'Ben'in Efendimiz'e Açılan Rüyaları

'Ben'in Efendimiz'e Açılan Rüyaları

'Ben'in Efendimiz'e Açılan Rüyaları

'Ben'in Efendimiz'e Açılan Rüyaları

Rüya, varlık içinde bir başka varlık ‘ben’ için. Ruh içinde ruh, ten içinde ten gibi. Can içinde taşınan bir başka can. Gece olur bir başka âleme geçilir, bir alemden bir başkasına. Şuur içinde bir şuurda gezinilir. Âlemler ve zamanlar hızlı geçilir. Hayat kendi kendisini yorumlar.

 Hemen her hikâyesinde ‘ben’i anlatan öykücü Ali Haydar Haksal, Eşik Yayınları’ndan çıkan ‘Rüya Rüya İçinde’ (Temmuz 2012) kitabında ‘ben’in rüyalarını paylaşıyor bizimle. Haksal bu kez bir ilki deniyor. Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) rüyalarını ‘ben’in günümüzde gördüğü rüyalar ve günlük hayatıyla birleştirerek yorumluyor.

 Kitap, Efendimiz’in kıssalarıyla iç içe geçen on bir öyküden oluşuyor. Öykülerin dördü haricinde anlatıcı, birinci tekil şahıs olan ‘ben’. Her hikâyede, kahramanın gündelik yaşamında etkisinden kurtulamadığı rüyaya/lara ya da hayatındaki sorgulamalara tanıklık ediyoruz. Öykülerin ortak bir özelliği de ölüm, yalnızlık ve ebediyet temalarıyla örülü olmaları. ‘Ölünün Gözyaşları’ hikâyesinde ölmeden ölümü yaşayan yalnız bir adamın hayatına şahit oluyoruz. ‘Uçurum’da ömür yolculuğunun muhasebesini yapan ‘ben’in yalnızlığı etrafında dolaşıyoruz. ‘Korku Gecesi’nde ise eşi tarafından terk edilen Nail karakterinin, fırtınalı bir gecede yaşadığı yalnızlık korkusuna eşlik ediyoruz.

 Ali Haydar Haksal’ın öykülerinde betimlemeler geniş yer tutuyor. Usta öykücü, olay örgüsünü çoğunlukla mekan, zaman ve kişileri ayrıntılı bir şekilde betimleyerek kuruyor. Varlıkların okuyucu için adeta sözcüklerle resmini çiziyor. Rüya Rüya İçinde’deki hikâyelerde betimlemeler yine ağırlıkta. ‘Ölünün Gözyaşları’nın girişinde mezarda çürüyen bir cesedin durumunu ayrıntılı bir şekilde öğrenmek mümkün: “Sessizliğin sesi, inleyen bir ruh. Kafatasının etleri çürüdükçe kafatasının kemikleri çözülüyor adamın. Dişler gevşiyor, dişlerinin araları açılıyor, göz çukurlarının boşluğu karanlık bir oyuk olarak ortaya çıkıyor. Avurtlar kalmıyor, alın kemiği bembeyazlaşıyor, boyun kısmı bitiyor kuru ve ak pak bir kemik yığını beliriyor, saçların kimi toprağa düşüyor, kimi kafatasının üzerine yapışıyor, toprağa ölü bir sessizlik karılıyor. Kemiklerin çözülme çıtırtıları duyumsanıyor…”

 Toprak altında kurtçuklar tarafından yenilen cesedin uzun tasvirinin ardından Efendimiz’in arkadaşlarıyla yaptığı bir yürüyüşü anlatıyor Haksal. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), yol kenarına çömelmiş bir adamın yanından hiçbir şey söylemeden geçip gidiyor. Fakat dönüşte adamı aynı yerde gördüğünde bu kez ona selam veriyor. Yanındakiler Peygamberimiz’e bunun sebebini soruyor. Efendiler Efendisi ise şu ibretlik cevabı buyuruyor: “Biz geçerken adam hiçbir iş yapmıyordu, boş oturuyordu. Dönüşte adamın elinde bir çubuk vardı, toprağı karıştırıyor, karıyordu, kendince bir şeyler yapıyordu. Bir şeyler yaparken de o mutlaka bir şeyler düşünüyordur. Boş duranı kim sever, sayar?”

 Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) ile ilgili kıssadan sonra öykümüz, bir adam/kadının evinde yalnızlık-sessizlik içinde kıvranışı, çaresizliği, içten içe ölmeden ölümü yaşamasıyla devam ediyor…

 ‘Hala Sultan’ adlı öyküde rüyalarının etkisinden bir türlü kurtulamayan ‘ben’in geçmiş ve gelecek arasındaki gel-gitlerini okuyoruz: “Rüyalarım, binbir rüyalarım. Bir milyon bir rüyalarım. Yastığa başımı koyduktan sonra yepyeni bir âlemde geziniyorum. En olmadık şeylerle yüzleşiyorum, en olmayacak gelecekle ve geçmişle de. Çocukluğumun topraklarına, geçmiş özlemlerime gidiyorum zamanlı zamansız…”

 “Kendimin düş kırıklığıyım.” diyor ‘ben’ ya da Ali Haydar Haksal. Başa çıkamadığı, iç içe geçen, belirsiz ve sayısız rüyalarından dem vuruyor. Üstelik hiçbiri tam olarak da bitmiyor. Öylesine çoğalıyorlar ki ‘ben’i yoruyorlar. Bazıları onunla birlikte yeniden yaşanıyorlar. Yani rüyaların, ‘ben’in yakasını bırakanları ve bırakmayanları var. Onu sürükleyenler, kuşatma altına alanlar, ona yön verenler de mevcut. Dolayısıyla gördüklerinin ardından “Acaba bugün başıma nasıl bir iş gelecek, beni hangi felaket karşılayacak, hangi sevinçle yüzleşeceğim?” gibi sonu gelmeyen sorularla boğuşuyor ‘ben’.

 ‘Hala Sultan’ hikâyesinin devamında ‘ben’, henüz delikanlıyken gördüğü Efendimiz’le ilgili rüyaya tutunuşunu anlatıyor: “Efendim ruhumu kavradı, ruhum onu kavrama çabasında...” Öykünün sonunda ise Peygamberimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem), halası Ümmü Haram’ın evinde ümmetin deniz zaferiyle ilgili gördüğü rüyaya ardından Hala Sultan’ın Kıbrıs’taki kutlu şehadetine doğru sehayat ediyoruz...  

 

Çağla Göksel Çakır - 01.12.2015

,

2315

Çağla Göksel Çakır Hakkında

Çağla Göksel Çakır

1981 yılında Ankara’da dünyaya geldi. İlk, orta, lise ve üniversite öğrenimini Ankara’da tamamladı. Anafartalar Anadolu Ticaret Meslek Lisesinden 1999 yılında mezun oldu. Aynı sene Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünü kazandı. İkinci sınıfta Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümüne yatay geçiş yaptı. Haziran 2003’te Ankara Üniversitesinden Gazetecilik Bölüm Birincisi olarak mezun oldu. İstanbul ve Ankara’da çeşitli gazete, dergi ve televizyonlarda muhabir, redaktör ve editör pozisyonlarında çalıştı. 2017 yılından bu yana Ankara’daki Anı Yayıncılıkta Türkçe Editörü, Redaktör ve Dizgi Tasarımcı olarak görev yapmaktadır.

 Çakır’ın ilk şiir kitabı 'Ekose Mutsuzluklar', Ocak 2017’de Mühür Kitaplığından çıktı. Şiirleri, denemeleri ve şiir/şair/kitap incelemeleri; Aksi Sanat, Yıldız Tozu, Mühür, Patika, Eliz Edebiyat, Yedi İklim, Güncel Sanat, Şiir Vakti, Mavi ve Yeşil, Hayal Bilgisi dergileri ile aksisanat.com, kitaphaber.com.tr edebiyat sitelerinde yayımlandı/yayımlanmaktadır. Şair-yazarın aksisanat.com’da köşesi bulunmaktadır. Çakır, 2013 yılında Güncel Sanat Dergisinin düzenlediği ‘Kaygusuz Abdal Şiir Yarışması’nda ‘Güncel Sanat Ödülü’ne layık görülmüştür. Uzun bir süre İstanbul’da yaşadıktan sonra memleketi Ankara’ya dönen şair, evli ve iki çocuk (Elif ve Mert Efe) annesidir.

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin