BEŞ SEVİM APARTMANI’NIN SEVİMSİZ HİKAYELERİ

BEŞ SEVİM APARTMANI’NIN SEVİMSİZ HİKAYELERİ

BEŞ SEVİM APARTMANI’NIN SEVİMSİZ HİKAYELERİ

30.06.2021 - Mustafa Buğaz
BEŞ SEVİM APARTMANI’NIN SEVİMSİZ HİKAYELERİ

Giriş

Gazetecilik tarafı da bulunan Mine Söğüt modern Türk edebiyatının önemli yazarları arasında yer alır. 2003 yılında yayımlanan ilk romanı ‘’Beş Sevim Apartmanı’’ cinlerle savaşa giren bir doktorun patolojik hikâyesini anlatmaktadır. Roman genel anlamıyla post-modern özellikler gösterir. Klasik romanın anlatı düzeninin tersine birbiriyle ilgisiz, sınırları belirsiz, sondan başa doğru evrilen bir kurgu yapısı vardır. Çok katmanlı, çok kültürlü, çok parçalı, metinlerarası ilişkilere dayanan, düzlemini Doktor Samimi’nin tuttuğu notlarından alan üst kurmaca gibi anlatı teknikleri barındırır. Mine Söğüt, kaleme aldığı bütün kurmaca eserlerinde kamusal alanın dışına itilmiş, toplumla bağları kopmuş marjinal grupları, bastırılanları, ötekileştirilenleri, yok sayılanları, terk edilenleri işlemiş, gazeteciliğin de vermiş olduğu tecrübeyle hep gördüğü/duyduğu fakat içinde yaşadığı toplum tarafından bastırılan acılı olayları bütün çıplaklığıyla (sansürlemeden) çarpıcı bir biçimde anlatmıştır.

Roman, ana kahramanımız Doktor Samimi’nin öz yaşam öyküsü ve Beş Sevim Apartmanı’nın geçmişteki hüzünlü hikâyesiyle başlıyor. Küçüklüğünden beri annesi ve babası tarafından dışlanan Doktor Samimi, cinleri ve perileri kendisine arkadaş edinir. Yaşadığı aşk hadisesinden sonra sevdiği kadınla aralarının açılmasına sebep oldukları için cinler ve perilerden intikam almak gayesiyle birtakım planlar yapar. Halasından kalan mirasla Beş Sevim Apartmanı isimli binayı satın alır ve kendisi gibi cinler ve perilerle başı dertte olan beş akıl hastasını hastaneden çıkararak bu apartmanın farklı katlarına yerleştirir. Bodrum katına da kendisi yerleşir. Roman farklı renklerden oluşan beş perdeli pencerenin ardında yaşamaya başlayan bu beş hastanın kendilerinin uydurduğu yaşam öyküleriyle gerçek yaşam öykülerinin ve aralarda da Doktor Samimi’nin tuttuğu günlüklerin anlatımıyla devam eder. Başlangıçta cinleri ve perileri yok etmeye kararlı olan Samimi, olaylar geliştikçe onlar tarafından ele geçirildiği ve onlardan kurtulma olasılığının bulunmadığı noktasına doğru gider. Roman, Doktor Samimi’nin hastalarını öldürüp Beş Sevim Apartmanı’nı ateşe vermesi; dolayısıyla onu yoldan çıkartıp delirtmek isteyen cinlere karşı yenilmesi ile son bulur.

Ebeveynlerini Öldüren Mutsuz Çocuklar

Mine Söğüt’ün romanlarındaki kişiler kahramandan ziyade anti-kahraman hüviyetindedir. Bu yönüyle yeraltı edebiyatının kahramanlarıyla benzerlik gösterir. Onlar, klasik edebiyattaki gibi sıkı toplumsal aidiyetleri, güçlü duyguları ve sağlam ideolojik fikirleri olan kahramanlardan ziyade, toplumla çatışan, dışlanmış, terk edilmiş, ötekileştirilmiş, travmatik/patolojik özellikler taşıyan kişilerdir. Özellikle bu durum ‘’Beş Sevim Apartmanı’’ adlı romanında daha açık görülmektedir. Karakterlerin hemen hemen hepsi -Doktor Samim de dahil- anne ve babalarından yeterli ilgi ve değeri görmemiş, dışlanmış, ihmal edilmiş figürlerdir. Bu ilgisizlik ve değersizlik ailelerine karşı öfke ve şiddet olarak dönmüş, bütün karakterler annesini veya anne yerine geçebilecek figürleri öldürmüştür. Mesela, soluk sarı perdeli birinci kattaki adam (Oğuz), babasını öldüren annesinin, büyüdüğünde onu da öldüreceği korkusuyla annesini aynı şekilde öldürmüştür. Kurşunî yeşil perdeli penceredeki Yeşim, evde kimsenin kendisini sevmediğine inanmış, sürekli düşük yaptığı ve buna da cinlerin sebep olduğuna inandırdığı anneannesini öldürmüştür. Kahverengi perdeli penceredeki adam (Yusuf) çocukluğunda kendisine ilgi göstermeyen ve kliniğe yatıran anne ve babasından intikam almak için annesini, babasının ayakkabısıyla öldürmüştür. Turuncu perdeli penceredeki kadın (Elif), kız doğduğu için babası tarafından dışlanmış, hayali kız kardeşini öldürmüş, annesinin yeniden evlenip bir erkek çocuk doğurmasıyla delirmiştir. Parlak kırmızı perdeli penceredeki kadın (Melike), babasız olarak doğup düşlerinde yaşattığı babası sandığı adamın tecavüzüne uğramış ve her şeyin sorumlusu olarak gördüğü annesinin ve anneannesinin boğazını tıraş bıçağı ile keserek öldürmüştür.

Yalan Cin-Peri Hikâyeleri

Romanda kahramanların gerçek hikâyeleriyle cin-peri yalanlarıyla süslü hikâyeleri birlikte veriliyor. Hastalar kendi hikayelerini anlatırken her şeyi bütün gerçekliğiyle anlatmak yerine masallara özgü, yalancı masumiyet ve mutluluk hikayeleri biçiminde anlatarak olayları çarpıtmayı tercih ediyorlar. Bu da gayet anlaşılırdır, çünkü insan kendisiyle ilgili korkunç hakikatlerle yüzleşmekten kaçınır. Bunun sonucu olarak da kendisine mitler/masallar üretir. Romanda da kahramanlar bütün olup bitenlerin sebebini cinler ve perilere bağlıyor. Örneğin romanın karakterlerinden biri olan Yusuf, çocukluğundan beri intihara eğilimli, varlıklı anne ve babası tarafından yeterli ilgi görmeyen, kliniğe yatırılma korkusu yaşayan biridir. Bu yüzden; onları cezalandırmak için babasının demir ökçeli ayakkabısıyla annesini katletmiştir. Fakat o bu gerçekleri anlatmak yerine yalancı bir cin peri hikayesi uyduruyor. Ona göre yoksul bir ailede demir ökçeli ayakkabılarla babası tarafından dayak yiyerek büyümüştür. Babası ölünce annesi parasızlıktan onu yetimhaneye bırakmıştır. Yusuf sonra yetimhaneden kaçarak annesini öldürmüştür. Fakat bunu kendi iradesiyle yapmadığını, cinler ve perilerin yaptırdığını iddia ediyor:

‘’ Masum bir oyun gibi başlayan bu cin dostluğu, ben büyüdükçe bir kâbusa dönüştü. Tek suçum cinlerin kışkırtmalarına hayır diyemememdi. Ben uslu iyi bir çocuktum. Ama devreye o benekli cinlerden biri girmeye görsün… Her şey birden bire alt üst oluyordu.’’(s-75)

Özellikle periler ve cinlerin kötü karakterli olmaları bize Jung’un ‘’gölge’’ arketipini hatırlatıyor. Jung’a göre, edebiyat eserlerinde karşımıza çıkan kötücül karakterler bilinçaltımızın karanlık tarafıdır. Kollektif bilinçaltımızda çok eskiden beri var olan bu canavarlar (yılan, ejderha, dev, cin ve şeytanlar) birer arketiptir. Toplumun dışına itilmiş kahramanlarımız cinler ve perilerle arkadaş olmuş, onların tesirinde cinayet işlemiş ve bütün kötülükleri onlara yüklemişlerdir. Ama aslında onların en büyük sorunu cinler ve perilerden kurtulup toplumsallaşamamalarıdır. Doktor Samim başta olmak üzere hiçbiri cinlerle ve perilerle olan dostluğunu sonlandırıp normal bir hayatı sürdürememiştir. Çünkü aileleri tarafından kendilerine uygulanan ayrımcılık, şiddet ve cinsel tacizler bu küçük bedenlerde büyük travmalara yol açmış, zihinlerine hâkim olan karanlık güçlerin esiri olmalarına sebep olmuştur. Aslında Mine Söğüt burada aile üzerinden bir toplum eleştirisi yapıyor. Evet, artık eski geleneksel, sevgi/saygı bağları güçlü, sıcak ve güvenli aile tipi gitmiş, yerine güvensiz, dağılmış ve çürümüş bir aile tipi gelmiştir. Artık anne ve babanın bulunduğu ev, sıcak bir yuva olmaktan çıkmış korkunç bir cehenneme dönüşmüştür. Ve biz bu realiteyle yüzleşmek zorundayız!

Beş Sevim Apartmanı ve Türkiye

2008’in Nisan ayında Türkiye bir cinayet haberiyle sarsılmıştı. Bilkent Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencisi Başak Aydıntuğ, annesi ünlü doktor Prof. Dr. Ayşe Olcay Tiryaki’yi bir gece yarısı bıçaklayarak öldürmüştü. O zamanlar Türkiye’yi şoka sokan cinayetle ilgili hazırlanan iddianamede bir detay dikkatimi çekmişti:

‘’Evde, aile kurumunun gerektirdiği sevgi, saygı ve hoşgörü ortamının hiç bulunmadığı” ifade edilen iddianamede, Aydıntuğ'un, kendisini ikaz eden annesine, “Sen ne biçim annesin. Hayvan. Köpek. Senden nefret ediyorum. Senin ünlü bir doktor olmandan da nefret ediyorum. Babamla neden boşandın? Boşanma senin yüzünden oldu” ve benzeri sözler söylediği kaydedildi.’’ (Hürriyet,2008)

İddianamede geçen ‘Evde, aile kurumunun gerektirdiği sevgi, saygı ve hoşgörü ortamının hiç bulunmadığı’’ ifadesi incelediğimiz ve kurmaca kabul ettiğimiz romandaki anlatılan cinayetlerin sebepleriyle birebir aynı değil midir? Romanda anneannesini öldüren Yeşim’in eczacı bir anne ile pilot bir babanın kızı olması, Başak’ın da anne ve babasının meşhur birer doktor olmaları bir şeyi değiştirmemiş, ikisi de ihmal edilmişlik ve sevilmemişlik hissiyle cinayet işlemişlerdir. (Sadece Yeşim değil romandaki bütün çocuklar aileleri tarafından ihmal edildiği için cinayet işlemiştir.)

Sonuç

Gazetecilik yanı da olan Mine Söğüt, şüphesiz yukarıda bahsi geçen cinayetleri görmüş, bizzat görmese bile haberlerde duymuştur. Zaten dikkatli incelendiğinde eserlerinde kullandığı malzemeleri de bu haberlerden aldığı anlaşılıyor. Fakat gerçek hayattan aldığı malzemeleri sanki edebi metnin gereği olan kurmaca gerçekliğe dönüştürmeden romanında işlemiş gibidir. Bu tasarruf, eserin kurmaca/edebi eser mi yoksa sadece düz bir anlatı mı olduğu şüphesini de beraberinde getirmiştir. Böyle bir sorunun farkında olan yazar, işin içine -ironik ve başarılı bir biçimde- üstkurmaca tekniğini katarak eseri salt gerçekleri anlatan kuru bir düzyazı olmaktan kurtarmıştır.

Aslında roman hem içeriğiyle hem de kurgu yapısıyla yeni Türkiye’nin öteki yüzünün bir panoraması gibidir. Bu kadar korkunç ve iğrenç olayları hem kabullenmek hem de anlatmak akıl sağlığını bozabileceği için yazar postmodern anlatının imkanlarından faydalanıp kurmacayla gerçeği bir arada vermiştir. Böylece toplumun şizofrenik yapısını da yansıtmayı başarmıştır. Ayrıca kitap, postmodern ve yeraltı edebiyatının özellikleri olan, çok katmanlı, çok kültürlü, metinlerarası ilişkilere yaslanan, üst kurmaca bir düzlemde kaleme alındığı için oyunsuluk eğilimi taşıyan bireyleri de içeriyor. Zaten roman boyunca anlatılan bütün olayların gerçek mi yoksa düş mü olduğu ikilemini yaşarız. Ve sonunda şaşkınlıkla anlarız ki anlatılan bütün hikayeler ve kişiler Doktor Samimi’nin zihninde ürettiği hayal oyunlarından ibaretmiş.

Son olarak okuyucuya şu uyarıyı da yapmadan geçemeyeceğim: Toplumda ve ailede yaşanan lokal olaylara bakarak çürümenin mutlak olduğu genellemesini yapmak, bizi (romandaki gibi) bütün anne ve babaların sapık ve güvensiz olduğu gibi distopik bir sonuca götürebilir. Bu da son derece tehlikelidir. Unutmamalıyız ki -yaşadığımız bütün olumsuzluklara rağmen- aile ve onun temeli olan anne ve babalarımız hayatımızda sığınabileceğimiz en güvenli limanlarımızdır. En azından sokaklardan daha güvenlidir diyebiliriz.

Beş Sevim Apartmanı, Mine Söğüt, Yapı Kredi Yay., İstanbul, 2003

Mustafa Buğaz - 30.06.2021

,

395

Mustafa Buğaz Hakkında

Mustafa Buğaz

Hakikatin peşinde koşan, münzevi, mütecessis bir fikir işçisiyim.

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin