Bir Bebek Evinden Dünyaya Aralanan Kapı

Bir Bebek Evinden Dünyaya Aralanan Kapı

Bir Bebek Evinden Dünyaya Aralanan Kapı

29.04.2016 - Birsen Çay
Bir Bebek Evinden Dünyaya Aralanan Kapı

“Bir bebek evi”nin ismine baktığınızda; bir ev, içinde yaşayan çekirdek aile, birkaç çocuk ve odalar dolusu oyuncak manzarasıyla karşılaşacağınızı umuyorsunuz. Tiyatral dille anlatılan üç perdeden müteşekkil oyunun ilk iki perdesi kısmen bu manzaraya karşılık geliyor. Eşini bir çocuk gibi seven bir adam, eşine bir çocuk gibi davranan kadın vardır sahnede. Çocuklar, oyuncaklar nerede? diye diye üçüncü perdeye yaklaşıyor ve işte orada “Bebek kim? Oyuncak nerede?” sorularının cevabını alıyorsunuz. Bu üçüncü perde öyle açılıyor ki sosyologlar, feministler ve psikologlar harekete geçiyor. Altını çizebileceğiniz, kenara not diye saklayacağınız cümleler bulmakta zorlanabilirsiniz. Ancak verdiği mesaj, içerisinde bulunduğu toplumun çalkalanmasına yetmiş, akademik çalışmalarda tez konusu olmuştur. İlgi çeken yanıysa; erkek bir yazarın kadın ruhuyla kitap yazması ve bunu ataerkil yasaya karşı ifşa etmesi. Örtülü siyaset kimliğine sahip olan Bir Bebek Evi, toplum tarafından olumsuz geri bildirimleri olsa da sessizlerin, ezilenlerin sesi olma noktasında cesaret niteliği taşıması bakımından değerli eserler arasında.

1879’da kaleme alınmış bu eser; dönemin kadınlarının psikolojik durumunu, toplum içinde kalıplara sıkıştırılmış kimliklerini, doyurulmamış, karşılık görmemiş duygularının kazandırdığı “yeni maske”yi “Nora” karakteri üzerinden örneklendirmektedir.

Bir aile portresi. Kadın erkeğin, çocukta annenin oyuncağı olduğu bir aile portre.

Bireyin topluma direnişini anlatan bir portre.

Kas kuvvetine, ruh kalkanının kuşandığı, adaletin, sorumluluğun, düşüncenin, taleplerin, hakların ve özgürlüklerin yalnızca kendisine ait olan payı için mücadele yolunu tutmuş, bir bireyin portresidir “Bir Bebek Evi”.

Nora, dünün bugünün aynalığını yapmaktadır. Henrik Ibsen, kahramanlık yaparak kadının sesi olmaya çalışmıştır bu aynayı kırmak adına ancak sene: 2016 ve bu ayna canlılığını sürdürmeye devam ettirmektedir

Nora Karakteri Üzerinden Toplumun Kadına Yüklediği Kimlik

Göze hitap eden, bedene ve ruha yapılan saldırıda en ufak tepki göstermeyen, buna rağmen sahibine (erkeğine) karşı yüzünden gülücüğü eksik olmayan bir oyuncak gibidir kadın.

Erkeğin beğenisinin önemli ve kadını değerli yapanın ise; kendini ve evini erkeğin beğenisine göre şekillendirmesiydi. Çocuksu tavırlara girmesinde sakınca olmakla birlikte hayatı anlayabilecek bir yetişkin olamayacağının ve onu omuzlayabilecek donanımı olamayacağının farkında olması istenir kadından. Güzelliğiyle sevilen, değer görülen ve ön plana çıkan kadının fedakârlığı; çocukların terbiyesinde etkin model olmada birinci amil. Çocuk terbiyesinin anneye yüklendiği, belaya bulaşmış bir çocuğun suça teşvik edenin de annesi olduğu, baba fonksiyonunun pasifize edildiği bir kare ki hala günümüzde sahnelenen bir perdedir.

Toplumun oluşturduğu yasalar, granit bir yapıyı oluştururken, bu yapı içinde kadının değerinden önce; zayıf olduğu düşüncesiyle her zaman muhtaç olacağını, anne-babanın olmadığı yerde evli de değilse toplumun cinsel objesi olacağı, yalnızca giyineceği elbiseyi, karnını doyuracağı yemeği, barınacağı evi ve onu gözetecek bir erkeği düşlemekten başka çarpıcı, sarsıcı fikirleri olamayacağı, kadını değerli kılanın yalnızca güzelliği, itaati ve fedakârlığı olacağı konu edinilmiştir.

Bir Bebek Evi’inde, kadının sorgulama yapamayacağını ve böyle bir melekeye sahip olamayacağını, erkeğin eşine, akılsız varlıklarla seslenmesinden ve hakaret içerikli vasıflandırmalarından çıkarabiliyoruz. Kadının güzelliğiyle gösteriş aracı yapan bir erkeğin, onun ruh dünyasında yaşadığı savaşa ne kadar kör kaldığını gösteriyor yazar. Sorumluluğun en fazla kadına yüklendiğini, erkeğin bundan- muaf tutulduğunu- kadının asla sorumsuz davranamayacağını, iyi bir satranç ustası gibi on adım sonrasını hesap etmesi gerektiğini, yaşadığı ruhsal bunalımlarının, toplumun yasalarından ve geleneklerinden daha kıymetli olamayacağının düşüncesini resmetmektedir.

Toplumun Görmediği Kadın Mı Sadece?

Kadınlar basit sebepler altına birçok değeri, birçok devrimi, birçok fedakârlığı sığdırabilir. Ve yine bir cümleyle sımsıkı sarıldığı değerlerden vazgeçebilir. Çocuksu tavırlarında esasında muhatabının büyük ya da küçüklüğünü ortaya çıkaran gözlem yeteneklerine sahip kadınlar, minik ve basit görünen parçasının eksikliğiyle; bütünün anlamsız oluşunu kanıtlayan, bilgilerini tazeleyen çalışma odaları vardır yapılarında. İçlerindeki çok yönlü dalgalar; onları rol yapma konusunda yetiştirirken, aynı zamanda kuvvet aldıkları yeni bir rolün de keşfini yaparak her yeni gün yeni kazanımlarla, genişleyen ruh dünyasına sahip olurlar. Devasa kederini çocuksu tavırlarıyla örten kadının anlaşılmaz bir dili olduğunun fikri; kadının gözlerinden ruhuna kapı aralayamayanların başarısız sonucuydu oysa.

Erkeğin egemen olduğu bir toplumda kadının buna nasıl ayak uydurduğunu, bu uysallık sürecinde kadının iç dünyasında birikimler elde ettiğini ve kadının baskı altında üstünü örttüğü hayalleriyle, düşünceleriyle, kavgalarıyla, umutlarıyla eninde sonunda gün yüzüne çıkacağının işaretlerini haber vermektedir Henrik Ibsen.

Nora’nın izleri kendisini hala korumakta. Belki şimdi sesi daha gür ancak sesi kısık olurken de gür çıkarken de siyasetin oyuncağı olan kadın, edindiği sözde haklarla da bedenini ve ruhunu sömürülmekten kurtaramamıştır. Anneliği, narinliği elinden alınmış, ince ruhu özünden koptuğu oranda kalınlaşarak, güce inananların metaryali olduğunun farkında olmadan büyük bir yanılgı içerisine düşmüştür.

Dün ve bugün; toplum kadına ve erkeğe rol dağılımı yaparken; gücü ön planda tutarak kadının; aklının, yeteneğinin, hedefinin, hayallerinin bu gücün altında ezildiğine şahit olmuşuzdur. Erkeğin gücüne karşılık kadının güzelliği sahaya çıksa da; egemenliği erkeğin eline veren toplum, kadının güzelliğini de bu egemenliğe teslim etmiştir. Dünya sahnesinde ara ara ön saflarda kendini göstermiştir kadın ancak; suya yazılan yazı gibi geçici ve mazinin kilitli sandıkları arasında tozlanmaya mahkûm olmuştur.

Bugün kadın aklı, yeteneğiyle değer görebiliyor, erkekten daha fazla ücret alabiliyor, erkeğin patronu olabiliyor, boşanabiliyor, borç alıp verebiliyor, istediği meslek üzerinde uzmanlık yapabiliyor, kariyerini yükseltebiliyor, dünya sahnesindeki yerini kendi belirleyebiliyor. Ancak adalet dağılımındaki eşitsizlikten başını alamıyor yasalar. Erkeğe hak verenler kadını ezerken, kadına hak verenler erkeği mağdur ediyor. Erkeğe kadın, kadına erkek rolü vererek zulüm yapılıyor. Kimlik tahrip ediliyor. Cinsler arası fark kapatılarak, bütünleyici parçalar; yasaların oyuncağı haline getiriliyor.

Toplumun ve geleneklerin yaptırımı sonucu kendi özünü hayata geçiremeyen ve bunu sır gibi saklayan erkeklerle, toplumun kalıplarına kendini sığdırmaya çalışan veya bu kalıplardan çıkarken erkeği karşısına düşmanı olarak alıp, özünü inkâr eden kadınlar arasında benzer durumlar söz konusu.

Nora karakteri esasında toplumun şekillendirdiği kadını dile getirirken erkeğinde toplum tarafından nasıl şekillendiğinin resmini göstermektedir bize. Ibsen, topluma bir kadın kahramanı aracılığıyla seslenir;

“Kadın bir bireydir ve ondan önce bir insandır.”

Yaşadığı çağda bunu diyebilmesi Henrik Ibsen’i ve eserini farklı yapmıştır.

Erkek karşısında kadının dili olan Ibsen; bireyciliğin kazanımı olan “bencilliği”, göz ardı ettiğini düşünüyorum bu eserinde. Nora karakteriyle dünyaya seslenen Ibsen, kadınların “ezilen, saf dışı bırakılan”lar olarak hakkını aramalarını sağlam bir gerekçeyle kaleme almış olması ve hatta kadının kendi kimliğine sahip çıkma, mücadelesini verme hususunda teşvik edici bir eserle karşımıza çıkması takdire şayandır. Ancak eksik olan şu ki; kadın erkeği karşısına alarak değil yanına alarak sesini özgürleştirebilmeli. Kadınlığını inkâr etmeden ve erkeğin donanımını göz ardı etmeden kadın kendine ait olan yere oturabilmeli. Kadının kahramanlığını yaparak hakkını arayanlara karşılık; kendi farkındalığını idrak etmiş, bulmuş haliyle ve “bana ait ses, bana ait renk, bana ait eser olmalı!” mantığıyla yola çıkabilmeli. Sevdiği için okumalı, çalışmalı, kendi istediği için süslenmeli, anne olmalı, ev hanımı olmalı.

Üçüncü perdede “Ben insanım!” “Ben bireyim!” diyen Nora’ya ve onun izlerini bugün üzerinde taşıyan tüm Nora’lara özünü bulma, kendisi olma noktasında yeşil ışık olan Bir Bebek Evi eserinin, bitiş yerine bir not düşürüyoruz;

“Bireyselliğin bencilliğinden kendimizi koruyarak ve âlem içinde var oluşumuzun manası gereği, bireyce tutumumuzun gerekliliğini de göz önünde bulundurarak “Hepimiz bir bireyiz ve ondan önce hepimiz insanız!” diyerek özünden uzak ve kimliğinin kaybını yaşayan erkeğin de kadının da ellerinden tutan tarafçı değil insancıl bir yaklaşıma ihtiyacı var dünyanın.”

Bir Bebek Evi

Henrik Ibsen

Agora Kitaplığı

Çevirenler: Jale KARABEKİR & Feride ERALP

130 Sayfa

Birsen Çay - 29.04.2016

,

833

Birsen Çay Hakkında

Birsen Çay

"Oku" emrine tabi olduğum günden beri yeni kelimelerin izini sürüyorum. Yeni kelime sevdası, yeni kitapların sokaklarına saldı beni.

Okudukça? Ne çok okunacak kitap var? demek yetmedi, okudukça okuyamadığımı anlamak ağır ve sancılı bir süreç oldu. Yazmak-okumak arasında akla ve ruha ızdırap çektirenlerden biri olduğum için Kalemi yaratana şükrediyorum.

Nazarımda bir alimin içtihadı kadar kıymetli olan kelime keşfinin sevdasına, usta kalemdarların peşindeyim.

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin