Beyaz Saçlı Kral Jim Jarmusch

Beyaz Saçlı Kral Jim Jarmusch

Beyaz Saçlı Kral Jim Jarmusch

15.06.2016 - Süleyman Yakupoğlu
Beyaz Saçlı Kral Jim Jarmusch

Çektiği filmlerde tam manasıyla kendi tarzını yansıtan ve yansıttığı tarz itibari ile de kimseye hesap vermeyi kabul etmeyen üstat. Beyaz dikili saçları ve kıyafet tarzı ile bir yönetmenden çok bir rock starını anımsatmakta.

Jarmusch filmlerine uzun planları ve bu planları süslediği müzikleri ile bambaşka bir dünyanın kapılarını siyah beyaz aralamakta. Diyaloglardaki üstün başarısı ve kendine has espri tarzı sayesinde filmleri diğer bağımsız sinemacıların filmlerinden de ayrı bir yer edinmesini sağlıyor. Hem hüznü hem de eğlenceyi aynı filmde hatta aynı sahnede bir arada vermeyi başarabilen bir deha.

İlk kez Ölü Adam filmiyle karşıma çıktı bu üstat. Johnny Depp’e kazandırdığı karakter ve filmin tamamı büyüleyici bir havadaydı. İzlemesi oldukça zor olan bu filmi sabırla izleyen sinemaseverler büyük bir kazanım sağlayacaktır. Ölü Adam filminde Johnny Depp karakterine eşlik eden Kızılderili karakterinin Depp’in yanında gerçekleştirdiği monoloğun aynısının yıllar sonra yine Johnny Depp’in maskeli süvari filminde bu kez Kızılderili olan Depp’in gerçekleştirmesi büyüleyici bir durumdu benim için.

Jim Jarmusch filmlerinin en önemli özelliklerinden birisi sigara kullanımındaki iştah açıcı özelliği. Özellikle ‘Kahve Ve Sigara’ filmi bu konuda zirve yaptığı filmdir. Birçok kısa filmin birleşmesiyle meydana gelen film hem başlı başına bir uzun metraj gibi hem de sanki sadece peş peşe sıralanmış kısa filmleri izlemek gibi. Tom Waits’e hem film müziklerini yaptırmakta hem de filmlerinde rol vermektedir.

Siyah beyaz filmlerin kahramanıdır Jim Jarmusch. Siyahın beyaza, beyazın siyaha olan üstünlüğünü yarattığı mizansenler ile ortaya koymaktadır. Filmlerinde garip bir tılsım var. Sanki bir sinema izleyicisi değil de o anda oradan geçen birisi ya da olayın gerçekleştiği yerin yakınlarında bir bankta oturuyormuşsunuz da tesadüfen olaylara tanık oluyormuşsunuz hissini yaratıyor. Constantin filminde izleyip hayran kaldığım melek karakterini canlandıran Tilda Swinton’u Jim Jarmusch’un son filmi olan ‘Sadece Aşıklar Hayatta Kalır’ filminde bir vampir olarak görünce tarif edilemez bir mutluluğa sahip oldum. Çektiği vampir filminde de farklılığını ortaya koymayı başarabilmiştir. Diğer filmlerinde de olduğu gibi müziğin hâkimiyetinde gerçekleşen film izleyicinin damağında naif bir tat bırakmakta.

Jarmusch sinemasında alelade konuları kusursuza yakın işlemesiyle bambaşka bir hale çevirmekte. Basitlik ve sadeliğin aslında ne kadar da karmaşık ve ilgi çekici olabileceğini gösteriyor. Oyuncu seçiminde en az senaryoları kadar yaratıcı bir özelliğe sahip. Birçok auteur yönetmen gibi kemik oyuncu kadrosuna sahiptir ve filmlerinde genel olarak aynı oyuncuları görürüz. Buda olayın iyice keyifli bir hal almasını sağlıyor. Bilinen oyuncuların hangi karakterde ve filmin neresinde ortaya çıkacağını beklemek ziyadesiyle keyifli.

Sadece Aşıklar Hayatta Kalır filminde vampir olayına farklı bir bakış açısı getirmiş ve günümüzde iyiden iyiye içi boşalmış olan vampir kavramının içini doldurmuştur. Özellikle ‘’Alacakaranlık’ filmiyle vampir-vampir aşkı konuları etkileyiciliğini yitirmişti. Fakat Jarmusch çektiği filmle vampir filminin ve aşkının nasıl sunulacağını göstermiştir. Oyuncularına büyüleyici özellik kazandırma konusunda iyi bir modacı olan yönetmen sadece vampir karizmasından yararlanmak yerine yine kendi zevkini konuşturmuştur.

Ölü Adam filminde siyah beyaz efsanesini yine başarıyla uygulayan yönetmen işlediği konunun derinliği ile de takdire şayandır. Bir Kızılderili ve sönmeye yüz tutmuş Amerikalının hikâyesini anlattığı filmde her ne kadar berabermiş gibi görünseler de aslında ne kadar ayrı olduklarını, soluk benizlilerin Kızılderililerden ne çok şey öğrendiğini ağır ve etkileyici bir dille anlatıyor.

Stranger Than Paradise filminde ne kadar sade bir hikâye işlediği sanki filmin giriş sahnesinden itibaren fısıldıyor. Garip bir yol hikâyesi gibi ve birazda yerleşik hayata göndermeleri bulunuyor ama tam olarak eviyle seyahat eden bir hikâye gibi. Yine sigaraya bu derece estetik kazandırılmaz ki dedirtecek cinsten nakışlamıştır.

Down By Law filminde biraz komik biraz yazık bir şekilde hapse düşmüş üç mahkûmun samimi ve bir o kadar da resmi hikâyesini anlatıyor. Sigara yine başrol oyuncusu. Tom Waits, Jhon Lurie ve Roberto Benigni ile hapishane hayatına eğlenceli ve farklı bir bakış getirmiş. Hapishanenin sadece mahkûmiyet sonucu olmayacağını, aslında dışarının da farkında olmasak da hapishane olduğunu anlatmakta. Üç mahkûmun hapisten kaçtıktan sonra sığındıkları bir orman evinde de hiçbir şey yapmadan kalmaları hapishanenin mi daha hapishane yoksa dışarısının mı daha hapishane olduğunu sorgulatıyor.

Kahve Ve Sigara ise kısa filmlerinin birleştirilmesiyle ortaya çıkan bir film. Filmde bir masa etrafında kahve ve sigara muhabbeti üzerinden kişilerin yaşamlarına inmiş, ilişkilerini sorgulatmıştır. Belki de sigara hiç bu kadar başrol olmamıştır. Filmi izlerken beş paket sigara tüketmeniz kaçınılmaz.

Night On Earth filminde ise aynı gecede beş farklı şehirde beş ayrı taksi şoförünün hikâyesini anlatmakta. Hikâyeler birbirinden eğlenceli ve sigaralı. Bir taksi şoförü ve yolcusunun nasıl ilişkiler içerisine girebileceğini ve edebilecekleri muhabbetlerin sınırsızlığını ortaya koyuyor.

Kırık Çiçekler filminde zamanının ve içinde bulunduğu zamanın çapkın ihtiyar delikanlısının hikâyesini anlatıyor. Esrarengiz bir mektupla bir çocuğu olduğunu öğrenen bir adamın geçmişiyle yüzleşmesini konu ediniyor. Çocuğunu bulmak için eski sevgililerini tek tek dolaşan ve her sevgilisinde ayrı bir hikayesini sonlandıran bir adamın biraz acıklı biraz komik hikayesi.

Gizem Treni filminde ise izleyiciyi fazlasıyla Elvis Presley’e doyuruyor..yine biraz yol hikayesi ve birazda yerleşik hayata göndermeli filmlerinden. Elvis Presley’in ruhunun uçuştuğu, yaşadığı şehir olan Memphis’te geçen bir grup hikâye. En az Elvis kadar sigaraya da doyuran bir film.

Jim jarmusch işlediği konularla ciddi manada bir sinema üstadıdır. ‘’çektiğim filmleri avrupada izleyenler çok Hollywood, Amerika’da izleyenler ize Avrupai buluyor, ne yapabilirim ki ‘’ açıklamasında bulunmuştur. Sinemanın sadece sinema olarak değerlendirilmediğinin en bariz örneklerinden birisidir.

En sevdiği film listesi ise şu şekildedir:

1.l'atalante (Vigo, 1934)

2. Tokyo Story (Ozu, 1953)

3. They Live by Night (N Ray, 1949)

4. Bob le flambeur (Melville, 1955)

5. Sunrise (Murnau, 1927)

6. The Cameraman (Sedgwick, 1928)

7. Mouchette (Bresson, 1967)

8. Seven Samurai (Kurosawa, 1954)

9. Broken Blossoms (Griffith, 1919)

10. Rome, Open City (Rossellini, 1945)

Filmleri izlenesi ve üzerine araştırmalar yapılası bir adam…

Süleyman Yakupoğlu - 15.06.2016

,

1025

Süleyman Yakupoğlu Hakkında

Süleyman Yakupoğlu

1990 yılında herhangi bir şehrin herhangi bir kasabasının herhangi bir köyünde sabaha karşı dünyaya geldim. Gece uykusundan hoşlanmam, gündüz uykusuna bayılırım. Yıllarımı okul hayatının her zaman çok zor olduğunu ve asla başaramayacağımı düşünerek geçirdim. 2014 yılında gazetecilik bölümünden mezun oldum. İçimdeki sinema sevgisi sebebiyle gazetecilik yapmak yerine sinema yapmayı tercih ettim ve tüm emekleri, yaşanmışlıkları rafa kaldırdım. Hata yapıp yapmadığımı gelecekte göreceğim. Şimdilik başkalarının çektiği filmleri sinemada oynatıyorum. Müziği sevdiğim gibi müziğin filmin gıdası olduğunu savunmaktayım. Bağımsız sinemanın da en az bir yerlere bağımlı sinema kadar etkili olduğunu düşünüyor ve savunuyorum.

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin