zamanı Allah'tan başkası bilemez. Ve inananların ölümlerinin de kolay olacağı Kuran'da vurgulanmaktadır.

Ölüm Korkusu ve Nedenleri

Farabi, diğer Müslüman düşünürler gibi en büyük mutluluğun ölümden sonra gerçekleşeceğine inanır.

Ona göre ölümden ancak cahil ve fâsık ülkelerin insanları korkar; zira cahillerin gözünde değerli olan şeyler, bayağı lezzetler, şehvetler vb şeylerdir; fâsıklar da ya dünyada bırakacakları menfaatlerinden ayrılmayı istemediklerinden ya da öte hayatta mutluluktan mahrum kalacaklarını bildiklerinden dolayı ölümden korkmaktadır.

İbn-i Sina ölüm üzerine müstakil bir risale yazacak kadar eğilmiştir. Ona göre hayat ve ölüm tabii ve iradi olarak ikiye ayrılır. İradi ölüm her türlü şehveti öldürmek ve şehvete düşkünlüğü terk etmektir.

İbn-i Sina'ya göre ölüm korkusu insanın hissedebileceği korkuların en şiddetlisi en etkilisidir. Ölüm korkusunun nedenleri ise özetle şöyledir. Ölümün gerçekten ne olduğunu bilmemek, öldükten sonra ruhun da bedenle beraber tamamen yok olacağına inanmak, öldükten sonra nefsin nereye intikal edeceğini kestirememek, ölümden önce ve ölüme neden olan hastalıkların acı ve ızdırabından başka ayrıca ölüme neden olan hastalıkların acı ve ızdırabından başka ayrıca ölüm için de bir elemin var olduğunu zannetmek, cezalandırılmaktan korkmak, geride bıraktığı mal ve miras yüzünden üzüntü duymak.

Gazali de ölümü bir uyanış olarak değerlendirir ve şöyle der: insan uykudayken rüyasında gördüğü bir takım şeylerin varlığına inanır. Uyanınca ise rüyasında gördüklerinin aslı olmadığını anlar. Dünya hayatı da Ahirete göre bir uyku hali sayılabilir. Öyleyse içerisinde bulunduğumuz hayat da bir rüyadan başka bir şey değildir. Muhtemel ki ölünce uyanacağız. Gazali'ye göre bir insanın şâkî veya said olduğu ölüm anında belli olur.

Ölüm korkusunun nedenleri olarak ise dinin gereklerine göre yaşamamaktan kaynaklanan cezalandırılma korkusu, öte alemle ilgili belirsizlik, sahip olunan mal ve mülkü kaybetme ve buna bağlı olarak hayatın zevklerinden mahrum kalma korkusu olarak sıralamaktadır.

İbn-i Miskeveyh ise insanların ahiret hayatındaki durumlarının bu dünyada yaptıklarına bağlı olduğunu söylemekte, bilgi eksikliğinden dolayı ruhun ölümsüzlüğü hususunda kuşkuya kapılanlardan söz ederek onları, diğer canlı ve bitkilerde olduğu gibi insanın da bedensel bileşiminin bozulmasıyla yok olup gideceğini düşündüklerinden dolayı "ilhad" ile suçlar; zira onlar hikmet ve din yolundan çıkmışlırdır.

İbn-i Miskeveyh'e göre ölüm korkusunun nedenlerinin birisi de ruhun ölümsüzlüğüne olan inançtır.

Devamlı ölümü düşünmeyi teşvik eden İslam, onu dini bir motivasyon olarak kullanmak istemektedir. Yoksa insanları devamlı surette ölümü düşünmeye yönlendirecek bir bunalım oluşturmaya çalışmamıştır.

Mutasavvıflara göre ölüm, ruhun aslına dönmesi ve Rabbine kavuşması için geriye dün çağrısından başka bir şey değildir. Ruhun ölümü diye bir şey yoktur.

Çağdaş Dünyada Ölüm

Ortaçağ Avrupa'sında insanlar ölümlerini sezdikleri zaman ölüme karşı bir direnme veya reddetme tutumu içerisine girmeyip hazırlıklar yaparak aileleri içinde ölürlermiş. Günümüzde ise ölüm yansızlaştırılmış ve insani olmayan bir duruma getirilmiştir. Hatta batı dünyasında ölümlerin %80'i bir kamu kurumunda veya özel bir kurumda gerçekleşmektedir. Batılı insan ve batılılaşmış insanlık ölümden daha ziyade yaşama önem vermektedir. Ona göre hayatın niteliği, ölümün son olmasından daha önemlidir. Ölüm, hayatın en temel gerçeklerinden olmasına rağmen batı kültüründe insanların fikir ve aksiyonlarının çoğuna onunla ilgili kamuflaj ve kaçınmalar hakim durumdadır.

Epikür'ün ölüm korkusunu yenmek üzere öne sürdüğü paradoks, çağdaş dünyanın ölüme karşı aldığı tutumun temelinde yatmaktadır.

Ölüm Nedir"

Ölüm, maddi yönden, canlı organizmaların yeni molekül ve hücreler üreterek kendilerini yenileyecek kabiliyetinin ortadan kalkması veya hayati merkezlerden birinin kalp, beyin ve nefes;(Bakıllânî'ye göre üçünün birden) tahrip olması sonucunda hayatiyetin sona ermesidir. Manevi ve dini açıdan ise ölüm, ruhun bedenden ayrılması olarak kabul edilmiştir.

Ölüm Süreci"

Doğan herkes, ölmek için yeterince olgundur. Ölümün yaşı yoktur. Fakat ölümün en sık rastlanan belirtileri, gergin bir yüz, bilinç bozuklukları, işitme duyusunun daha sonra da görmenin yitimidir. Bunu solunumun kesilmesi izler, ardından da kalp atışları durur.

Bazı araştırmacılar ölüm süreciyle ilgili yaptıkları araştırmalar sonucunda beş aşamanın varlığını söylemişlerdir fakat her insanın bu aşamaların tamamından geçtiğini söylemek zordur. Hele de uykuda, aniden ölen ya da kahpe bir kurşuna kurban giden insanlar için bu tamamen imkansızdır.

Bu beş aşama sırasıyla

1 ) Yadsıma ve Yalıtma:
Aniden onla karşılaşmaktan kaynaklanan kabullenememe durumunu ifade etmektedir. Ki hayır, ben değil, bir hata olmuş olmalı gibi ifade kalıpları hep bu dönemin klasik tepkileridir. Ki neden olarak bilinçaltımızda ölümsüzlüğümüze olan inancımız kabul edilir.

2 ) Öfke:
Bu dönem bir küsme dönemidir. Uzlaşmaz tepkiler verilmekte hatta bu bazen tanrıya siteme kadar gidebilmektedir.

3 ) Pazarlık Etme:
Bu dönemde insan çeşitli bahaneler ileri sürerek bu kaçınılmaz sonun ertelenmesini istemektedir ki bu bazen iyi ameller bazen ardında bırakılacak olan zayıf çocuklar vs.dir

4 ) Depresyon:
Ölümcül hasta artık daha fazla hastalığını inkar edemediği zaman artık gülemez hale gelir ki bu durumda uyuşukluk ve kayıtsızlığı öfke ve hiddet yerine derin bir yokluk hissine dönüşür.

5 ) Kabullenme:
Bu durum ölümden önceki son aşamadır. Artık insan ne ona sitemkardır, ne de kaçmak gibi bir teşebbüsü vardır. Ne öfke ne depresyon vardır. Artık ruh ve beden arasındaki çiviler gevşemeye başlamıştır. Bedenden gelen acı ve ızdıraplar artık ruha iletilememektedir. İnsan yavaş yavaş hafiflemeye başlamıştır ve ölen şahısta bir zevk ve mest olma hali tecelli etmektedir. Bu artık ölüm sarhoşluğudur. Hala bir ilacın onu hayata yeniden bağlayabileceği umudunu taşımaktadır insan fakat sormak lazım artık istemekte midir hayatı.

Ölüm Düşüncesi

Normal hayat akışı içerisinde, insana ölümü hatırlatacak pek çok şey vardır. Bunların insana ölümü hatırlatması olgusuna ölüm düşüncesi denmektedir. Bunlardan kimileri insandaki ölüm düşüncesini arttırmakta kimi ise azaltmaktadır.

Çeşitli ve özellikle ölümcül hastalıklar, çevrede görülen ölüm olayları(özellikle akrabaların ve yakınların ölümü), cenazeler, teneşir taşları, kabristanlar ve oralarda bulunan mezar taşları, vücudun fizyolojik yapısındaki eskimeler, tabii afet ve felaketler, depremler, medya yoluyla haberdar olunan savaşlar, kazalar, ölüm konulu sohbetler, tartışma ve vaazlar, ölümle ilgili kitaplar, yıkıntıları ve terkedilmiş yerleri mesken tutan canlıların etrafta uçuşmaları, evde ve ev eşyalarında ben gidiciyim, sen de bir gün gideceksin demeye gelen gıcırdamalar, kırılma ve çatlamalar, ay ve güneş tutulması, yıldız kaymaları (hayret ki artık kayan yıldızlar dilek ağaçlarına döndü) şimşek çakması ve gök gürlemesi gibi olaylar hep insanlarda bir şekilde ölümü çağrıştırmaktadır.

Bütün bunlara rağmen çoğu insanın gerektiği gibi ölümü düşünmemektedir. Ve hatta ölümle karşılaşmamak için özel çaba harcamaktadır.

Ölümden gafil olmanın en etkili nedenlerinden birisi dünya sevgisi ve buna paralel olarak insanların sekülerleşmesidir. Sıhhatli oluş ve gençlik, cehalet, ölümvari şeylerle çok sık karşılaşma (sinemalar sağ olsun) teknoloji ve sağlık alanındaki göz boyayıcı gelişmeler de buna eklenince ölümü hayattan dışlamak ve onu yadsımak daha da kolaylaşmaktadır.

Oysa ölüm, kendisini hatırlayan insanı fiillerini de ona göre düzenleyerek Ahiret hayatına doğru bir şekilde çağırmaktadır da. Ve yine o dünyaya karşı olan hırsı kırdığı gibi fakir ve bir şekilde zayıf ve eksik olanları da aşağılık kompleksinden ve psikolojik bunalımlardan kurtarmaktadır. Ve yine o, artık yaşayacak takati kalmamış insanlar için bir kurtuluş kapısı da olmaktadır. Ölümü düşünen insan gaflete düşmemek için daha bir tetikte olmakta ve hayatını daha dolu dolu yaşamak için çabalamaktadır. Hayatta kalanları dirilten (yeniden hayata bağlayan) nice ölüm olayları vardır. Ölüm üzerine araştırma yapan bir çok batılı araştırmacının da ortak kanaatlerine göre ölümü hayattan uzaklaştırmak hayatı öldürmek anlamına gelmektedir. Netice olarak ölüme hazırlanmak hayata hazırlanmak anlamına gelmektedir.

Ölüm Güdüsü

İddianın sahibi Freud'dur. Ona göre insanların başlıca iki temel güdüsü vardır. Bunlardan birincisi libido olarak bildiğimiz cinsiyet (hayat) güdüsü diğeri de saldırganlık ve yıkıcılık tepkilerini açıklamak için kullandığı ölüm güdüsüdür.

Yine ona göre organizma kendisini ölümle yüz yüze bırakan tüm tehditlere karşı savunur ve paradoksik bir şekilde ölüm içgüdüsü yaşamı uzatmaya hizmet eder.
Hayat, ölüm içgüdüsüyle yaşam içgüdüsü arasında bir dengeye dayanmaktadır.
Tüm yaşamın amacı ölümdür ve insanda (şuur altında) şuursuz bir ölüm isteği vardır.

Freud, bütün güdüleri başlıca iki kısma ayırmış hayat ve ölüm güdüleri üst başlıkları altında bunları toplamıştır.

Onun bu teorisi bir çok sadık taraftarı tarafından dahi kabul görmemiştir. Sonuç olarak Freud'a göre ölüm korkusunun en önemli nedenlerinden birisinin hayat güdüsü olduğu ortaya çıkmaktadır.

Ölüm Sezgisi

Bu konu da Psikologların dikkatini çekmiş, bir çok makul örneğe rağmen buna bir neden gösterememişlerdir. Her halükârda bu basit bir his gibi durmakta, o an için insanın kendisi tarafından bile bazen tam olarak algılanamamaktadır.

Ölüm Tecrübesi

Her ne kadar bir takım kimseler ölümün tecrübe edilebilirliliği hususunda iddiasında atılgan olsa da ölüm gibi bir mevzuda kesin hüküm vermek zordur. Fakat bu konuda da söylenebilecek bir söz vardır. Onların yaşadıkları da bir ölümdür; fakat kesin bir ölüm değildir, ilahi iradece bir istisna olarak onlara sunulmuş bir tecrübî ölümdür. Ve onlar gerçek ölümü hala daha tatmamışlardır. Çünkü Resul'ü Ekrem de Miraç olayında o hala hayattayken ölü insanlarla muhatap olmuştur. Ve bu konu herhalde kıyamete kadar da tecrübe edilemez olarak kalacaktır. İstisnalar kaideyi bozmaz demek bu gibi çetrefilli bir konuda herhalde ilmin de hakkıdır.

Ölümsüzlük Arzusu

Bütün insanlarda bir realite olarak ölümsüzlük duygusu; hayatın bu kadarcık olmadığı duygusu hakimdir. Adem ve Havva'nın işlemiş oldukları günahın bir nedeni de dikkat edilirse ölümsüzlük, sonsuzluk arzusu olarak bildirilmektedir. Biyolojik ve sosyal ölümsüzlüğü temin edebilecek şeyleri (hayratlar ve tedavi usulleri gibi) teşvik eden İslam, maddi ölümsüzlüğü ise reddetmektedir.

Ölüm Korkusu

Bu konuyla ilgili bir kavram kargaşası vardır ve hala çözümlenememiştir. Ölüm korkusu mu, ölüm kaygısı mı" Her halükârda kapı aynı yere açılmakta olduğundan artık ikisi de aynı anlamda kullanılır olmuştur. Korkunun kısa süreli ve kaynağının belirli ve bilince dair; kaygının ise uzun süreli ve kaynağının belirsiz ve bilinçaltı bir olay olduğu iddiası genelde ileri sürülen görüştür.

Ölüm korkusu konusunda ise bir tanım kıtlığı yaşanmaktadır. Kısaca ölümün insan zihninde canlandırdığı ve ondan uzaklaşmasını söyleyen çağrıların toplamının adıdır. Bir şekilde insanı hayata doğru yüzmesi gerektiği konusunda uyarmaktadır.
Ölüm korkusunun 8 alem olduğu kabul görmüştür. Bu boyutlar:

1 ) Ölme süreciyle ilgili korku
2 ) Ölü ile ilgili korku
3 ) Çürümek (bozulmak) ile ilgili korku
4 ) Önem verilen diğer insanlarla ilgili korku
5 ) Bilinmezlik korkusu
6 ) Sürekli ölüm korkusu
7 ) Ölümden sonra bedene ne olacağıyla ilgili korku
8 ) Zamansız ölüm korkusudur.


Dikkat edilirse bu sayılanları İbn-i Sina Modern bilimden tam 10 asır (1000) yıl önce zaten ortaya koymuştur. Neyin keşfedildiğini bir kerecik olsun sormak lazım.
İbn-i Sina bu konuda ölüm korkusundan kurtuluş adlı özel bir risale yazmıştır. Ona göre ölüm korkusunun nedenleri; ölümün gerçekte ne olduğunu bilmemek, ölümle beraber ruhun da bedenle beraber yok olacağını zammetmek, nefsin nereye intikal edeceğini kestirememek, hastalıklardan başka ölüm için ayrıca bir ızdırabın olduğunu zammetmek, cezalandırılacağını düşünmek, geride bırakacağı çoluk çocuğu için tasalanmak, birçok dünya lezzet ve şehvetini kaçıracağından dolayı üzülmek ve öldükten sonra nereye gideceğini konusundaki belirsizliktir...

Kimi faktörler ölüm korkusunu bir şekilde olumlu veya olumsuz olarak etkilemektedir. Önce bu korkuyu arttıranlardan başlamak gerekirse bunlar bir araştırmaya göre psikolojik sağlık ve ölüme ilişkin spesifik yaşantılar olarak tespit edilmiştir. Fakat sosyal ilişkinin derinliği boyutu yani hayata bağlılık derecesi de, son anında yalnız bırakılıp bırakılma hali, ölüm hadisesinin algılanış biçimi, sosyal hayattan dışlanmışlık derecesi, fiziki yaşlanma belirtileri, hayatı istediği gibi değerlendirememe, geride bıraktıkları, aniden karşıma çıkacak korkusu, dünyada yapmış oldukları kötülüklerin hesabını verecek olma korkusu, inandığı gibi yaşayamamış olma durumu diye bu faktörler sayılmaktadır... Dikkat edilirse bütün bunlar az önce sayılanların bir şekilde tekrarından başka bir şey de değildir.

Bu sayılan maddelerin zıtları ise ölüm korkusunu hafifletin nedenler olarak kitaplarda sayılmaktadır. Ebedilik hissinin de ölüm korkusunu hafiflettiği kabul edilmektedir; fakat cehenneme inanan bir kötü insan için her halde bunun korkuyu azaltmaktan çok arttırması gerekir. O zaman buraya bize belli günler dışında bize ateş dokunmayacaktır diyen Hıristiyan ve Yahudi sözlerini de katarak insanın Allahın günahlarını affedeceğine dair olan inançları da bu korkuyu azaltmaktadır demekte İslami ve dini açıdan mümkündür.

Ölüm korkusunun insan hayatı üzerindeki etkisi hususunda araştırmacılar birbirine zıt sonuçlara ulaşmışlardır. Fakat bir gerçek olarak her şekliyle ölüm, bizim gözümüzde zıttı demek olan hayatı şekillendirmektedir. Törenleriyle, ayinleriyle umut ve kederleriyle ölüm de bizim içimizde yaşamaktadır.

Gelişim dönemlerine göre de ölüm sınıflandırılmış ve dört dönemle ilgili olarak araştırma konusu olmuştur. Bunlar

1 ) Çocukluk
2 ) Gençlik
3 ) Yetişkinlik
4 ) Yaşlılık dönemleridir.


Bunlar da kesin sonuçlara ulaşıldığını söylemek ise zordur. Alanı daha da daraltarak yapılacak yeni araştırmalara ihtiyaç vardır. Çünkü her doğan ölüm için yeterince olgun olarak doğmaktadır.
Temel ölüm karşısında inkar, meydan okuma, onu isteme ve kabullenme şeklinde dört değişik tutumun sergilendiği görülmektedir.

1 ) Bireyselliği tabulaştıran batı uygarlığının bugün takındığı ve insanlığı çeşitli şekillerde dayatmaya çalıştığı malum durumdur. Yaşamana bak bu görüşün meşhur sloganıdır. Aldırmazlık ifadesi ağırlıktadır

2 ) Meydan okuma: hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamak demek ve ona karşı yeni tedavi metotları vs araştırmak, bedeni dondurmak, ikiz, tekiz gökdelenler dikmek bütün bunlar bu meydan okumanın farklı versiyonlarıdır.

3 ) Onu İsteme: En meşhur şekli intihardır. Fakat burada sevdiği kişiye ulaşamadığı için intihar edenler değil ölümün korkularından kaynaklanan ve onu kendi denetimi altında hayata geçirmeyi ifade eden bir olgu olarak almak lazım. Bu işin kişinin kendi elleriyle yapılanına intihar; başkaları eliyle yapılanına ötanazi denmektedir. Ölümün acılarından korktuğu için hazlı, temiz ve acısız bir ölüm arayışının adıdır ötanazi.

4 ) Ölümü Kabullenme: Aslında insanın elinden başka ne gelebilir ki. Hayatın da bir bedeli var. Ölmek de onu bedelidir. Bu konuya ölüm sürecinin 5 maddesi olarak da değinmiştik.


Ölümle İlgili Tutumları Etkileyen Faktörler

Herkesin ölümü kendi rengindedir, düşmana karşı düşmandır ölüm, dosta karşı dost. Mevlana Mesnevisinde ölümü böyle vasıflandırmaktadır. Ve ölümle ilgili tutumlar toplumdan topluma değişmektedir. Asker olanlar için kayıp etmek, şehit olmak gibi terimler kullanılırken normal insanlar için hakka yürüdü gibi perdeleyici ve olayı başka isimlerle anmak gibi tutumlar alınmaktadır. Yeter ki adı ölüm olmasın için.

Hastalıkların tedavi edilir olmasıyla çocuk ölümleri özellikle daha bir acı verir olmuştur. Pisipisine gitti dedirten vakalar (eline balık oltası battığı ve tetanos aşısı olmadığı için ölen bir genç) yaşanmaktadır.

Hayat algısının değişip metalaşmasıyla ne kadar üretiyorsan o kadar insansın demeye gelmiş olan günümüzde eskiden büyük yeri olan tecrübenin eski yerini koruduğunu söylemek herhalde artık mümkün değildir.

Ölüm Ve Din

Dinler nedense hep uhrevi bir olgu olarak algılanmış ve bir şekilde ahirete dair olarak düşünülmüştür. Oysa bütün dinler bu dünya hayatı için varolmuş ve bu dünya hayatını daha bir yaşanılır kılmak için uğraşmışlardır. Ve ahiret ve ölüm de bu dünyadaki hayatın bir sonucu olarak her zaman karşımıza çıkmaktadır.

Dinler, İslam da dahil ölümün şekli hususunda elden geldiğince susmuşlardır. Çünkü bu husus tamamen insanın nasıl bir hayat yaşadığıyla bağlantılı olarak varolmuştur.

Dinler ölüm korkusunu yenmeleri için insanları ellerinden geldiğince motive etmeye çalışmışlar; ondan korkmamalarını söylemişlerdir. Fakat ölüme karşı alınan, ölüm karşısında sergilenen bastırma ve maskeleme tutumları, sadece dini inanca sahip olmayan insanların tutumları değildir. Dindar kabul edilen insanlarda zaman zaman bilinçsiz bir şekilde bu tip tutumlar sergileyebilmektedir fakat onların bu durumu arızî bir durum olarak kalmakta ve geçip gitmektedir. Oysa dindar olmayanlar ölüm karşısında bastırma ve maskelemeye dindar olanlara nispetle çok daha sık başvurmaktadırlar.

Sosyal Açıdan Ölüm

Ölüm modern toplumda başlıkta kullandığımız şekliyle bir başkalarının ölümü olarak telakki edilmektedir. Oysa İslam'ın ölüm telakkisi ve emirleri hiç de onu dışlamaya yönelik değil hatta daha da kucaklamaya yöneliktir. İslam kabir ziyaretlerini teşvik etmiştir ve mezarlıklar bir kutsal abide gibi hep toplumların kalbine, toplumsal hayatın merkezine yerleştirilmiştir. Ölüsüne bu kadar değer veren başka hangi toplum vardır. Ölümü hayata müdahil kılan (hurafeleriyle dahi olsa) kaç toplum vardır.

Şiir Açısından Ölüm

Yayınevindeki güldeste diye isimlendirdiğimiz şiir kitapları serimiz şu kitaplardan oluşmaktaydı. Şiir defteri, Gurbet Şiirleri, Mevla Şiirleri, Peygamber Şiirleri, Hüzün Şiirleri, Ölüm Şiirleri, Aşk Şiirleri, Çocuk Şiirleri, Öğretmen Şiirleri, Anne Şiirleri... Bu bile hayat ölümün şiirimizdeki yerini göstermeye yeter de artar bile

Ölüm Psikolojisi
Yrd. Doç. Faruk Karaca
Beyan Yayınları
400 Sayfa, İstanbul. 2000

Yıl 2002-2003. Din Psikoloji Dersi için bir ödev çalışması, Şanlıurfa

Sabri Ünal - 29.08.2012

,

4575

Sabri Ünal Hakkında

Sabri Ünal

1982 doğumlu. Harran Ün. İlahiyat Fakültesi'nden 2010 yılında mezun oldu. Bir firmada yazılım geliştirmekle uğraşıyor.

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin