Bedriye Korkankorkmazla Kitaplarının Hikayesi

Bedriye Korkankorkmazla Kitaplarının Hikayesi

Bedriye Korkankorkmazla Kitaplarının Hikayesi

28.12.2016 - Bilal Can
Bedriye Korkankorkmazla Kitaplarının Hikayesi

İlk kitabınızın yazılış öyküsünü bize anlatır mısınız?

İlk kitabım Yaşamak Çocuğum adlı şiir kitabımdı. Şiirde kendimi doğru ifade etmek, hiçbir yanlış anlaşılmaya meydan bırakmadan yazmak arzusuyla doluydu usum. Şiir yazmak kendimi iyi hissetmemi sağlıyordu. Benim kişiliğimi belirleyen en belirgin özellik insan sevgisi ile savaşçı yanımdır. İyiye, doğruya, güzelliğe olan sarsılmaz inancımdır. İnsanın çıkarları karşısında da onurlu bir duruş sergilemesi gerektiğini düşünüyorum. Sanatçı olmanın bana yüklediği, insana dolayısıyla da insanlığa dair sorumluluğum her geçen gün değişen koşullara göre artıyor. Kendime yakın olmamın, kendimi kazanmamın olmazsa olmasıdır bu sorumluluk duygusu. Küçük hesaplara dayanan sadece bireyin çıkarlarını koruyan/ kollayan kazanımlara itibar etmiyorum. Savunduklarım ile yaşadıklarımın arasında mesafe olmadığını sınamamın yolu evrensel erdemlere olan inancımı diri tutmamdan geçiyor. Daha fazla insanlaşmak için kendi içimi/beynimi sürekli temizliyorum.

Söz konusu sevgiye, insanlığa, uygarlığa, bilime, barışa, görkemli adalete… olan inancım salt yüreğimde değil beynimde de alın teri gibi hak ettiği yerini almış. Hayat bir tercihler dizgesidir. Ve insan neyi beslerse o duygu ve düşünce gelişir, dal budak sarar sarmaşık çiçekleri gibi içinde. Bazen kendimi de şaşırtıyorum bu inancımla. İçinde yaşadığım toplumun bir üyesi olarak beyaz yalanları söylerken bile hâlâ yüzüm kızarıyor. Sanki hiç kimse bana yalan söylememiş, sanki hiç kimse güvenime ihanet etmemiş, sanki hiç kimse iyiliğe, güzelliğe olan inancımı kendi çıkarları için bozuk para gibi harcamamış… Küreselleşmenin tüm acımasızlığıyla hüküm sürdüğü çağımızda içtenlikle itiraf ediyorum ki, dünyanın içine düştüğü her türlü değer yozlaşmasında payıma düşeni almadım/almama konusunda da kararlıyım. Hâlâ bana yalan söylendiğinde kendimi bir çocuğun masum şaşkınlığı içinde buluyorum. Darmadağın oluyorum. Her türlü olumsuzluğa rağmen, baskıların, işkencelerin, gelir dağılımındaki adaletsizliğin insanlık tarihinden silinip yerine hayatta en kutsal varlık olan insanın onuruna yakışan yarınların geleceğine duyumsadığım o büyük özlemden alıyorum bu gücü.

Güç ve güçsüzlük, başarı ile başarısızlık kavramlarına bakışımdaki farklılık/farkındalık da sözünü ettiğim inancımı diri tutmamda hatırı sayılır katkı sağlıyor bana. İlkelerinden ödün vermiş insanı kendisi olmaktan uzaklaştırmış, tüm yapay başarılara yalnız sırtımı değil yüreğimi de döneli yıllar oldu. Bir insanın kendisinden başka bir insan olması kişiliğinden ve düşüncelerinden ödün vermesiyle başlayan bir sürecin dayattığı bir sonuçtur. Kendime sadece kendime benzemeyi ve içimdeki güzellikleri korumak adına ödediğim bedelleri seviyorum. Bu yüzden acılarıma ve yalnızlığıma ithaf ettim kitabımı. Benim gibi yalnızlığına ve acılarına kitap ithaf eden kaç şair vardır bilmiyorum ama ben minnet duyuyorum acılarıma, yalnızlığıma, tüm kusurlarıyla beni ben yapan zaaflarıma… Ve acılarım ve yalnızlığımdan öğrendiğim en büyük erdemin insanları benim Tanrımı sevme zorunlulukları olmadan, kendi Tanrıları ile birlikte sevmeyi… Dolayısıyla insanı sadece ve sadece insan olduğu için seviyorum. İnsana; insan onurunu koruyan/ kollayan/ yücelten bir yaşam yakıştığı için de insanı insan yapan erdemlere sımsıkı bağlıyım.

Whitman’ın şu haklı saptamasını anımsarım sık sık: "İdealler gulyabanidirler. Onların peşine düşersen seni yoldan çıkarır bataklığa sürüklerler. Ancak sana kendi istekleriyle gelmelerine izin verirsen, gerçek dostların olur". Yıllardır şiirlerim dergilerde yayımlanıyordu. Ben dergilerde kendini yetiştirmiş bir şairim. Buna rağmen bir şair olarak kendime güvenemiyordum.

2010 yılında babam mide kanseri oldu. Kanserin dördüncü evresi olduğu için en fazla bir yıllık ömrü kalmıştı. O güne değin yazdığım şiirleri kitap haline getirme konusunda kendime güvenim sıfırdı. Şiir adına kaygılanıyordum. Babamın adını ölümsüzleştirmek istiyordum. O duygusal istekten aldığım cesaretle hazırladığım şiir dosyamı AMARGİ Yayınevi’ne gönderdim. Yaşamak Çocuğum adlı şiir kitabımı babam Hüsnü Korkankorkmaz’a ithaf etmiştim. Yayınevi şiirlerimi denetim kurulundan geçirdikten sonra yayımlamayı kabul etti. Heyecanlıydım. En önemlisi kitapta tek bir güzel şiir yazmamış olmanın kaygısını taşıyordum. Yaşamak Çocuğum Aralık 2010 tarihinde Amargi Yayınları arasından çıktı. Kitap çıktığında babamın hala yaşıyor olmasının sevincini yaşıyordum. Kitabı babama hediye ettim. O da kitabı şu sözlerle imzalayıp bana verdi: “Yaşamımın en güzel armağanı.” Vecihi Timuroğlu, Berrin Taş ile Mustafa Yıldız şiirlerim üzerinde yazılar yazdılar. Böylelikle bir nebze olsun korkularımı dizginleyebilmiştim. Hayatımda Yaşamak Çocuğum’u elime aldığım o anı unutmam mümkün değildi. Babamı kaybettim ama babama böyle bir anı yaşattığı için Yaşamak Çocuğum adlı yapıtımın benim hayatımda çok özel bir yeri vardır. Hala elime aldığımda Yaşamak Çocuğum’u içim titrer.

İlk eserinizi ne zaman yazdınız? Neler hissettiniz?

İlk eserim Aralık 2010 yılında Amargi Yayınları arasından çıkan Yaşamak Çocuğum adlı şiir kitabım oldu. Daha sonra dört yapıt daha yazmama rağmen Yaşamak Çocuğum adlı şiir kitabımla aramda çok özel bir duygusal bağ var. Kendimi hem tamamlanmış hem de iyi şiir yazamadığım korkusuyla eksilmiş hissettim. Yaşamak Çocuğumda kalıcı ve sorgulayıcı şiirlerimin okuyucuya beni unutturmasını istedim. Şiir, şairinin unutturduğu sürece okuyucunun yüreğinde şairini ölümsüzleştirir. Şiirimin anlamı ve çekirdeği sayılan imgeye tutkuyla bağlandım; aynı tutkuyla şiirin, daha iyi bir dünya kurma özleminin heyecanını da duyumsatmasını istedim okura. Şiir, şairin günah çıkarttığı, Tanrı’sıdır.

Şiirlerimin, genel duygulardan, ayrıcalıklı duyguları imgelem zenginliği, düşünce ve bilgi derinliğiyle ön plana çıkarmasını önemsedim. İnsan kendisi olduğu sürece insanlığın bir parçasıdır. Bir sanatçının yaşarken ölmesi kendisini tüketmesiyle başlayan bir süreçtir. Kendini tüketen bir sanatçı (kişilik olarak) yaşayan eser yaratamaz. Kişiliğimle kendimi kazanan bir sanatçı olma özlemiyle her koşulda gerçek sanat eseri/ eserleri yaratmayı başarmak istedim. Ben, şiire ebeveyn rolü çizmiyorum, şiirin ödüllendiren ya da cezalandıran bir sözcükler jürisi olduğundan da söz etmiyorum. Ben, şiirin insan sevgisi ile şiir sorumluluğunun bir sentezi olduğunu anlatmaya çalışıyorum sadece. Korkunun sınırladığı, kişisel hırsların zirveye taşındığı sevgiden söz etmiyorum. Asla! Doğru ve güzel olanı yapmak için şairin ihtiyacı olan emeğe dayalı gerçek sevgiden ve gerçek şiir işçiliğinden söz ediyorum.

Şiirlerim, kendi sesiyle konuşuyor benimle. Aklımı da duygularını da bu aşamada huzura kavuşturuyor benim. Şiir, şairine ne yapmak istiyorsa onu yapmasını öğretir. Hayatımızı belli beklentilere boğmadan, her koşulda belli sonuçlar almaya kendimizi şartlandırmadan yaşamakla ancak ve ancak kendimizi özgürleştirebileceğimizi bize söyleyen, en önemlisi bizi bu gerçeğin bir parçası yapandır şiir. Yani: ilk yapıtım olan Yaşamak Çocuğum’da yer alan şiirlerimin okuyucusunu özgürleştirmesini ve şiirlerimin büyüklüğü ve yaşam karşısındaki toplam gücü olmasını yürekten temenni ederim.

Yazmasaydınız delirir miydiniz? Yazmak sizin için ne anlam ifade ediyor?

Evet, kesinlikle delirirdim. İnsanın ruhsal, duygusal, ille de düşünsel bilinmezliğini bilinir yapmak hiç kuşkusuz ki imkânsız. Çocukluğumdan kalan bir merakla bu imkânsız duygunun peşinden koşuyorum soluk almadan. Pope'un "İnsanlığı incelemenin en uygun yolu insanı incelemektir" düsturundan yola çıkarak yazın tarihine altın harflerle adlarını yazdıran düşünürlerin, yazarların, şairlerin biyografilerini, eserlerini okuyorum. Okuduklarımdan yazına, yazıya bakışlarındaki farklılıkları algılamaya çalıyorum. Biyografiler, derinlemesine tanımak istediğim düşünürlerin, yazarların, şairlerin psikolojik portrelerini, yazın dehalarını daha yakından tanımama yardımcı oluyor. Biyografilerini okuduğum, eserlerini incelediğim düşünürlere dair ruhsal analizler yaparak onların insan yanına ulaşmaya çalıştım.

Bir yazarı ve bir düşünürü yakından tanıma isteği, onun eserlerini gereği gibi algılamaktan geçiyor. Başka başka çağlarda yaşamış olmalarına rağmen onlarla hâlâ ortak düşünce ile ortak sevme biçimi geliştiriyor olmaktan tarif edilmez bir mutluluk duyuyorum. Tinsel Söyleşiler’i yazarken bir kez daha algıladım ki, kendi gerçeklerine dilin gerçekleri kadar sadık olan her düşünür, yazar ve şairden öğreneceğim çok şey var. Anılarını, günlüklerini, itiraflarını… Gerçek bir sanat yapıtı ile gerçek bir sanatçıyı sahtesinden ayırmayı da öğreniyorum bu sayede. Gerçek bir sanatçı, sanatını yaratırken aklını ruhunu ve düşüncelerini bir noktaya yoğunlaştırıyor. Doğal olarak içinde bulunduğu anda yaşıyor kendini unutarak. Anın dışına çıkmıyor sadece dünyasının/ dünyanın dışına çıkarak evresel sanatı eseriyle yaratıyor. İrdelediğim şair, filozof, yazar ve düşünürlerin yapıtlarına yansıyan insan yönleri yaratım biçimleri bakımından özünde evrenseldir. Yazınımızın yüz akı olan sayılı yazar, şair düşünür de aynı yoğunluk aynı sabır ve aynı birikimle yaratmış eserlerini. En önemlisi de gerçek bir sanat yapıtının anlaşılmak için hiç mi hiç acelesi olmadığını ve sabretmenin erdemine ermenin, bir edebiyatçı için önemini kavradım bir kez daha Tinsel Söyleşiler’i yazarken. Sorumluluk duygusu ve yazın sevdası içerisinde, kılı kırk yararak yabancı eserleri bizlere kazandıran çevirmenler sayesinde kavrıyorum edebiyatın evrensel rolünü. Bu vesile ile çeşitli dünya edebiyatı ürünlerini dilimize kazandıran çevirmenlerin çok önemli bir iş yaptığını vurgulamak istiyorum.

Yaratıcı kişi, düşünce düzeyini sürekli yükseltmeli yaratacağı nitelikli eserler için. Bir sanatçının sanatçı dehasına ulaşmak ne kadar zorsa, o sanatçının insan yanına ulaşmak da o kadar zor; hatta imkânsızdır. Kendi çağdaşım olmayan bu düşünür yazar ve şairlerin eserlerini okumak düşün zenginliğinin kapılarını açıyor bana. Tinsel Söyleşiler yapıtımı yazarken öğrendim bir sanatçıyla okur arasında geliştirilen gerçek dostluğun paha biçilmez kıymetini. Sanatçının gerçekte bir lider olma derdi olmadığı gibi, arkasında devletin olanakları da yoktur. Onlar yaşadıklarından ve sözcüklerle olan akrabalığından yola çıkarak hayat ve bilgi birikimini yazıya aktarırlar. Bu yolla tanımadıkları birçok insanın duygu ve düşün dünyasına nasihat etmeden ışık yakıyorlar. Yaktıkları ışık sayesinde iç karanlığından kurtulan okuyucu hayatın ve kendisinin çıplak gerçeğiyle daha erken tanışıyor.

İnsanın nesilden nesile aktardığı temel sorun, insan onuruna yakışır bir hayatı idame ettirmesi gerektiğinin tartışılmazlığıdır. Her şeyin geçici ve kaypak olduğu günümüzde, insanı içten içe zorlayan temel içgüdü kendi gerçeğini kavramak ve yaşadıklarıyla kendisini tamamlamak olmalıdır. İnsanın varlığıyla hayata artı değerler kazandırmayı yaşama nedeni olarak algılaması her insanın birinci dereceden sorumluluğu olmalıdır. İnsanın hayatta varlığıyla kapladığı alan, düşündüğünü yaşama geçirdiğiyle sınırlıdır. Bilinçli her okurun arayışı bu duyguyla besleniyor. Nitelikli ve bireysel paylaşımların toplamında hayatın kalite çıtası yükselir. Tinsel Söyleşiler yapıtımda ben de kalite çıtamı yükseltmek istedim. Ne kadar başardım bilmiyorum.

Yaşadıklarımızdan biliyorum; insan her koşulda kendisini aldatmaya meyillidir. Aldatmanın biçimlerine göre değişiyor insan hayatındaki yansıması. İnsanın en büyük açmazı bu masum aldatmalarla başlıyor ve zamanla bir birikime dönüşüyor içinde. Bu tehlikeli birikim, zamanla bir iç savaşın başlamasına neden oluyor. Bu kaçınılmaz savaşın karşısında kimliğimizi korumamız için zırhlara ihtiyacımız var. Yazdıklarıyla içten içe bizi kuşatanlar, içimizdeki içten uyanışı kavramamıza yardımcı olanlar ve bize tünelin ucundaki ışığı gösterenlerdir zırhlarımız. İnsanın benliğine ulaşmasının öneminden söz edip duruyoruz, ama bu bilinç uyanışının insan ruhunda yarattığı tehlikeleri göz ardı ediyoruz diye düşünüyorum. Ben bu farkı Tinsel Söyleşiler yapıtımda göz ardı etmemeye özen gösterdim.

Düşünürlerin, yazarların, şairlerin, hayatımıza kattığı en önemli kazanımların başında bizi bilinç uyanışındaki kâbuslardan korumak geliyor. Her koşulda üstesinden gelemediğimiz sorunlardan dolayı kendimizi bir uçurumunun tepesinden aşağı bırakmak istediğimiz anlar oluyor. Yakınlarımızdan önce bu tehlikenin farkına varan da onlardır. Onlardır bize bilinç uyanışımızı doğru kavrama yetisini kazandıran ve yeni kurtuluşumuzu doğru sahiplenmemizi bize öğreten.

Gerçek sanatçı sadece içinde yaşadığı çağın değil, kendisinden önceki çağın sosyal tabakasındaki sınıfsal adaletsizliğini, siyasal mekanizmalarının çarpıklığının insan ruhu üzerindeki etkilerini, insan ruhunu parçalara ayırarak bir büyüteç altında psikologlara iş bırakmayacak değin derinlemesine incelemelidir. Bu bağlamda sorumluluk bilinci derinleştikçe insana yaklaşımı da derinleşiyor gerçek sanatçının. Dostoyevski'yi anlamamız yeterli. O ki, bitip tükenmeyen bir kaynaktır ruhbiliminde. İnsanın aklı ile tutkuları arasındaki savaş, yaşadığı sürece bitmiyor. Yüreğini, o bitip tükenmeyen güçlü savaşın götürdüğü yere götürenler ruhun bu yöntemle daha yükseklere çıkabileceğini biliyor. Yükseklerde gözü olan ruhum soruyor bana: “Neyi başarmak istiyorsun? Okuduklarını yaşama geçiriyor musun?” diye.

Söz konusu insansa tüm söylenenlerin, yazılanların eksik kaldığını biliyorum. Yazdığım Tinsel Söyleşiler adlı yapıtımdan biliyorum, insanın kendi özünden bir kaç damlasının yabancı damarlara aktarmasının zamanının ve sınırının olmadığını. Daha ben doğmadan yaşam serüvenlerini noktalamış yazarların, şairlerin ve düşünürlerin eserleri sayesinde onlarla tutkulu bir ilişkiyi aratmayacak değin dolu dolu saatler geçirdiğim için mutluyum. Düşünüyorum da dünyamın oluştuğu tek tek izlenimlerimin çoğunu okuduğum ve üzerinde yazdığım yazılarıma borçluyum. İnsanlığın hayat serüvenlerine tanıklık etmeyi, dünyayı sayısız insanın ruhsal bakışlarıyla görmeyi, bu yolun henüz başında olduğumu öğrenmeyi okuduğum kitaplara borçluyum.

Size göre okumak yazmanın neresindedir? Okumadan yazmak mümkün mü?

Ben okumadan yazılamayacağını düşünüyorum. Okumak yazmanın tam da merkezindedir. Okumadan yazmak mümkün değildir. Yazsanız bile yazdıklarınızın geçerliliğini koruyabilmesi söz konusu değildir. Yazan ve üreten bir insanın hem güncel yazını hem de kendisinden önce yaşayan, yaşam serüvenlerini noktalayan, ürettikleriyle insanlığın kütüphanesine ölümsüz yapıtlar bırakanların yapıtlarını da okuyup özümsemesi gerekiyor.

“Edebiyattaki Etkiler” ana teması, yazının evrensel düşünce akrabalığı olduğudur. Bir eserin etkisi yazarın yarattığı etkiden daha büyüktür. Edebiyattaki toplam etkilerin sonucunda kişi kendi eserleriyle edebiyatta yaratacağı etkiye kavuşur. Etkileşimin birçok boyutunu irdelediğim bir yazıda Puşkin ile Gogol arasında geçen şu konuşmadan kesit verir yazar: “Puşkin’in bir gün Gogol’a: Genç dostum, geçen gün aklıma bir konu geldi. –fevkalâde bir fikir olduğunu sanıyorum –ama öyle hissediyorum ki ben bu konuda hiçbir şey elde edemeyeceğim. Bunu siz almalısınız; siz benim tanıdığım adamsınız, bana öyle geliyor ki siz ondan bir şeyler çıkarabilirsiniz” dediğini anlatırlar. Bir şeyler! ­­­­­­‑­Gerçekten de –Gogol o küçük konu ile bir gün Puşkin’in aklına koyduğu bu tohumla, en azından şöhretini borçlu olduğu Ölü Canlar’ı yarattı.”

Sanatsal etkileşim gerçekte bir sanatçının kendisini yaratmasının olmazsa olmazıdır. “Her büyük adam bir etkicidir.” Etkileyici olmak isteyendir büyük adam biçiminde özetlemek yanlış olmaz kanısındayım sanattaki etkiyi/ etkileşim sürecini. Okumak başka başka yazarların yazınsal üretirlerinden etkilenerek kendi yazınsal üretimini çok daha fazla üst seviyeye çıkarabilir. Bir yazarı düşmanlarına ve zamana karşı sadece ve sadece eserleri savunur, eserleri korur. İnsanın kişiliğini belirleyen eserler vardır. Yazan ve üreten kişi kendi kişiliğini belirleyen yapıtları okumaya özen göstermeli. Hem okuduklarıyla Hem okuduklarıyla hem de yazdıklarıyla beslenebilmeli sanatçı. Okumadan yazmanın mümkün olamayacağını bir zat kendim deneyimledim.

Okumadığım zamanlarda kesinlikle üretemiyorum. Hem okumadığım zamanlarda kendimi eksik hissediyorum. Farklı farklı dünyalara düşünsel yolculuk yapmayı çok seviyorum. Evimin her tarafı kitaplarla dolu. Çalışma masam kitaplarla dolu. Bu yüzden hem kendisini yaşadıklarıyla hem de yazdıklarıyla gerçekleştirmek isteyen her insanın kesinlikle okuması gerekiyor. Okumak genleşmek hem de güneşlenmek demektir. Hayatta en büyük ödülün okuma alışkanlığı olduğunu düşünüyorum. Okuyan bir insan hem kendine hem de yazdıklarına daha farklı bir penceren bakabilme farkındalığına ulaşır. Kendi sığlığından kurtulur ve her gün yeni bir insan olma heyecanıyla kendisini yazdıkları ve yaşadıklarıyla gerçekleştirme olanağına kavuşur.

Yazan insanın tek alfabesi okumaktır, araştırmaktır. Çıkan her yeni yapıtı okuma heyecanını hissetmektir okumak. İnsan okurken farkında olmadan kendi bilinçaltına yolculuğa çıkar. Bilinç altında dile gelmeyi bekleyen sözcükler kendiliğinden dile gelir. Okumak yazmanın itici gücüdür. Bu güç toplam bir güce dönüştüğünde sanatçı yazdıklarında kendini ne kadar doğru ifade ettiği birikimine ulaşır. Bana duygularımı ifade etme olanağı verdiğiniz için size yürekten teşekkür ederim. Başarılarınızın devamını temenni ederim. En içten sevgilerimle.

Bilal Can - 28.12.2016

,

1521

Bilal Can Hakkında

Bilal Can

Dumlupınar Üniversitesi Sosyoloji lisansını tamamladıktan sonra yüksek lisansını da aynı üniversitede "Mustafa Kutlu Öykücülüğünce Mekân: Bir Edebiyat Sosyolojisi" teziyle tamamladı. Sosyolojik çalışmaları mekân, kent, şehir ve edebiyat sosyolojisi üzerine yoğunlaşmıştır. Şiirleri, denemeleri, kitap değerlendirmeleri ve eleştirileri bir çok dergide yer aldı. Kitaphaber.com.tr sitesinin kurucuları arasında yer alıyor ve 2012 yılından beri Kitaphaber.com.tr nin editörlüğünü, 2015'ten itibaren genel yayın yönetmenliğini yapıyor. 

twitter: @bilalcan1

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin