Batı’nın “Kadim” Korkusunun Modern İzdüşümü; İslamofobi

Batı’nın “Kadim” Korkusunun Modern İzdüşümü; İslamofobi

Batı’nın “Kadim” Korkusunun Modern İzdüşümü; İslamofobi

05.10.2016 - Sait Alioğlu
Batı’nın “Kadim” Korkusunun Modern İzdüşümü; İslamofobi

Psikolojiden hareketle bilimsel alanda ‘fobi’ olarak tanımlana gelen korku, gayet fıtri bir şey olup, insanın hayatında, kişiler arasında farklı farklı tezahür edecek olsa da, onun ruh dünyası ile bağlantılı bulunan duyguların en başında gelir. Her şey zıddı ile kaim olduğundan maada, insanın korku ve umut arasında yaşadığı belirtilir. Korku ve umut; zahirde birbirinin karşıtı olduğu kadar, birbirinin müteradifidir de…

Biri olmadan, öbürü olmaz. Öbürü diyoruz, zira birbirini tamamlıyorlar. Eğer tamamlamamış olsaydı, birbirinin ötekisi olurlardı.. İnsan ruh ve bedenden müteşekkilse, duygular bağlamında zıtlıklarda olacaktı. Önemli olan ise, bu zıtlıklardan, mümkün mertebe birinin önünü açmak, diğerini ise, ortadan kaldırmak hiç, ama hiç mümkün olmadığı için, en aza indirmek, izale etmek ve etki alanını daraltmak olmalıdır. Zaten psikolojinin de bunun için varolduğunu biliyoruzdur; duygulardan hareketle ruhsal şifa…

Tüm korkuların ilacı vardır, ama ideolojik ve dinsel korkuların asla…

Psikolojiden hareket ederek, insan tekini kuşatan korkuları, insan’a has kılarak tanımlayabilirdik; ama karşımıza bir korku, kendini hakikat bağından koparmış, hikmetle ilişkisini kesmiş ve aynı zamanda bu hakikat ve hikmet ilişkisinin ilânihaye sonuçsuz kalmasının bir gerekçesine istinaden ideoloji olarak çıkıyorsa, bu kampın ruhbanları ve seküler ağaları, kendi dini ve ideolojik azciyetlerinin izalesi adına, sürekli bir düşman üretmeye çalışıp dururlardı. Bu türden bir korkunun, kendileri bizce uzunca asırlardır semavi mantaliteden uzak olarak tanımlanabilecek ve kısaca ‘doğu dinleri’ olarak tavsif edebileceğimiz dinlerde pek görmediğimiz fobik hezeyanları, Yahudilik üzerinden, onun farklı bir izdüşümü olan Hıristiyan cephede bolca müşahede etmekteydik. Hıristiyan cephe derken, daha bu işin Avrupa’ya yayılmasından önceki dönemde, Hz. İsa(a)’dan sonra geleceği kendi metinlerinde yazıldığından maada, müşrik Araplara hava atmaya çalışan, ama bu peygamber Mekke’de ortaya çıkınca da, O’na karşı cephe alan, bu cepheyi yıllar yılı, asırlarca genişleten, ilk İslam toplumunu bir kaşık suda boğmaya çalışan, daha sonra İslâm’a yönelen toplumlar üzerinden Müslüman’ı cahillikle, İslâm’ı da cehaletle telif etmeye çalışan bir ruh hali, yerli Hıristiyan unsurların din adamlarınca deruhte edilmişti.

Bu deruhte edişe klasik örnek olarak dönemin Harran piskoposu Theodore Ebû Kurra’yı örnek verebilirdik; “İslam’ın meydan okumalarına onun kutsal dili olan Arapçayı kullanarak cevap verenler arasında konuyla ilgili eserleri bize kadar gelen yegâne kişi Thedore Ebû Kurra’dır.”(1) Modern dönemlerde ise, en belirgin bir kişiden ziyade, bir dini kurum olarak tanımlanan Anglikan Kilisesi’dir. Bu kilisenin İslâm’a meydan okumasına yönelik karşı çıkışlar en başta Risale-i Nur müellifi Bedizuzaman Said-i Nursi ile birlikte çağdaş Müslüman düşünürlerden bir olan İzmirli İsmail Hakkı'dan gelmiştir. Daha öncesi olmakla birlikte, W. Bush’la birlikte gücüne güç katıp dünyanın efendisi olma yolunda ilerlemeye çalışan Amerika’nın, çeşitli açılardan sarsılan imajını tekrardan onarma ve akabinde ise, 21. Yüzyılı Amerikan yüzyılı olarak tavsif etmeye yönelik çabalara bakıldığında, klasik dönemlerde Ebu Kura örneğinde olduğu üzere doğu Katolik kilisesi iken, günümüzde, Katolikliği de kendi cenderesi altında ötekileştirmeye çalışan Evanjelistlerin, Protestanların olduğu görülecektir.

İnancımıza göre İslâm tahrif olmamış bir din ve Kur’an’da o tahrifattan azade kalmış tek ve yegâne metindir. Temeli itibarıyla İslâm’dan neş’et ettiği bilinen, ama olası tahrifatlar sonunu hak, hakikat ve hikmet öngörüsünden uzakta kalmış bulunan dinlerin hemen hepsi gibi Hıristiyanlıkta aynı akıbeti yaşamış bir din ve tevhidi özü kaybolmuş bir okuma biçimi olarak “şirksiz iman etmeyi bir türlü akledememiş” ve tabiri caizse, ‘Allah’la pazarlık yaparak’ dindar olmaya çalışan kalabalıklar tarafından, birçok sosyal, siyasal, tarihi, kültürel, ekonomik ve coğrafi sebeplerle hüsn-ü kabul görmüştür. Ki, bu kabul şekli, ilahi iradenin vazettiği temel ve aslî ilkelerden ziyade, ruhbanların tavsiyesi ve yönlendirmesi kralların ve imparatorların şekillendirmeleri sonucu karşımıza, temelde ayını inancı paylaşır görünen, ama kendi aralarında da farklı okuma biçimlerinden dolayı bölük pörçük parçalı bir yapı arz etmektedir.

Orta Çağ karanlığından sonra gelen aydınlanma çağının laik ve seküler yönünden hareketle Avrupa’da deveran eden toplumsal yapı yapının Amerikan kıtasının keşfi ve Avrupalı’nın ikametine hasredildikten sonra, başta Katoliklikten Protestanlığa geçiş yapıp kendini farklılaştıran İngiliz gücünün Atlantik’in karşı kıyısında yeni bir hayata başlaması ile birlikte, bu ikamette kendilerine de yer almaya çalışan ve özellikle de Katolik İrlandalıları hedef tahtasına koyan fobik hareketlerin, 20. yüzyılda Afroamerikalılarla birlikte, günümüzde ise Müslümanları hedef aldığı görülmektedir.

Amerika’da başlayan Müslümanları hedef alan İslamofobik hareketlerin, önceden bir başlangıcı olmakla birlikte, Washington’daki DTM’in bombalanması, akabinde ise, İkiz kulelerin vurulması ile gündeme oturmasına koşut olarak, Müslüman nüfusun giderek arttığı bilinen birçok Avrupa ülkesinde ufaktan ufaktan oluşan rahatsızlıklar; 2005 Danimarka karikatür krizi ile birlikte, başta Almanya olmak üzere cami açma ve minare inşa etme çabalarına ek olarak PEGİDA ve ATAKA türü faşist yapıların periyodik saldırıları ve geçtiğimiz yıl (2015) içerisinde IŞİD bağlantılı Kıta Avrupası'nda yapılan saldırlar Avrupa’nın nevrini döndürdüğü gibi, bu olan biteni adeta fırsata çevirme düşüncesiyle ABD’de bir endüstriye dönüşmüştü. Bu endüstrinin ilk örnekleri, Amerika’da ve Avrupa’da yapılan saldırılardan önce, başta Katoliklere olmak üzere Afroamerikalılara ve oradan da ABD’de mukim Müslümanlara yönelik saldırılara dayanıyordu. Bu iş Avrupa’da sıcaklığını koruyor olsa da, kıtada henüz konu ile ilgili bir endüstrinin oluşmadığını söyleyebiliriz. Bunun hiç kuşkusuz birçok dahili ve harici sebepleri var; bu sebeplerden en önemlisi bizce, barındırdığı nüfus içerisinde birçok batı Avrupa ülkesinin 20. Yüzyıl öncesi asırlarda Afrika kıtasında uyguladıkları sömürge politikalarının birer sonucu olarak, kendi maddi değerlerinden mahrum bırakılan milyonlarca Müslüman Afrikalının –gayr-i müslimler de dâhil- hayata tutunmak adına Avrupa’ya akının; bu akının aynı zamanda 2. Dünya savaşı sonucundan yıkıma uğrayan bu ülkelerin yeniden kalkınma adına ucuz işgücü olarak kullanılması gibi sebeplerden ötürü bir göç dalgası oluşmuştu.

Düne kadar bu göç ve ucuz iş gücü ne zamanki, özellikle de Sarkozy döneminde, gaspedilen hakların aranması adına isyana dönüşmesinin akabinde alınmak istenen tedbirler birbirini takip ederek bir heyula oluşturmuştu. İşte bu heyula Batı Avrupa başta olmak üzere, yer yer Rus mantalitesinde de kendini gösterme suretiyle Kuzey Avrupa’dan Balkanlara kadar geniş bir coğrafyada sökün ediyordu. Dediğimiz gibi, bu iş henüz Avrupa’da bir endüstriye dönüşmemişti, ama Amerika’da endüstrileşerek bir geçim kapısı oluşturmuştu!

İslâmofobi endüstrisi…

Yukarıda da belirtmeye çalıştığımız üzere, bu endüstri, onlar açısından günümüzde adresini bulurcasına İslâm ve Müslümanlar üzerinden yürüdüğü, hatta yürütüldüğü halde, Amerikan toplumunu oluşturduğunu düşünen ve kendini esas varlık olarak gören İngiliz-Yahudi gücü, elde ettiği dinsel argümanlar açısından hareketle, dönemi açısından söylersek Avrupa kıtasından göç edip gelen ve özellikle de İrlanda asıllı Katoliklere karşı bir saldırı şeklini deruhte etmeye çalışıyordu. Onlar için Katolikler tehlikeli olup aynı zamanda da düşman idiler.

Doğu Batı ikileminin başat noktası Katolik nüfusun giderek artması…

Aslında bu düşmanlığın temelinde, her ne kadar mezhebi durumlar sayılıyor ise de, temelde çeşitli açılardan ötürü değişik telakkileri, dünya görüşleri ve yaşam biçimleriydi.. Bu yaşam biçimi en belirgin olarak Katoliklerin dini anlayışlarından sadır olan mazbut aile yapısı ve nüfuslarının giderek artması idi. “Dört milyon bir nüfus içerisinde dağınık olarak 30.000 Katoliğin bulunduğu göz önünde tutulursa yükselen bir egemenlikten korkmak içişn pek az sebep vardı. Ancak 1810’da sayı 75.000’e çıkmıştı ve 1840’ta Birleşik Devletler’de yerleşik bir milyon Katolik bulunmakta idi.” (2) Demek ki, müteaddit kez belirtmeye çalıştığımız üzere, işin temeli az da olsa din dışı olup, dinden, dinin oluşturduğu etki alanından alabildiğine yararlanan, ama sonuçta maddi temeli olan birçok sebebe dayanmaktaydı. Protestanların Katoliklere, özelikle de Katolik İrlandalılara karşı bu kadar hasmane tutum takınmaları, bir zamanlar ülkemizde de, kendi laik ve seküler bir hayat içerisinde ve maddeten ‘hiçbir’ mahrumiyete uğramadan yaşama düşüncesi içerisinde olan, olası maddi bir mahrumiyetin, Anadolu halkının ekseri çok nüfuslu olmalarından kaynaklandığına inanan ve bu inancının kendisine verdiği salahiyetle(!) geniş halk tabakasını cahil, istilacı ve işgalci görme durumuna ne kadar da benzemekteydi oysa…

Aslında hikâye aynı, sadece oyuncular, figüranlar, aletler, argümanlar farklı idi…

Bir ötekileştirenin ötekileştirilmesi ve tehlikeli düşmana dönüşmesi…

Modern konseptin başat ideolojilerinden olan ve toplumun din, dini ve manevi değerlerle bağlantısını koparması açısından seküler batı mantalitesinin zirve noktası olarak tanımlanmayı hak ettiğini düşündüğümüz komünizm, kendisiyle müsemma uygulamalarına bakıldığında, başta Ortodoks Hıristiyan bir toplum olan Rusya’dan başlama suretiyle Balkanların neredeyse tümüne, Orta Avrupa’ya, Doğu Avrupa’ya, Baltık ülkelerine kadar geniş bir coğrafyada Avrupa için bir yıkımın adresi olmuştu. Gerçi, Avrupa toplumunu görece özgür ve ulaşabildiği maddi kaynaklardan yararlandığı görülen kapitalizm ve liberalizm gibi ideolojilerin yanında, ömrü gayet kısa olsa da, kendisi de komünizm gibi baskıcı olan faşizm’inde yıkıcı bir rolü olmuştu.

Bununla birlikte, komünizm kadar ideolojik altyapısı bulunmayan, üstlendiği rol açısından ise ‘sermayenin kanlı diktatörlüğü’ne soyunan faşizmin, Avrupalı bazı toplumlar ve özellikle de Amerikan toplumu açısından din karşıtı bir rolünün olmayışı ir avantaj olarak okunabilirdi. Tabii ki, komünizm karşıtı politikaların Amerikan toplumu açısından bir avantajı olduğu gibi, komünizmin bizzat kendisinin ise, bir ölüm kalım savaşının gerekçesi olduğu ‘haklı, ama hedef şaşırtıcı’ bir yönünün bulunduğu bir vakıaydı; “Bugün biz komünist ateizm ve Hristiyanhk arasında nihai bir ölüm kalım savaşıyla karşı karşıyayız. Komünizmin modern şampiyonları bu zamanı seçtiler.” (3)

McCarthycilik…

McCarthy 1950’li yıllarda Amerika’da siyaset yapan, Amerikan derin devletinin hem kendi hükmettiği ülkede ve hem de ‘dost-düşman’ birçok ülkede olmak üzere küresel çapta emperyalist politikalar peşinde olan Protestan ve sağcı bir siyasetçi idi. Bu kimliklerinden bakıldığında, izi kalması açısından, dönemin Rusya’sının ideolojik propagandasının başta Amerikan vatandaşı olan ve Amerikan Komünist Partisi’ne üye olanlarla birlikte, sade vatandaşını olumsuz yönde etkilenmemesini sağlayacak oranda karşı atağa geçmesi, bugünle kıyaslandığında, zihinlere nüfuz eden bir komünofobi heyulasının revaçta olduğu söylenebilirdi. Ki, McCarthy üzerinden ve bizzat onun tarafından bir nüfuz alanı bulan ve bu sayede, gerek devletin çıkarlarını zedelediği düşünülen şahıs ve kurumların ve konuya dâhil edildiği görülen komünizm, komünist Amerikalı ve ‘Atlantik okyanusu’nu aşıp geleceği söylenen Rusya’nın gözden düşürülüp değersizleştirilmesi hadisesi karşımıza McCarthy ve McCarthcilik olarak çıkmakta. “Kendimizi güçsüz durumda bulmamızın sebebi, güçlü düşmanımızın kıyılarımızı ele geçirmek için asker göndermiş olması değil ama daha kötüsü bu ulus tarafından çok muamele görmüş bazı kişilerin haince davranışlarıdır.” (4) diyerek, bir değersizleştirme yapmakta ve bu değerlendirme altında ise, karşı taraftan korktuğunu da ‘siyaseten’ ve ima yolu ile dile getirmektedir.

İslamofobi’den az öncesi…

Bugünlerde 21.Yüzyılı Amerikan yüzyılı olarak değerlendirme düşünce ve çabası içerisinde olan Amerika’nın, kurulduğu dönemden ve özellikle de, İngiltere’yi küresel liderlik tahtından indirdiği 1.Dünya Savaşı’ndan bugüne, yaşadığı her asrı, içerik ve anlam olarak kendi yüzyılı olarak düşüncesi konusunda hiç menzil dışına çıkmadığını göstermektedir. Kendisini küresel jandarma olarak takdim etme çabası, her şeyden önce, özellikle de soğuk savaş döneminde komünizm belası üzerinden Rusya’ya ve bağlaşığı olan ülkelere karşı hep devam etmiştir. Küresel güçlerden ve özellikle de emperyalizmden yana olmadan söylersek eğer, bu durumun, izafi de olsa, belli bir dönem, yapılan antipropagandalar, izlenen politikalarla birlikte çizilen stratejiler gereği, hür dünya uzun bir dönem komünizm tehlikesinden azade yaşamış ise, bu birazda Amerika’nın ortaya koyduğu politikaları icabıdır.

Evet, İslamofobi’den az önceki bela komünizmdi; “1980’lerin sonlarında komünist canavarın yok olmaya yüz tuttuğu ve sonuçta yenileceği belirginlik kazandı. Şubat 1989’da Birleşik Devletler tarafından Sovyetler Birliği’ni felce uğratmak için parasal destek verilen ve silahlandırılan mücahit güçlerin Sovyet ordusunu geri çekilme noktasına kadar hırpalaması sonucunda Sovyetler Birliği Afganistan’dan çekildi. Daha sonra Afgan savaşçıların 11 Eylül 2001 deki olaylarla bağlantılı olduğu ortaya çıkınca pek çok Amerikalı onlardan ‘Frankenstein canavarları’ diye bahsetti.” (5)

IŞİD öncesi Şiiler ve düşmandı, şimdi ise müttefik oldular…

Devrim öncesi, devrim süreci ve daha sonrasında İran’da Amerika’ya yönelik olarak atılan “merg ber Emrika!” yani ‘Amerika’ya ölüm!; Amerika ölsün, yok olsun!’ sloganının devrim kadrosunun değişmez söyleminin esaslı bir sloganı olmaktan ziyade, onun değişme özelliği bulunan ve aslında dinsel bir söylemden ziyade, olsa olsa mezhebi bir açılıma imkân tanıyacak olan paradigmal bir değişimi simgelediğinden bahsedilebilirdi. Ama o sloganı bizler dini bir vecibe ve paradigmadan da öte dini bir temeli olduğunu düşünüyorduk. “İran monarşisini 1979’da deviren, kara gözlü, ifadesiz yüzlü Ayetullah Humeyni’nin katı İslam yorumu, ser Batı karşıtlığı ayaklanmaya neden oldu. Humeyni, “Amerika büyük şeytandır, yaralı yılandır” diyordu. “Kardeşler bilmelidir ki Amerika ve İsrail İslam’ın temellerine düşmandır.”(6)

“1982’de Hizbullah’la bağlantılı Lübnanlı bir grup tarafından 25 Amerikalı (16 Fransız,12 İngiliz, 7 İsviçreli ve 7 Alman vatandaşının yanı sıra) kaçırıldı, İslami Cihad denilen grup eski bir CIA ajanı büro şefi ve madalyalı, savaşta bulunmuş eski bir asker olan William Buckley de dâhil yakaladıklarından çoğunu öldürdü.” (7)

Gelinen süreçte, sergilenen bir iki naza ve cilveye bakmadan söylersek eğer, Amerika’nın şahsında, komünizm tehlikesi sonrasında, düşman Şii İran ve hempası iken, şimdiki düşmanın, yine ‘yeşil kuşak’ stratejisine koşut olarak Sünni Müslümanlar ve Sünni dünyanın ta kendisidir.

İslamofobi’nin ‘son’ noktası yoktu galiba…

Bir zamanlar İslamofobi’den önce, Amerika’ın ve ona bağlı ‘sağcı’ toplumunun, kendi hayatiyetini sürdürmesi için elzem olan bir ötekileştirme düşünesi içerisinde komünizm ve Rusya’nın, bitmedi, kendi toplumunda komünist olarak şüphelendiği vatandaşlarının deşifre edilmesi adına ortaya konan McCarthciliğin amansız mücadelesi, el’an kendini İslamofobi olarak tanımlamakla birlikte, tavan yapan toplumsal ve siyasal çıldırı, bu kez ABD başkanı Obama üzerinden ve onun “Her şeyden önce o bir Müslüman!” ikilemini doğurmaktadır;“Demokrat Parti programındaki Deccal’ı geçebilecek herhangi bir adayı destekleyeceğim. Çok kültürlü geçmişinden kuşkulanan sağcıların Hrıstiyan olduğundan şüphe ettiği/olduğunu sorguladığı” (8) Barak Obama’nın işini zorlaştırmış görünmektedir. İslamofobi’nin ilerlemesinde, daha doğrusu birileri tarafından ele alınarak, çeşitli sosyal ve teknik imkân kullanılma suretiyle ilgi uyandırılıp parlatılması sonucunda; gerek İslâm karşıtı, gerek İslam karşıtı olması planlanan kitlenin ve gerekse de, hem av yapılması ve hem de kendisi üzerinden istenilmesi gereken hedefe ulaşılması açısından Müslümanlar hedef tahtasına oturtulması hadisesi önem kazanmaktadır. Bu işte sözde hem devlet ve hem de devleti ele geçirme planları yapan Evanjelist bloğun bu konuda sonuç alması için, aslında birbiriyle bağlantılı, ama görünürde ‘bağımsız’ duran kişiler, yapılar ve kurumlar tarafından sinsi bir planın yürütüldüğü söylenebilirdi.

İslamofobik algının yürürlüğe girip kitleleri ayartması, onların kışkırtılması ve sonuç alınması için her şeyden ve her kalemden önce blok yazarlığının önemli olduğu görülecektir. Bu alanda, iletilen bilgilerin bir kısmının yalan ve yanlış temele irca edilmesine rağmen, bu alanın önemli olduğu ve giderek önem kazandığı konusunda hiçbir şüpheye yer bırakmamaktadır. Bu alanda, kalem sahibi insanların önemli bir kısmının din adamı olduğu, işi daha da önemli, ilginç, çekici ve sonuç alıcı kılmaktaydı; “Blok yazarlığı Geller’in işiydi ve potansiyel müşterilere ulaşmaya çalışan herhangi bir satıcı için olduğu gibi sosyal ağlar, blok yazarları içinde elverişli bir ortam olduğunu ispat etmişti.”(9)

Geller’in, sözde Amerikan toplumu içerisinde yaşayan Müslümanların, ‘ellerine güç geçtiğinden ötürü’ kendilerini güçlü görmelerini ve bu yolla da İslamofobi’ye yol açmalarını sağlatan sinsi bir mantıkla hareket edip kendi bloğunda, yine ‘Müslümanlar adına’ şu kışkırtıcı ifadeyi, onlar adına kullanması işin vehametini ortaya koymaktadır; “Müslüman kız kardeşler, yüzme saatleri sadece Müslümanlara açıktır, kâfir kadınlar hiç başvurmasın!” Böyle bir bilgi, blok ortamında patladıktan sonra Geller, “Görelim bakalım! Bu zımmiliğe yenilmenin üçüncü aşamasıdır.” Diye devam eder ve Müslümanlara teslim olma tutumuna işaret eden yeni bir tabiri kullanıma sokmuş oluyordu. Demek ki, İslamofobi’nin son noktası yoktu… Kendini yeni kıtada Katolik Avrupa kimliğinden Protestanlık yoluyla ayrıştıran ve kendine ‘Siyonist’ Yahudiler gibi‘esaslı’ bir partner bulan sağcı Amerikan bloğunun, nüfusun az bir oranını oluşturduğu bilinen, çoğu da ya Orta Doğulu ve Afroamerikalı olan Müslümanlar üzerinden bir düşmanlık çerçevesi çizmesinin yanında, bu İslamofobi cendersine, aslında yüzlerce yıldır Avrupa kimliğinin vazgeçilmez bir parçası olan İslâm’a yönelik saldırı diline Hollanda’da Willers gibi, özgürlükçü(!) sağcı kimliğe sahip siyasetçilerin yanında, Charlie Hebdo örneğinde olduğu üzere Avrupa düşünce dünyasına olumlu materyaller sunan(!) sol kesimin çabaları esas düşmanı Siyonizm, kapitalizm, emperyalizm vs. değil de İslâm olarak tanımlaması, yukarıda da belirttiğimiz üzere, ya ateizmi, ya da muhayyel bir tanrıya, o da şirk koşma suretiyle bir Hristiyanlık olarak tanımlamaktan ibarettir.

Teröre rağbet eder bir Müslüman bir iki can alır ve ardından korku başlar, ama beri yanda Norveç örneğinde olduğu üzere katlettiği insanların önemli bir kısmının yürürlükteki Avrupaî değerlere bağlı insanlar olduğu gerçeğine rağmen ‘sağcı Hrıstiyan katil’ Breivik akli dengesi yerinde değil diye, yaptığı normal karşılanır ve aklanır!

İşte İslamofobi’nin bir macerası…

Dipnotlar:

1) Faruk Aydın, Dinleri Tarihleriyle Okumak, s. 143, Ensar Neşriyat, 1.Bas. Şubat-2007 İST.

2) Nathan Lean, İslamofobi Endüstrisi, (Çeviren İbrahim Yılmaz); s. 63, DİB Yay. 1.Bas.2015 ANK.

3) Nathan Lean, age s. 72

4) Nathan Lean, age s. 73

5) Nathan Lean, age, s.77

6) Nathan Lean, age s. 79

7) Nathan Lean, age s. 79-80

8) Nathan Lean, age s. 91

9) Nathan Lean, age s. 93

Nathan Lean, İslamofobi Endüstrisi, (Çeviren İbrahim Yılmaz); Halk Kitapları Serisi’nden 308 sh., DİB Yay. 1.Bas.2015 ANK.

Sait Alioğlu - 05.10.2016

,

1078

Sait Alioğlu Hakkında

Sait Alioğlu

Özgün Duruş gazetesinde kitap değerlendirme yazıları yazmaktadır.

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin