Bir Coğrafya Öykü

Bir Coğrafya Öykü

Bir Coğrafya Öykü

07.12.2020 - Ethem Erdoğan
Bir Coğrafya Öykü

Prof. Dr. Abdülkadir Özkan’ın derlediği “Günümüz Azerbaycan Öyküsü” adlı, Hece Yayınlarından Eylül ayında çıkan eseri okudum. Bu eser için ilk söylenmesi gereken cümle şu: Türk Edebiyatında belki de bu sene (2020 yılı için) yayımlanan en önemli eser.

Yazıya başlarken bu ülkenin tarihinden bahis açmak gerekiyor. Azerbaycan kelimesi, Büyük İskender’in hizmetine giren ve bir krallık kuran İranlı satrap Atropates’in adından gelmektedir. Daha sonraları Ermenice’de Atrapatakan, Farsça’da Aturpatakan, Süryânîce’de Azarbaygan şeklinde telaffuz edilen kelime Arapça’da Azerbaycan’a dönüşmüştür.

Azerbaycan’da kurulduğu bilinen ilk devlet Manna Krallığı’dır. Azerbaycan’a hâkim olanlar; Urartular, Medler, Persler, Atropatene Krallığı, Ermeniler, Romalılar, Sasaniler, Parthlar, Hunlar, Batı Göktürkler… Büyük devletlerarasında bir tampon bölge olan, Bizans-Sâsânî savaşlarına sahne olan ve birkaç defa el değiştiren Azerbaycan, Hz Ömer zamanında İslam Devleti tarafından ele geçirilmiş, bu topraklarda İslam yayılmıştır. Emevîler devrinde Azerbaycan Kafkaslar’daki fetih harekâtı için bir üs olmuştur. İslâmî dönemde bölgedeki ticaret gelişir ve şehirler önemli birer ticaret merkezi haline gelir. Müslüman Oğuzlar (Türkmenler) bölgeye Selçuklu Devleti’nden önce (1029) gelmeye başlamışlardır. Sultan Alparslan bütün Azerbaycan’ı Selçuklu İmparatorluğu’na katmıştır. Daha sonra Moğollar, Hârzemşahlar, Timur, Karakoyunlular, Akkoyunlular ve Safevîler’in eline geçmiş, Yavuz Sultan Selim’in Çaldıran Zaferi (1514) ile Tebriz ve Güney Azerbaycan Osmanlı hâkimiyetine girmiştir. Sonra tekrar Safevîler’in eline geçen bölge, Kanûnî devrinde yeniden alınır. (1534). Aynı yıl Irakeyn Seferi’nde Kanûnî bütün Azerbaycan’ı kontrolü altına alır. Sonra Osmanlı-Safevî mücadelesini yeniden başlar. 1578’den 1588’e kadar devam eden mücadelenin son yıllarında Özdemiroğlu Osman Paşa Safevîler’i yenerek Tebriz’i geri alır. (1585). Azerbaycan’ın tarihi ne hazindir ki, acı dolu bir tarih. Dünyada bu kadar çok el değiştiren bir toprak parçası sanırım yoktur. İlgililer, Azerbaycan tarihinin acı dolu sayfalarını incelesinler. Büyük kısım 1588’den sonraki kısım. 1920’den itibaren SSCB hâkimiyeti görülüyor. Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyetinde yapılanlara koşut olarak; Hac ifası ve Şiîler’in İran ve Irak’taki kutsal yerleri ziyaret yasaklanıyor. 1924’te şeriat kaldırılıyor, 1928’de bütün medreseler kapatılıyor ve 1930’a kadar bütün vakıflara el konuluyor. 1929’da Arap alfabesi kaldırılıyor.

“Günümüz Azerbaycan Öyküsü” eserine dönersek; okuduğum öykülerin neredeyse tamamında, kültürleri birbirine karışmış, birlikte yaşamayı kabullenmiş hatta bu durumu da kabullenmiş insanlar gördüm. Eğer bu gerçekliği ifade ediyorsa ki ediyor, Azerbaycan’da yaşayan insanların, yukarıda kısaca değinmeye gayret ettiğim, tarihten aldıkları ibrettir. Bu ibret; siyasi mücadele sahası olarak insanı gören ve toplumu dizayn etme derdi olan büyük güçlerin tahrik politikalarıyla sosyal yapıyı bozma, demografiyi kendi lehine değiştirme operasyonudur. Çünkü sıradan insanda diğerini yadsıma neredeyse hiç görülmez.

Öykülerin kurgusu realite ile karşımıza çıkıyor. Bu realite; şu anın bilgi ve donanım düzeyi demek, toplum hafızasındaki çok eski bir tarihi gerçeklik ile kendi yaşadığı gerçekliği mezc ederek anlatıya dönüştürmesi demek. Her yazar; sırasıyla kişisel değer yargılarını, toplumunun değer yargılarını ve çağının evrensel değer yargılarını esere yansıtmak zorunda. Bu bağlamda Azerbaycan birçok ırk (Azeri, Rus, Yahudi, Özbek, Gürcü, Lezgi vb), kültür ve dinlerin (Musevi, Ortadoks, Müslüman) bir arada olduğu mozaik bir yapıdır. Bu yapı içindeki insanlar Azerbaycan’ın değişik yerleşim birimlerinde bir arada yaşamaktadır, doğal ve zorunlu olarak iletişim halindedir. Kişilerin birbirleriyle, duygu, düşünce, bilgi ve haberleri türlü biçim ve yollarla paylaşması oluşturur iletişimi. Ama iletişimin esas yanı insanların temel sorunlarının kaynağı da olan ‘anlama’ meselesidir. Kolhozda beraber çalışan, aynı köyde yaşayan insanlar birbirini anlamaktadır. Bu noktada devreye giren politika bu mozaik yapıyı birbirine kırdırmaya çalışmaktadır.

Öykünün -istisnalar dışında- bir iddiası, bir meselesi ve derdi olması, onu bir iletişim türü yapıyor. Yazar öncelikle “kendi olma” farkındalığına sahiptir. Bu durum onu; içinde yaşadığı toplumun bütün parçalarıyla aynîleştirir. Bilinç düzeyinde oluşan bu durum, sonra diğer insanlara bu vicdani durumu anlatma ihtiyacı ile ifade yöntemi bulur. Bu öyküdür.

Ön söz kısmında Abdülkadir Özkan Hocanın şu önemli ifadeleri var: “Elinizdeki kitapta Azerbaycan’ın şehirlerine, köylerine kahramanların gözünden seyahat edecek, Azerbaycan kültürünü yakından tanıyacaksınız. Çağdaş Azerbaycan Öykülerini zevkle okuyacağınızı düşünüyorum.” Öykülere geçmeden önce, kitaba alınmış olan Elçin Efendiyev’in “Bağımsızlıkla Gelen İfade Özgürlüğünde Edebi Süreç” adlı makalesinden de bazı alıntılar yapmak istiyorum. Bu makalede yazar, bağımsızlığın üzerinden geçen 25 yıllık sürecin ifade özgürlüğü açısından önemine değiniyor. “Hangi neticeyi elde etmişiz?” diye soruyor. Edebi eleştiri anlamında nerede olunduğuna dair çıkarımlar yapıyor. Dünyadaki edebi seyirle Sovyet dönemi ideolojik bakışını karşılaştırıyor. İdeoloji gömleğini çıkarmış bir sanatsal ve estetik zevkten bahsediyor. İfade özgürlüğünü ideolojinin sınırlarından çıkarma gereği, eleştirinin de ‘iyiye iyi’ demek kadar ‘kötüye kötü’ demekten geçtiğini, Azerbaycan edebiyatının bunu yapabileceğini ifade ediyor. Kitabın başında iki tane de mülakat var okunması gereken.

İlk hikâyeden itibaren; toplumun mozaik yapısı, Sovyet sistemi, Şii İslam anlayışı, İkinci Dünya Savaşı’nın bıraktığı acı ve yıkımlarla baş başa kalıyor okur. “Çocuklar babalarını tanımadan büyümüştü. Birçoğunun gözü de yolda kaldı.” (S.53) Savaşa giden insanların durumu kadar geride kalanlar da bu hikâyelerin içinde. Kazan’dan, Ukrayna’dan ve Sovyetlerin değişik yerlerinden gelen pek çok insan… Kurban bayramından Nevruza, Paskalyalardan Pesaha, birlikte (ve sanırım gizlice) kutlama yapan insanlar. Her ne kadar Sovyet sistemi içinde inançlar yok hükmünde kabul edilse de üstü küllenmiş bir kültürel varlık şeklinde sürüyor. Mesela “keble” lakabı, sıfatı. Bazı hikâye kahramanlarının adında geçiyor. (Keble, Kerbela ziyareti yapan kişilere verilen sıfat.)

Hikâyelerin bazıları geleneksel Türk anlatısına yakınken bazıları modern ve kısa öykü formatında. Rus edebiyatının dünya ile paralel olarak öyküsünü kurmuş olması Azerbaycan edebiyatında da kendisini gösteriyor. Mesela “Bir Düğün Hikâyesi” geleneksel Türk anlatısına çok yakın. Tam olarak dört ana unsuru ile bir hikâye. Olay hikâyesi. Ama “Ağır Taş”, “Oğul”, “Hikayeci Kız”, “Spor Hocası”, “İlkokul Önlüğü”, “Garip Arzu” öyküleri modern kısa öykü. Tek farkla ki; imge ve çağrışıma yaslanan öykülere çok küçük olay da serpiştirilmiş.

Vatanperver” hikâyesi beni en çok ve derinden etkileyen hikâye oldu, çünkü bizim de kardeş bir toplum olarak acısını yaşadığımız bir dönemin olay ve olguları var. Bu cümlede özellikle hikâye kelimesini kullandığımı belirtmeliyim. Çünkü hikâyeden kastım geleneksel anlatı biçimi, öyküden kastım ise imge ve çağrışıma dayalı anlatı. Vatanperver hikâyesi milli kahraman Mübariz İbrahimov anısına düzenlenen bir yarışmada birinci olan eser. Bu esere geçmeden önce Mübariz İbrahimov hakkında kısaca bilgi verelim: Mübariz İbrahimov Askerliğini, Azerbaycan Özel Kuvvetler Birliğinde 2007 yılında Çavuş rütbesiyle tamamladı. 2009 yılında Astsubay Çavuş oldu. 19 Haziran 2010 tarihinde gece saat 23.30 civarında kimseye haber vermeden, sadece ‘Şehit olursam üzülmeyin. Vatan sağ olsun.’ diye bir mektup bırakarak tek başına mayın döşeli sınırı aşarak, Ermenistan Silahlı Kuvvetleri'nin bulunduğu karakolu bastı. 45 Ermeni asker ve subayını öldürdü. Ermeni destek kuvvetleri ile 5 saat çarpıştı ve sabaha karşı şehit oldu. Cumhurbaşkanı Aliyev, Mübariz Ağakerim oğlu İbrahimov’a “Azerbaycan’ın Millî Kahramanı” unvanının verilmesi hakkında kararını onayladı.

Vatanperver hikâyesi; Moskova’da okuyan ve bir yandan da ticaret yapan, rahat bir hayat süren Azeri karakterin 1991’de Karabağ’da Ermenilerin yaptığı zulümlerle ilgili haberler duymasıyla başlar. Hemşerilerinin Ermeniler karşısındaki tavrına, yenilip çekilmelerine, anlam veremez. Gönlü Azerbaycan’da aklı ise Moskova’da kalıp tahsilini tamamlamadadır. Çünkü bazı haberlerde e Ermenilerin püskürtüldüğü anlatılmaktadır. Yaşadığı ikilem karşısında en çıkar yolun gidip bizzat gözleriyle durumu görmek olduğunu fark eder. Karabağ’ın bir köyünde yaşayan ailesinin durumu neydi? Nasıldı? Hiç bilmemektedir. Bunları düşünürken Pazar tezgâhına gelen yaşlı bir Rus nar ister. Karakterimiz nar olmadığını, Azerbaycan narının henüz çıkmadığını söyler. Yaşlı Rus ona, hayatını değiştiren bir cümle eder: ‘Azerbaycan narı çıkmaz tabi. Siz buralarda pineklediğiniz için düzenbaz Ermeniler toprağınızı işgal ediyor!’ Karakterin tavrını değiştirmesi için gereken uyarıcı bu cümleler olur. Bir an şaşıran ve utanç duyan karakter Karabağ’da olan-olabilecek olanları tahayyül eder. Dayanamaz. Bilet alıp Bakü’ye uçar. Uçakta konuşan hemşerilerinin dilinde savaşla ilgili, Karabağ’la ilgili bir tek cümle yoktur. Taksi tutar. Büyük bir ücret öder. Memlekete ulaştığında o manzarayla karşılaşır. “Trafiği tıkayan ev eşyalarıyla dolu kamyonlar, arabalar, yarı çıplak yayan kadınlar, ihtiyarlar, gençler, oraya buraya koşuşturan askerler, polisler, araçların çektiği savaş teçhizatı, insanların yüzündeki acı ve keder ifadesi akla sığmayan bir vahşet ortamı…” Herkes Ermeni’den kaçmaktadır. Karakterimiz bu hengâme içinde kız kardeşinin dört yaşındaki oğlunu bulur. Onu yanına alıp köyüne ulaşır. Babasını ölmek üzereyken bulur. Helalleşir. Silah arar ama bulamaz. Bulabildiği bir traktör ve benzindir. Atalarından kalma bir kılıç ve kalpak da bulur. Kalpağı başına kılıcı beline takar. Traktörü köyün tek girişi olan yola çekip girişi kapatır. Benzini şişelere doldurur. Ağaç dallarına da benzin döküp meşale yapar. Yamaçtaki kayaların ardına saklanır. Üç ermeni tankı ve onlarca asker girişe geldiğinde saldırıya geçer. Tankları ve Ermeni askerlerini yakar. Kendisi de çokça kurşunun hedefi olur. Kalpağı ve kılıcı dört yaşındaki yeğenine verip şehit olur. Azeri keşif birlikleri geldiğinde destanlardan kalma bir manzara karşılar onları. Büyük bir çatışma sahnesinin ortasında, kalpaklı ve kılıçlı bir çocuk!

Günümüz Azerbaycan Öyküsü kitabı Hece Yayınlarının büyük bir kültür hizmeti ve tebrikle takdirin fevkinde bir hizmet. Azerbaycan’ın özellikle son asırda, diğer Türk toplumlarından kopuşunu, hayat şartlarını, inanç ve geleneklerini görmek, Azerbaycan toplumunu bir nebze de olsa tanımak ve iyi öyküler okumak için ideal bir eser. Okur ve yazar herkesin okuması gerekiyor.

Günümüz Azerbaycan Öyküsü

Hece Yayınları

Abdülkadir Özkan

Ethem Erdoğan - 07.12.2020

,

3528

Ethem Erdoğan Hakkında

Ethem Erdoğan

Kütahya doğumlu. 1995 yılında Alkım edebiyat dergisini bir grup arkadaşıyla beraber çıkardı. Yazı ve şiirlerini Alkım, Kırağı, İpek Dili, Edebiyat Ortamı, Hece ve Yediiklim edebiyat dergilerinde yayınladı.

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin