Bir İç Çekiş Öyküsü: Heba

Bir İç Çekiş Öyküsü: Heba

Bir İç Çekiş Öyküsü: Heba

Bir İç Çekiş Öyküsü: Heba

 Kimseler fethetmedi manâsını davamızın
Biz dahi hayranıyız dava-yı bî-manâmızın

Yenişehirli Avni

Bir anahtar kilidinin kıvrımında saklı, nice anılar taşır insan kalbinde. Bir anahtar, ne çok kapıyı açar ve ne çok kapıyı kilitler hayatımızın üzerine. Teşbihte hata var aslında; bir anahtar, yalnızca kendi kilidini açar! İnsan yalnızca kendi kalbinin anahtarıdır.  Ancak aksini düşünmekle, ömrünü köklerinden yiyip bitirir bazılarımız ya da kim bilir hepimiz!

Heba, insanın kendi derinliğinin labirentinde, kayboluşunun romanıdır benim gözümde. Ziya’nın yok olan ömründe ne çok varolduğunun ispatıdır bir bakıma. İnsan en çok kendi ömründe varolur çünkü, hep başkalarının bir şeyleri olmaya çalışmamıza bakmayınız! Bu kitabı okuduğunuzda anlayacaksınız ki insan en çok kendine yâr olma çabasındadır!

Edebiyatta, sadeliğin içindekiderinliği yakalamak, her kaleme nasip olan bir nimet değildir. Hasan Ali Toptaş deyince;  düz, dümdüz bir yolu kavuşmak olarak anlamak geliyor aklıma. Sade sapsade bir kumaşı, insanın kalbine bunca şık giydirmeyi nasıl becerir insan? Üslup, yazı dilinde en önemli unsurdur. Sizi okunur kılan da, okutmayan da budur! Olay örgüsü, mekân, kahramanlar... İlla ki bir romanın vazgeçilmez temel taşlarıdır. Ancak sahip olduğu malzemeyi eline yüzüne bulaştıran, kitap adı altında piyasada bulunan onca cümle yığının arasından Heba’yı seçmek, çölde yağmur suyuyla serinlemek namına bir serap bana göre... Gerçek bir serap!

Hasan Ali Toptaş, bu romanı yazmak için tam yedi yıl beklemiş kendi içinde, romanın yazılışı gerçek manada dört buçuk yıl gibi bir sürede tamamlansa da kitabın sonunda, sanki Ziya’nın kalbinin ufkunda duran ama yazarın kaleminde anlatılamayan bir şeyler kalmış gibiydi. Ya da bu hissi, kitabın sonuna vardığınızda “biraz daha uzasa cümleler” diyen iç sesimizin bir gölgesi olarak tanımlamak da mümkün.

İnsan, ömrünü kendi yorgunluğunda heba eder aslında ve adımızın harflerinde kaybolur gideriz zamanın sükûtunda. Bu yüzden, bu kitabın sayfaları yavaş yavaş çevrilmeli bence, harflerinin içine işlenen her isim, ayrı kefelerde tartılmalı ve insan kalbiyle bakmalı bu kitaba, görünecek olan bakılandır ne de olsa!

Tüm Kapılar Gitmelere Açılır

Gitmeler ve kalmalar, kitapların hep son demine saklanır sanki. Önce hikâye anlatılır, sebepler açık ara bir farkla arz edilir muhatabına ve sonra kapı ardına kadar açılır. Heba, tam tersi bir istikamette yol alıyor. Ziya’nın kenti terk ediş öyküsüyle arzı endam ediyor okurun karşısında. “Anahtar” isimli bölümde, ev sahibesi Binnaz Hanım’ın heba oluş öyküsü yakamıza yapışıyor.  Binnaz Hanım’ın bir anahtar kilidine ömrünü sıkıştırma ve yahut içindekikederi atacak kuyu olarak Ziya’yı uygun gören bir hali var.  Çok anlatıyor. Ziya çok dinliyor. Sükûta eren, iç sesli bir derviş edasında burada roman kahramanımız, iç sesi kalkıp gitmek telaşına dursa da Binnaz Hanım’ın anneli annesizliği ve babasız babasızlığı etkiliyor Ziya’yı. İnsan biliyor ki tek dert sahibi kendisi değildir aslında. Ancak bildiğini itiraf etmek, içiyle derdi olanların baş belasıdır her dem.

Anahtar bölümünde, Binnaz Hanım’ın dilinden dökülen ve yazarın dil-kurgu ikilisini göstere göstere koyun koyuna soktuğu bir etki var. Kafanızda dönüp duruyor, altını çizdiğiniz her kelime. Mesela annesini anlatırken söylediği sözler:  Zaten ne vakit hafızamın derinliklerine doğru şöyle birkaç adım yürüsem, her defasında annemin sessizliği karşılıyor beni. Biliyor musunuz, plastik leğenlerle süslü yoksul bir dağınıklığın içinde yüzen annem sadece bizi azarlamak için açardı ağzını, azarlamayacaksa imkanı yok konuşmazdı.”(Syf-25Aslında burada, ev sahibesi Binnaz Hanım’ın dilinden dökülenlerle, yazarın verdiği sosyal bir mesaj da var. Bugün bilinen bir gerçek ki şimdikinin yetişkinleri, dünün çocukları olan bizler ve bizden öncekilerin yaşamsal seçimleri, ruhsal edinimleri ve kaybedişleri muhakkak bir ebeveynin isminin köküne dayanıyor. Orada bir anne yarasını, babanın merhamet yoksunluğunu, kardeşin iletişimsizliğini... bulmak her daim mümkün. İnsanın ailesi, ömrümüzde izi hiç silinmeyecek bir yara ve yahut kokusu hiç gitmeyecek bir erguvan konumunda.  Mesela babası her şeyin başlangıcı sebebiyetinde bir yara Binnaz Hanım’ın içinde. “... çerden çöpten de olsa insan illaki bir baba yaratıyor Ziya Bey, başka türlü var edemiyor kendini; koku kırıntılarını tutup, ölgün gölgeleri ve titreşimleri tutup, ya da boşlukları bile tutup işte böyle babaya dönüştürüyor benim gibi.”(Syf-27) Yani Binnaz Hanım’ın kucaktan kucağa gezen körpelik vakitleri, anneli annesizliğinin ve en çok da babasızlığa doğan yokluğunun eseri. Şaşırmıyor okur o nedenle bu kadının gençlik vakitlerindeki mesleğine!

Bu bölümde belli belirsiz araya giren hizmetçi kız, sanki gereksiz bir ayrıntı gibi dursa da, Binnaz Hanım’ın mutsuz iktidarının bir cümle arası gibi.  Nedendir bilinmez, onca sayfanın ortasında Ziya’yı kendi yaşam buğusuyla boğmaya çalışan Binnaz Hanım’ın, onun gitmesini geciktirmek adına bunca şeyi anlatmış olabileceğini düşünüyorsunuz. Öyle ya, giden hep durdurulmak istenir, giden hep kalsın istenir! Arda kalanlar yalnızlık kuyusunda boğulmaya birden yanaşmaz öyle!  Duayla uğurlanışlar güzeldir güzel olmasına ama Binnaz Hanım’a göre “dua edecek kişi bir eline taş almalıdır evvela.” (Syf-49)

İnsan İçinden Nereye Taşınır?

İnsan ömrü, tükenen bir metadır kâinat üzerinde. Ölüm fikrinden azade olarak düşünürsek bu tükenme biçimini, insanın içini yiyip bitiren devasız hikâyelere gömülür kalbimiz. Ziya’da öyledir, kaçışını kolaylaştıracak bir sebebi vardır mesela, teklik! Yalnızdır, sadece kendi içinde kendisiyle başbaşadır. Bu yüzden Binnaz Hanım’a anahtarı verip çıkmıştır o kapıdan. Kent, kendisiyle başa çıkması için uygun bir yer değildir. Savaş alanı bulamaz o apartman dairesinde kendine, asker arkadaşının köyü, içinden arta kalanları süpürüp altına itekleyeceği bir halı gibi görünür ona.  Gider, gitmek, kalbinden geriye kalanlar için tek çözüm gibi görünür ona.

Yazarın romanda okuru gezdirdiği katmanlar, muhtemelen yetmişli yıllardır. Rüya içinde rüya gördürür yazar okura, Ziya’nın aklıyla konuşturur kalemini, taşranın tüm albenisi sinmiştir bu romana.  Heba’nın kapağını açtığınız andan itibaren mistik bir koku yayılır içinize. Sessizliğin konuşmaları, akıl yürütmeleri... İnsanların kalbinin konuşmasını sık sık dinlersiniz sayfalar arasında.  Ziya’nın köyündeki düğüne kulak verirsiniz, sonra hayatında ilk ve son kez bir canlıya kıyışının, ömrünün geri kalanında nasıl bir etki bıraktığı ile karşılaşırsınız. Romanın öyle bir bölümü var ki Hasan Ali Toptaş farkı denilecek yer gibi sanki “Sınır”.  

Sınır, daha evvel okuduğum ve bildiğim kitaplardan ayrı olarak askerlik temeline yaslanmış çatısı ile gölgeler bizi.   Bu bölüm, kitabın en uzun ve etkileyici katmanını en çok tamamlayan bölüm olmakla birlikte, bir bütünün tamamlayıcısı niteliğindedir.  Kitabın düğüm noktasındaki çözümü burada bulur okur, her ne kadar Ziya bu çözüme her şeyin sonunda ulaşsa da. Kahramanımızı Suriye sınırının yanı başına çeken kendisine duyulan minnet duygusunun sebebini aramaktan başkacası değildir aslında. Minnet dedim de, Binnaz Hanım’ın sözleri kulağımda yankılandı yine; Minnet duygusu feci bir şey Ziya Bey, onun insanda nasıl bir tahribata yol açtığını bana kalırsa ancak yaşayan bilir. Aslında sadece tahribata yol açmakla kalmıyor, insanı eksilte eksilte gönüllü bir köleye de dönüştürüyor bu duygu. Her şeyi yapmaya hazır oluyor bu köle, coşkulu oluyor, yaralı oluyor ve yarasını da her zaman kendi elleriyle kendisi kanatıyor...” (Syf-44) Ziya’nın asker arkadaşı, köyünde nefes almaya çalıştığı Kenan’da böyle yapmıştı sahi, kendi yarasını kendisi kanatmıştı, Ziya’nın askerdeyken ettiği iyiliği ömrünce hiç unutmamıştı, bu unutmamazlık belki de sonunu hazırlayan en acı hatırlayış olmuştu.

Kitabın en kuvvetli noktası da yedi bölüm halinde anlatılan hikâyenin, her bölümünde bir öncekinden veya bir sonrakinden izler taşıyarak ilerlemesi.  Ziya’nın Yazıköy’e gidişi de kendi içinden bir yere taşınmasına sebep olmamıştır ne yazık ki... Kenan’ın gözlerine her baktığında kendinden bir şeyler görmüş, Nefise’nin gözünde kaybettiği karısının bakışlarını aramış ve en çok da Besim’i gördüğünde hiç tanımadığı oğlu karşısında duruyormuş gibi aklıyla kalbi çatışmıştır. Ziya belki de o an anladı,  insanın kendi içinden hiçbir yere göçünün olmadığını!

...

Yazar dilini suskuya batırarak cümle kurar, okur duyar o gürültülü suskunluk çığlığını! Hasan Ali Toptaş’ın ustalığında ki o titrek duygu devinimini hissetmek zor değildir Heba’da. Zaten bir röportajında efendimiz acemilik demişti. Ustalıkta ki sır bu olsa gerek, her daim acemi kalabilmek, acemi hissedebilmek ancak bunu okura en az falsoyla göstermek ve hatta göstermemek.  Kusur demek ne derecek doğrudur bilemiyorum ama bu alt yapısı son derece iyi kitabın, tek zor yanı, genel bir okur kitlesine hitap etmemesi bence. Yani Heba, her kesimden okurun eline alıp zevk alacağı bir kitap değil doğrusu.  İtiraf etmem gerekirse, Ziya’nın bir rüya ikliminde anlatılan çocukluk anıları, epeyce karışık bir bölüm olarak karşımızda. Bu bölümde kitabı sakın bırakmayın derim, sonra pişmanlık duyabilirsiniz benim gibi! Evet, “Rüya” isimli bölüm kitabı benden uzağa itse de bir süre sonra tekrar dönüş yaptığımızda ve sonraki kısımları okuduğumuzda, bu karışık cümle örgüsüyle örülmüş bölümün hiçte boşa olmadığını anlıyoruz.

Heba’yı okurken bir Nuri Bilge Ceylan filmi seyrediyor gibisiniz. Sessiz, ağırdan ilerleyen bir yapısı var. Bu haliyle, kesinlikle söz konusu yönetmen için bence senaryo olmaya uygun bir alt yapıya da sahip. Zaten yazarın “Gölgesizler” isimli kitabı daha evvel film yapılmış, kim bilir belki Heba ikincisi olur.

İletişim yayınlarından geçtiğimiz nisan ayında çıkan bu kitap için, yayın evinin çektiği tanıtım filmi ise gerçekten çok iyi. Kitap tanıtım filmleri noktasında kesinlikle diğer yayın evlerinden bir adım önde olduğunu düşünüyorum İletişim’in. Heba’nın “Sınır” bölümü eksenli bu tanıtım filmini muhakkak izleyip öyle karar vermelisiniz bence. Kitap namına merak uyandıracak cinsten.

Son söz, her daim sözü yaradanın elbet. İnsanların ön yargısından kaçabileceğimiz hiçbir yer yok aslında, kendi içimizde dahil buna. Ziya’nın kendinden kaçarken kendine yakalanış öyküsünü, derin iç çekişlerle okumak ve yazarın göstere göstere yazdığı bir sona içinizde nokta koyamayışınızla sürpriz bir şekilde kulak kabartmak isterseniz, Heba sayfaları arasında cümlelerce gözlüyor sizi...

Hasan Ali Toptaş
Heba
İletişim Yayınları
309 Sayfa

Gülnaz Eliaçık Yıldız - 13.09.2013

,

4955

Gülnaz Eliaçık Yıldız Hakkında

Gülnaz Eliaçık Yıldız

1987'de Zemherinin kapı ağzında doğdu.

Edebiyata duyduğu ilgi lise yıllarında kaleme aldığı yazılarla kendini gösterdi. Orhan Veli İstanbulu dinlemenin, Cahit Sıtkı otuzbeş yaşının derdine düşmüşken, Sait Faik Dülger Balığının Ölümünü öyküce öykünürken, tüm bunları üç beş değerlendirme sorusuyla sorgulayan edebiyatı konu edinen bir derste, karalanan satırların insanlık tarihini nasıl yerinden ettiğini farketti ve okuyarak yaşamanın, yaşayarak okumaktan ayırt edilemedigi zamanların etkisini ilk bu yıllarda hissetti. Nazan Bekiroğlu ve İskender Pala o yıllarında tanıştığı ve okumaya meyilli olduğu isimler arasında yer aldı.

Bozok Üniversitesi Teknik Bilimler Yüksek Okulu'ndan 2008 yılında mezun oldu. Özel bir eğitim merkezinde gün aşırı insanlarla, çocuklarla ve en çok da kağıtlarla konuşuyor.

Onun için bir tutkudan öte olan dergiler hayatına girdiğinde kitapların ruhuna serptiği tohumlar filizleniyordu. Gün geçtikce kitaplıgında çoğalan dergiler, kiymetli birer dost gibi mahsus zamanlara konuk edildi'

'Bir' dergisinde yayınlanan 'Zelâlname', seluloz kokusuna bulanan ilk yazısı oldu. Daha sonra Mâi ve Şehrengiz dergilerinde yazıları yayınlandı.

Hâlâ Mâi dergisinde yazan Gülnaz Eliaçık, kendisine has uslubuyla fecirvakti.desenblog.com adresinde, karalamalarına yer veriyor'

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin