Bir Dergiyi Konuşmak

Bir Dergiyi Konuşmak

Bir Dergiyi Konuşmak

16.10.2020 - Alıntı
Bir Dergiyi Konuşmak

“İstasyon ve tren benim için anne ve ekmek parası demekti”

YAVUZ ULUTÜRK

- Abdülkadir Budak, şiirlerinde tren imgesini sıklıkla kullanan şairlerden birisi… Sizde treni bu kadar şiirli kılan nedir? Sohbetimize tren ve şiirden söz açarak başlayalım.

- Tren imgesinin, bende şiirsel karşılığı dışında, anneyle ve ekmekle ilgisi olmuştur hep. İlkokula başladığımda Sincan’a yerleşmiştik. Babam, eskilerin deyişiyle “nefes darlığı”na tutulmuştu, yani astım hastasıydı, çalışamıyordu. Annem Ankara Şeker Fabrikası’nda çalışmaya başlamıştı ve işine banliyö treniyle gidip geliyordu. Annemi kardeşlerim uykudayken kalkıp uğurlamayı ve akşam olunca karşılamayı vazife edinmiştim. Tren penceresinden el sallayışını görmek…

O sıra beş kardeştik, elde avuçta artı bir şeyle yoktu, annemin maaşı da yetmiyordu. Bu sıkıntılarımızı babamla kavgaya varan yüksek sesli tartışmalardan anlıyordum elbet. Aileme katkıda bulunabilmek için, okul dışı zamanlarda Sincan istasyonunda su ve simit sattığım çok olmuştur. İstasyonda ve daha çok da banliyö trenlerinde. Son durak olan Kayaş’a kadar gider gelirdim. Öyle ki biletçiler bilet sormazı bana. Bu iş, lise birinci sınıfa kadar devam etti. İstasyon ve tren, bana anne ve ekmek parası demekti. Anneyi uğurlama, ekmeği karşılama…

Babam şiirden hoşlanmazdı, cenk hikâyelerini dinlemeyi severdi, kahramanlık destanlarına düşkündü. Annemin şair oğluydum ben. Ona çekmiştim. Doğaçlama şiirler uydurur, söylerdi. Orta sonda şiirler yazmaya başlamıştım da, anneme bile okumazdım bunları. Okul ile ev arasında yüksek sesle okur, eve ya da okula yaklaştığımda yırtıp atardım.

İçinden tren geçen şiirler de yazıyordum elbet. Annemi bekleyişlerimi falan. Lise sıralarında yazdıklarımı edebiyat öğretmenine değil de, kimya öğretmenimize okutmaya başlamıştım. O şiire daha yakındı sanki (bunu otobiyografik kitabım olan Yanlış Anka Destanı’nda şiir diliyle anlattım), yazdıklarım hakkında düşüncelerini söylüyordu. Öğretmenimi biraz fazla yormuş olmalıyım ki birkaç ay sonra bana, “Abdülkadir, yazdıkların fena değil, ama bunları Varlık ya da Hisar dergilerinin birinde görmeye başlarsam şair olduğuna inanacağım.” deyivermişti. Bir daha şiirlerimi gösteremedim.

O kadar aradım, bu iki dergi de Sincan’da yoktu. Nasıl olsundu ki? Gazeteler bile elden satılıyordu bu köyle kasaba arasındaki belde de. O zamanlar Ankara’nın gözde semti Ulus’tu; bugünkü Kızılay gibiydi. Ulus’a gezmek için gidebilmek ise benim için bir lükstü. Bu dergileri görmem ve onlara şiir yollamam epey zaman alacaktı yani.

- Şiirinizde sadece tren imgesi yok; ray, istasyon gibi tren sözcükleri de var…

Bu çok doğal değil mi? Tren, ray, istasyon bir bütünün en önemli üç parçasıdır. Benim kimi zaman bu parçaları tek tek bir bütün gibi gördüğüm de olur elbet; ama sonuçta biri olmazsa öteki eksik olur. “Tehir” sözcüğü vardır bir de. Nedense trenleri tehirsiz düşünemem.

- O kadar ki bir şiirinizde kendinizi “raydan çıkmış tren”e benzetiyorsunuz. Evi de büyük istasyon’a. Sizi bu kadar trene yakın kılan nedir?

- “Çocukluk insanın anayurdudur” denir ya, o hesap… ilk kez kamyona binmişimdir, ama gözümü açtığımda treni görmüşümdür. Tren, dediğim gibi şiirsel bir imge olmanın dışında başka çağrışımlarla durur benim istasyonumda. Başka çağrışımlarla çeker gider. Hayatı, hatta aile yaşantımı bile bu imgeyle verebileceğimi düşünürüm. Buradan yola çıktığımda, anlatmak (sezdirmek) konusunda sıkıntı çekmeyeceğim, zorlanmayacağım hissine kapılırım. Daha doğru bir deyişle, şiir yazarken üstesinden gelemeyeceğim bir duruma düşmüşsem birden tren düdüklerini, rayların yaylanan gıcırtılarını duyar gibi olurum. Kendimi şiirin istasyonunda bulurum anlayacağınız. Bundan sonrası da kolaydır benim için.

- İlk tren yolculuğunuzu hatırlıyor musunuz?

- Sincan-Kayaş arasında çalışan banliyö trenlerini saymazsak, bitmesinden korktuğum ilk yolculuğum İstanbul’adır.

Lise ikinci sınıf bitmiş, tatile çıkmıştık. Babam öleli çok olmuştu. Annemdi ailenin reisi ve yalvar yakar izin ve harçlık koparmak için günlerce huzurunda kalmıştım. Yukarıdaki şiirde geçen ablam İstanbul’daydı, evliydi. Onu ve İstanbul’u görmek için su ve simit satışını da hızlandırmıştım. Annemi böyle de ikna edebileceğimi düşünüyorum, ne yapayım… İzini koparmıştım. “Hayatta Ben En Çok Annemi Sevdim” adlı şiirimde dediğim gibi, “Kıyamazdı bilirdim şiirler yazan oğluna.”

Hangi ekspresti, adını hatırlamıyorum. Bildiğim bir şey varsa, Sincan istasyonunda duran bu trenlerin penceresinden sarkan yolculardan “okunmuş gazete” veren trenlerden biri beni ilk kez İstanbul’a götürecekti ve de ablama. Rüya gibi bir şeydi bu. Haydarpaşa’nın görkemli yapısı, hayatımda ilk kez gördüğüm deniz nasıl ürpertmiş, heyecanlandırmıştı beni, anlatamam. Olsa olsa şiirini yazarım bunun.

- Hiç oyuncak treniniz olmuş muydu?

- Hiç oyuncak trenim olmadı benim. Daha doğrusu oyuncaklarım olmadı. Onları da kendim yapardım. Kibrit kutusundan kamyonet yapma konusunda ustaydım, adım çıkmış, namım yayılmıştı Sincan’da. Bundan bile küçük paralar kazandığım olurdu. Paslı tellerden bir çift teker ve onu sürmek için tutacağım demirden bir kol. Tahta kılıçlar vs…

- Tren yolculuğunu bugün de tercih edenlerden misiniz? Niçin?

- Size bir sır vereyim mi? Çıkarmakta olduğum Sincan İstasyonu dergisinin İstanbul dağıtımını biraz da bu yüzden kendim yapıyorum. Ayda bir uzun bir tren yolculuğu yapmanın keyfini yaşamak için. Her ayın sonu, dergi dolu çantamı alıyor, Sincan’dan Fatih ya da Boğaziçi Expresi’ne biniyorum. Haydarpaşa, deniz, kısa vapur yolculukları derken, bir gün içinde Kadıköy, Beşiktaş ve Beyoğlu Kitapçılarına uğruyor, akşam da dönüyorum. Bilenler bilir; dergimizin özel bölümlerinden biri “Yemekli Vagon” adını taşır. Trenin yemekli vagonuna bayılıyorum. Yoksul çocukluğumun acısını çıkarırcasına bir güzel doyuruyorum karnımı, bir şeyler içiyorum. Arada bir dışarıya bakarak, derginin yeni sayısını burada tasarlıyorum. Elimde bir taslak varsa düzeltilerini bu vagonda yapıyorum. Çocukluktan kalmadır, tren yolculuğu bir bakıma yine iş gibi geliyor bana. Ama bu seferki iş keyifli, edebi lezzeti olan bir iş.

- Yeniden tren ve şiire dönecek olursak. Tren; uçak, otobüs, otomobil gibi bir ulaşım aracı olmasına rağmen romanı, öyküsü, filmi, şiiri var. Biraz da bunun nedenlerinden söz etmek ister misiniz?

- Tren, uykusu gelene anne ninnisi gibidir. O tatlı sarsıntısı, gıcırdayan ray sesleri, kıvrıla kıvrıla akmalar… Tren imgesi şiirsel bir imgedir; diyelim ki şairin işini kolaylaştırır. Bir o kadar zorlaştırır da. Şiirden şiir çıkarmak her babayiğidin harcı olmasa gerektir. otobüs tek vagonludur sanki, uçak da öyle. Tren öyle değildir. Birbirine benzese de, benzemez, farklı hayat parçalarını vagonlar halinde, parça parça taşır. Bir bütünün parçaları gibi görerek ama. Yataklısı vardır, yataksızı vardır. Birinci mevkisi, üçüncü mevkisi vardır. Hayattaki sınıfları gösterir. Hayatın aynası, kendisidir. Sınıflıdır toplumlar, trenler de toplumlara benzer; sınıflıdır. Yemekli vagonu ancak artı parası olanlara açıktır. Kimine bir çay içecek kadar, kimine –tatlısı dahil- uzun bir yemek arası kadar. Bu yüzden olsa gerektir trenlerin sahiciliği. Hayata çok benziyor oluşundan. Bir tren bir toplumdur, ulustur. Van’dan İstanbul’a Anadolu’dur. Her şehirden insan biner buraya. Otobüsler, uçaklar bir şehirden alır ötekine götürür. Trenler öyle değildir, bir şehre götürse de çok şehir biner ona ve çok şehirli. Ara istasyonlarda inenleri de düşünürsek… Daha birçok neden…

- Türk halkı treni sevmiş. Bilmecelerine, türkülerine, ninnilerine, manilerine konuk etmiş. Bu sevginin özünde ne olabilir?

- Devletin uyguladığı politikayla tren her zaman en ucuz ulaşım araçlarından biri olmuştur. Biraz da bu yüzden olacak halkımız trenle daha iç içe görmüş kendini. Otobüsün her yere gitmediği yıllarda, tren hemen her yerden geçer durumdaymış. Uzakları yakın etmenin tek yoluymuş o sıralar. Gurbeti sılaya bağlamanın da. İşsiz Anadolu insanı iş bulmak için bu trene binerken, kazandığı üç beş kuruşu evine bizzat teslim etmek için geriye dönmek durumunda kalan da treni tercih etmiş.

Tren, toplu taşıma aracı olarak, otobüse, uçağa oranla daha önce girmiş ülkemize. Halkımızın treni sevmesindeki başlıca nedenlerden biri bu olsa gerektir. O günün koşullarında tren yolculukları daha uzun sürer, bu uzun yolculukta yeni arkadaşlar edinirmiş insanlar. Okul, askerlik, hapishane arkadaşlığı gibi tren arkadaşlıkları da oluşurmuş. Yolcunun biri, aklından bile geçirmediği bir istasyonda iniyorken bulurmuş kendini. Arkadaşının istasyonunda. Tren imgesinin halkımızın gözünde ve gönlünde bu yüzden ağırlıklı bir yeri vardır. Halkımızın bir parçası olan şairlerde de.

- Bizim edebiyatımızda tren ayrılık ve hüzünle birlikte anılır. Trenimiz karadır. Sizin şu dizelerinizi de hatırlayacak olursak, “Neyi düşünürsen onu yaşarsın / Ayrılık trende değil içimizde başlıyor / kavuşmayı düşün kavuşacaksın” neler söylersiniz?

- Trenler, yolculuğun değil işin, ekmeğin tek aracıymış da ondan. O zamanın Anadolu insanı tren yolculuğu keyfini yaşamak için binmezmiş trene; çalışacağı ya da iş bulacağı yere gitmek umuduyla binermiş. Kavuşmaktan çok ayrılığın simgesiymiş bu yüzden. Mavi Tren yokmuş o zaman. Sadece rengi kara olduğu için “kara tren” denmezmiş; sevdikleri ayırdığı için böyle denirmiş. “Kara tren gelmez m’ola / Düdüğünü çalmaz m’ola / Gurbet ele yar yolladım / Mektubunu yazmaz m’ola”.

- Çok tren beklediniz mi? Şiirinizden beklediğiniz anlaşılıyor.

- Başlarda da söyledim; sabah annemi götüren tren, akşam getirecekti. Ben hep onu beklerdim; en büyük oğlu bendim, onu eve götürmek bana düşerdi, yakışırdı. Başka sevdiklerimi de beklediğim çok oldu. Ama en çok bana yeni bir şiir getireceği anı bekledim. Beklemelerime değdi, trenler bana yeni şiirlerle geldi hep. Bugün de gelir, yarın da gelecektir.

- Bir şiirinizde “Gelen hiçbir tren beklediğim değildi” diyorsunuz. Hâlâ bekliyor musunuz?

- Dersine çalışanları severim. Benimle konuşmak olmak için konuşuyor değilsiniz. Belli ki eni konu hazırlanmış, şiirlerimi, kitaplarımı okumuşsunuz. Bir çaba harcamış bana vakit ayırmışsınız. Sorularınızdan bu çıkıyor. Bunun için teşekkür etmeli miyim size? Zaten olması gerek bu da, her zaman olmuyor ne yazık ki. Her şaire sorulacak soruları “bir şair”e soruveriyorlar. Emeksiz yemek isteyenin bini bir kuruş. Biraz da bu yüzden, keyif alarak cevapladığım sorular bunlar. Sağ olun. “Gelen hiçbir tren beklediğim değildi” dizesinin anlamı yeterince açık da, şunlar söylenebilir mi? Önemli olan bekleyiştir, beklemenin ürpertisi, güzelliği, sonsuzluğudur. Kavuşunca iş bitebilir. Şairin işinin (düşlerinin) bitmemesi gerekir. Ne dersiniz?

“Hayatın çırağı” olduğunuz günlerde şöyle bir dize de söylemiştiniz. “Bütün ara istasyonlarda beni alsın bir tren / gidilecek yerler vardır, geç kalınmış değildir.” Aynı duyguları bugün de taşıyor musunuz?

Bu işin yaşla değil, duygu, duyarlılıkla ilgisi vardır. Şairin yol ve yolculuk duygusu bittiği anda şiiri bitmiş demektir. İşte bundan korkarım. Hayatta ve şiirde hiçbir zaman hiçbir şeye geç kalınmış değildir. Konuya ilişkin başka bir dizem de şöyledir: “Yeni serüvenler yolculuk ister.” Yolculukları göze alamayanın yeni serüvenler yaşaması mümkün müdür? Bu bazen iç yolculuklara karşılık gelir, belki daha çok da iç yolculuğa. Olsun; yolculuğun içi-dışı birdir. İlle de tren yolculukları, olacaksa böyle olsun ise bu şairin özel tercihidir.

- Trenle ne kadar içli dışlı olduğunuzun net fotoğrafını ortaya koydunuz. Siz aynı zamanda aylık şiir dergisi Sincan İstasyonu’nu çıkarıyorsunuz. Sincan İstasyonu dergiye nasıl isim oldu?

- Şimdi sormak sırası bana geldi: -Siz olsaydınız, yukarıdan beri anlatmaya çalıştıklarım sonunda derginize hangi adı koyardınız? Benim yaptığımı yapar, ete kemiğe bürünmüş, hayatta karşılığı olan bir adı seçerdiniz, öyle değil mi? Sahici, sıcacık bir isim olurdu. Sahici olduğu, yaşanmışlık payı büyük olduğu için de çok sevilirdi. Nitekim de öyle oldu. Bu dergi adı çok sevildi. “Sincan’da Bir Sokağın Balkondan Görünüşü”, “Sincan’da Şair Olmak”, “Sincan’da Ölmek” gibi başlıklar altında şiirler, yazılar yazmış bir şaire de çok yakıştırıldı. İş olsun diye değil, sevgiyle, yaşanmışlık süzgeciyle bulunmuş bir dergi adıydı bu. Bürosu Sincan İstasyonuna 150-200 metre mesafede olan bir dergi bu. İstanbul ve İzmir yönünden gelen şair, yazar arkadaşlarım bu istasyonda inmeden Ankara’ya geçmiyorlar artık. Bu çok sevindirici bir şey. İstasyondaki Sincan yazısını gören bizim dergimizi hatırlıyor hemen. Hep öyle söylüyorlar. Bu çok güzel.

-Birazda sizden konuşalım? Nasıl geçiyor günleriniz, neler yapıyorsunuz?

Sincan İstasyonu’nu 14’üncü sayıya getirdim. Her ayın ilk günü kitapçılarda ve abonelerinde oluyor. Vaktinde, aksamadan çıkması benim için hayati bir önem taşıyor. İstikrar esastır bende. Bunun yanında şiirler, yazılar yazılıyor. Bildiğiniz gibi, yeni şiirlerimden oluşan dosyam olan Mesafe bu yılın Yunus Nadi Şiir Ödülü’ne değer görüldü. Yayımcıya teslim edildi, yayın programına alındı. Kırk yılı bulan şiir serüvenimin anlatıldığı anılar, küçük polemikler, eleştirel değinilerden oluşacak kitabım da Yapı Kredi Yayınları arasında, büyük bir olasılıkla önümüzdeki yıl çıkacak.

Dergi beni daha üretken mi kıldı? Galiba öyle. Her ay bir başyazı yazmayı üstlendim bir kez; imzasız başka yazılar da. Hani ne diyordu Şeyh Galip; “Mektup yaz, alışkanlıkların tazelensin.” Dergi aylık mektubum gibi. Yazma alışkanlığım tazeleniyor, kimseye olmasa bile bana çok iyi geliyor. Maddi sorunları da aştığım gün değmeyin keyfime, daha nitelikli bir dergi olacak Sincan İstasyonu; çıkacağı gün sabırsızlıkla beklenecek. Buna yürekten inanıyorum.

- Toplu şiirleriniz Dalgın Rüzgâr adıyla YKY’den geçen yıl yayımlandı. 30 yıllık birikim iki kapak arasında toplandı. Nasıl tepkiler aldınız? Siz neler hissettiniz?

- Doğrusu o ana kadar (şiirlerimi topluca bir arada görme) ne olacağını kestiremiyordum. Jübile anlamına gelir miydi bu? Yazmayı sürdürebiliyordum, şiir beni bırakmamıştı daha. Yaş 55 olmuştu da, daha erken sayılır mıydı, kestiremiyordum. Kitap çıkınca öyle olmadığını anladım, korktuğum başıma gelmedi yani. Çok olumlu tepkiler aldım. Bende bile bulunmayan ilk kitaplarımın yeni kuşak okurlarının önüne başka nasıl getirilebilirdi ki? Bu bakımdan da doğru oldu. Kitabı elime aldığımda, ilk hissettiğim şey şuydu: “Ne çok şiir yazmışım!” Bir an için korktum bundan, sonra rahatladım. Üşenmedim, saydım. On bir kitapta yer alan şiir sayısı 303 idi. Kitap başına 27,5; yıl başına 10,1 şiir. Çok sayılmazdı. Ama işte, hepsi bir araya gelince, koca bir cilt olunca… Rahmetli eleştirmen Mehmet H. Doğan başta olmak üzere, çok sayıda olumlu yazı yazıldı “toplu şiirler” kitabı Dalgın Rüzgâr hakkında. Konuyla ilgili röportajlar yapıldı; kitap ilgiyle karşılanmış oldu bana kalırsa. Birkaç sert, bana göre kötü niyetli değinme de olmadı değil. Bunlar da olacak, olmalı da.

SİNCAN İSTASYONU

-Cemal Süreya’yı anarak-

Siz hiç yedi çocukla dul kalmış bir anneden
Yoksulluğun ne olduğunu öğrendiniz mi?
Ben bir kere öğrendim istasyonlarda
Okul vakti su satarken buldum kendimi
Yoksul çocukların gülmesi yaralıdır
Belli etme kış gününde bahar açsın yüzünde
Siz hiç bahar açtınız mı, ben açtım
Akşam ekmek götürürken anneme
Okunmuş gazeteler isterdim yolculardan
Karşılığı bir bardak su, umuttu
Siz hiç yedi çocukla dul kalmış bir anneden
“Oğlum para kazanmış” sözünü duydunuz mu?
Eve ekmek götürmek derse girmek gibiydi
Gelen tren düdüğüydü teneffüs zilim
Yoksulların şiirini yazan kalmadı
Kendimi yazmışsam özür dilerim!

Abdülkadir Budak

(Rail Life, T.C. Devlet Demiryolları Dergisi, Ekim 2008, sayı: 34)

Alıntı - 16.10.2020

,

1090

Alıntı Hakkında

Alıntı
Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin