Bir Necip Tosun Söyleşisi: “Yazarlık Asla Bir İktidar Aracı De�

Bir Necip Tosun Söyleşisi: “Yazarlık Asla Bir İktidar Aracı Değildir”

Bir Necip Tosun Söyleşisi: “Yazarlık Asla Bir İktidar Aracı Değildir”

14.03.2016 - Gülnaz Eliaçık
Bir Necip Tosun Söyleşisi: “Yazarlık Asla Bir İktidar Aracı Değildir”

Gülnaz Eliaçık -Ayşegül Uyar

Necip Tosun 1960 Kırıkkale doğumlu. İlk öyküsü yayınlandığında henüz 23 yaşındaydı. Öykü ile başlayan yolculuğu eleştiri ve sinema yazıları ile devam etti. Yazıları Mavera, Dergâh, Hece ve Hece Öykü dergilerinde yayınlandı. Yazdığı hikâyeler yanında öykünün poetikasını irdelediği kuram kitaplarıyla edebiyatımızda ciddi bir ihtiyaca cevap veren Necip Tosun ile öyküleri, Türkiye’de eleştirmenlik ve yazı hayatı üzerine konuştuk.

G.E: Genç Ölmek isimli öykünüzde “Hayatım boyunca, doğup büyüdüğü yerleri övgüyle anlatan insanları hep hayranlıkla izledim. Oysa benim dönüp övgüyle anlatacağım bir çocukluk anım, özlediğim bir memleketim olmadı.” diyorsunuz. Aynı zamanda 05.02.1981 tarihli günlüğünüzde de memleketiniz Kırıkkale ile yabancı birer insan gibi göz göze gelişinizi görüyoruz, peki Necip Tosun, Kırıkkale’den hiç çıkmamış olsaydı şimdiki öykücü ile Kırıkkale’de kalan öykücü arasında nasıl farklar olurdu?

İnsanın yaşadığı yer ile kişilik oluşumu, hayata bakışı ve karakteri arasında ilişki olduğu söylenir. Doğrudur. Gerçekten de insan yaşadığı yere benzer. Hiç şüphesiz bu şehirde kalsaydım bir yazar kimliğimin oluşması imkânsızdı. Ancak bu kentten çıktıktan sonra oraya daha sağlıklı bakabildim. Bu da edebiyatımı besledi diyebilirim. Çünkü oralarla hesaplaşmam gerekirdi. Bir öykümde “Üç çocuğu kanserden ölen Hüseyin Amca’nın, intihar eden Arabacı Mustafa Amca’nın, eşini ve çocuklarını kovup annesinin evine sığınan Hüsnü’nün, hayatını kumara adayan Yaşar’ın, sekiz yaşında görme engelli olan Ömer’in, başı büyüyerek ölen Hakan’ın, kendini vuran polis memuru Rıza’nın, hapishanede şişlenerek öldürülen Nihat’ın, hayatını simitçiliğe adamış Simitçi Hasan’ın da evlerinin önünde dolaştım.” demiştim. Bu sadece benim evimin etrafı… Ben de tüm bu bahtsız insanların yaralarını öykülerime taşımaya çalıştım. Bu anlamda yaşananları ancak o atmosferden çıkarak görebildim.Kalsaydım benim oradan sağ çıkmak imkânsızdı.

A.U: Söyleşi ve yazılarınızda öykü ile romanı sık sık karşı karşıya getirdiğinizi görüyoruz. Günümüz insanı için modern öykünün bir fırsat olduğunu, öykünün çağ insanını daha rahat kavrayabileceğini dile getiriyorsunuz ama romana doğru bir yöneliş olduğu tespitini de elden bırakmıyorsunuz. Edebiyat insanı nereye götürür tartışmaları arasında, öykülerinizin hakikate kapı açması arzusunda olduğunuzu da bilerek sorayım: Öykü çağ insanına ne söyler, okurunu nereye bırakır yahut öykü okuyan insanda ne değişir?

Gerçekten de öykü ve romanın özelliklerine bakıldığında, öykü, modern insanın ritmiyle, temposuyla ve beklentileriyle örtüşen bir tür. Öykü, romana göre iktisatlı yapısı (kısa) ve şiire göre anlam açıklığıyla modern insanı rahatlıkla yakalayabilecek bir tür. Öykünün, modern insana sunduğu ilk cazip yanı kısa oluşudur. Öykü bu özelliğiyle modern insana bir okuyuşta bitirebilme şevki ve hissi verir. Uzun okumalarda olduğu gibi okuyucu metinden durmaksızın kopmaz. Ve okuyucudan kısa bir zaman dilimi talep eder: Bir otobüs yolculuğu, bir metro veya uçak yolculuğu gibi. Bu da modern insanın aradığı bir şeydir.

Öykünün modern insanı yakalayan ikinci çekici yanı da, onun yüksek yaşam ritmine, temposuna, gerilimine denk düşen yoğun anlatımıdır. Öykücü söyleyeceği şeyleri en kısa ama en net ve vurucu şekilde söylemek/anlatmak durumundadır. Öykü, gereksiz kelimeleri, gevezeliği kaldırmaz. Fazladan, gereksiz tek bir kelime bile öykünün kurduğu dünyayı bozmaya yeter. Bu da yoğun anlatımın gerektirdiği tempolu ve iç ritimli anlatımdır. Anlam açıklığı da öykünün günümüz insanının beklentilerine denk düşen bir özelliğidir. Gerçi o da şiir gibi zaman zaman imgelere, simgelere başvurur ama “çok özel” dünyalardan ziyade, anlam alanı geniş olaylara, enstantanelere, kişilere eğilir ve öykünün “hikâye”si çoğunlukla gündelik hayata denk düşer. Böylece modern insana, kabullenimi kolay dünyalar kurar. Bu anlamda öykü, modern insanın dünyasını kolaylıkla yakalarken metin-okur ilişkisi hızlı ve etkin gerçekleşir.

Ancak bütün bunlara rağmen şimdilerde ülkemizde bir “roman patlaması” yaşanmaktadır. Öyküye ise roman kadar yoğun bir ilgi yok. Bunun modern insanın başkaca beklentileriyle, özellikle edebiyat dışı beklentileriyle bir ilişkisi olduğu söylenebilir. Galiba romanın gevşek yapısı, okuru sıkmayan basit anlatımı ve kurduğu dünyanın kabullenirliği zamane okurunu cezbediyor. Ama bu ilgi gören romanların nitelikli edebiyatın örneklerinden daha çok popüler ürünler olduğunu biliyoruz. Nitelikli romana ilgide bir değişiklik yok aslında.

Ne var ki sanat-edebiyatın git gide pazarlanabilir bir metaya dönüştüğü, ürünün/yazının gidip, yazarın geldiği ve sonuç olarak genel bir kırılmanın ve yozlaşmanın yaşandığı günümüz edebiyat dünyasında, öykünün daha soy bir duruş sergilediğini görüyoruz. Tüketime prim vermiyor, işi ucuzlatmıyor. Tüketim medyasının pazarında hiçbir öykü malzemesi yok. Bu yüzden kendini takdim etmek isteyen yazar öyküyü terk etmek zorunda kalıyor ve başka türlerin kapısını çalıyor.

Aslında öykünün bu soy duruşu boşuna değil. Çünkü öykünün sağlam bir arka planı var bu topraklarda. Bu direnç ve birikime dayanarak, bütün yukarıda saydığımız olumsuzluklara rağmen, dünya ölçeğinde bu türün zirveleri bu topraklarda yazılıyor.

G.E: Üniversite yıllarınızda edebiyat çevresi bakımından epeyce şanlısınız. Bulunduğunuz çevrenin sizi öykünün kapısına getirdiği aşikâr, sınıf arkadaşlarınız günümüz öyküsündekendinden söz ettiren isimlerdenoluşuyor. Peki, öykü Necip Tosun’da çocukluğunda içinde akan bir ırmaktı da üniversite yıllarıyla birlikte dökülecek deniz mi buldu, yoksa denizi görünce yüzme öğrenme hevesi olarak mı gelişti?

Ben yazı hayatına öyküyle başladım ve hep öykü yazmayı kurguladım. Ama bunun ilk dönemlerde bilinçli bir tercihten çok bulunduğum arkadaş ortamıyla ilgili olduğunu sanıyorum. Galiba birbirimizi etkiledik. Ankara’daki üniversite yıllarım edebiyat hayatımın dönüm noktasıydı. Çok hareketli bir edebiyat ortamının içerisinde bulmuştum kendimi. Cemal Şakar sınıf arkadaşımdı. Rahmi Kaya, Ömer Lekesiz, Ramazan Dikmen, Yusuf Ziya Cömert, Üzeyir Sali, Hüseyin Bektaş’la neredeyse her günümüz birlikte geçiyordu. Cemal Şakar, Ramazan Dikmen öykü, Ömer Lekesiz öykü eleştirileri yazıyordu. Yani öyküyle yatıp kalkıyorduk. Bu ortamda başka hiçbir türü denemedim. Düşünmedim bile. Kendimi öykünün içinde buldum.

Ama öyküyü tanıdıkça çağın dili olduğunu fark etmiştim ve ben de kendimi ancak bu türde izah edebiliyordum. Böylece öyküde karar kılmış oldum. Bu yanıyla bana sıcak ve kendimi ifade edeceğim bir yazınsal tür gibi gelmişti.

Ne var ki ben zaten edebiyatın içinde, kendi kendine yazan, yazmayı deneyen biriydim. Bu arkadaş grubu ve yaşananlar beni, yazdıklarımı ortaya çıkarma konusunda cesaretlendirdi.

A.U: Doğu toplumlarında sözlü kültürün yeri ve anlatının gücü yadsınamaz bir gerçek. Bizde bu anlatı geleneğine öykünün romandan daha yakın olduğunu söyleyebilir miyiz? Modern toplumun masalı öykü müdür sizce?

Her toplum tarihsel süreçte anlatılara, hikâyelere ihtiyaç duymuş, zamanın anlayışına, eşyayı ve dünyayı yorumlayışına göre, masal, destan, dram, trajedi, tiyatro, öykü, roman gibi anlatı biçimleriyle bu olayları/durumları anlatmıştır. Bunlar ahlaki, tarihî, edebî, felsefi, tasavvufi aşk, macera ya da bütün bunlar iç içe bir yapıda var olmuşlardır. Doğu toplumları da destan, masal, kıssa, mesnevi, sözlü anlatım gibi çeşitli anlatı duraklarından geçmiştir. Ne var ki edebî türler zaman zaman farklı anlayışlara, toplumlarda farklı yorumlara muhatap olmuşlardır. Örneğin Batı’nın roman anlatısına geçtiği dönemlerde Doğu mesnevi, sözlü anlatım geleneklerini sürdürmeye devam eder. Bu anlamda Doğu toplumları hikâyelerini ağırlıklı olarak “mesnevi” tarzında anlatmıştır. Nazma çekilmiş şiirsel hikâyeler diyebileceğimiz mesneviler, günümüz anlayışında roman ve öykü türüne denk düşer. Karakter yaratma, atmosfer oluşturma, çatışma, psikolojik çözümleme, mekân, zaman unsurları mesnevilerde yer alır. Bu yaklaşımla mesnevilerin günümüz çağdaş anlatılarına denk bir kurmaca, yaklaşım ve yorum içerdiklerini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Ancak bu süreci günümüz türleriyle anlamlandırmak istenirken, kısa mesnevileri öykü, uzunlarını ise roman olarak adlandıranlar vardır. Bir başka deyişle geleneğimizdeki anlatı sanatlarının günümüz yazınsal türlerinden öyküye/hikâyeye yakın, romana uzak olduğu sonucunun çıkarılamayacağı düşüncesindeyim.

G.E: Günümüz öykücülerine baktığımızda üretken bir kalemsiniz özellikle öykü hakkında son dönemde verdiğiniz eserler dikkat çekici, uzun süre evden çıkmadan çalışabilen bir yapınız var. Çocukluğunuzda kendinizi odanıza okumak namına hapsettiğinizde anneniz: “O masanın başında kuruyup gittin, çık bir dolaş.” diyerek halinize üzülüyor, öykücülüğünüzün yanına baba ve eş rollerinizi de eklersek evinizde de buna benzer cümleler duyuyor musunuz?

Gündelik hayatımda her zaman öncelikli tercihim edebiyat olur. Hep ona zaman artırmakla geçer günlük uğraşım. Ailemden, işimden, dostlarımdan zaman alır edebiyata aktarırım. Edebiyatla arama girecek her şeyden uzak durmaya çalışırım hatta cep telefonum bile kapalı olur. Çünkü edebiyatın insandan bir hayat talep ettiğine inanırım. Siz ona koşulsuz teslim olmadan o gizlerini, güzelliklerini size açmaz.

İyi bir eş ve baba olmaya çalışıyorum. Evde eşim ve çocuklarım artık beni kabullendiler. Ancak yazarak mutlu olabiliyorum. Onlar da bana fedakârlık gösteriyorlar. Onlar olmasa yazamam. Tüm yazdıklarım onların bana yarattıkları ortamdır.

A.U: Ülkemizde edebiyatın yumuşak karnı eleştiri gibi görünüyor hele ki öykü eleştirisi. Eleştiri ve incelemenin çok talibi olmuyor (hem yazar, hem okur cephesinden). Sizin inceleme ve kuram kitaplarınız bu alanda yeniden gündem oluşturdu ve hak ettiği ilgiyi de gördü sanırım. Bunu nasıl okuyorsunuz? Ve öyküyü- kitabı özetleyen yazıların dergilerimizde inceleme başlığı ile yayınlandığını da düşünürsek dergilerimiz hakiki eleştirileri yayınlamaya hazır mı sizce?

Öncelikle çok teşekkür ederim. Edebiyat dünyasındaki en büyük kaos aslında eleştiri kurumunda yaşanıyor. Edebiyat odaklı, sadece estetik değerlerin ölçüt olduğu, emeğe yaslı, sansürsüz, nitelikli eleştiri piyasadan çoktan çekildi. Artık eleştiri, “yayınevi pazarlamacılığı”, “çete savaşları”, “yıldız eleştirmenliği” ve “dost ahbap ilişkileri” çevresinde dönüyor. Eleştiri, okurla yazar arasında bir aracı olmaktan öte bir manipülasyon işlevi görüyor.

Oysa bir eleştirmenin asıl işlevi, risk alarak, gözden kaçmış, gölgede kalmış yazarları gün yüzüne çıkarmaktır. Özellikle işin başındaki genç yazarlara işaret etmektir. Bir başka deyişle eleştirmenler edebiyat ortamına yazar, şair, sanatçı teklif ederler. Onların asıl işlevi edebiyat dünyasındaki bu haksızlıkları gidermek, bu olumsuzluğa müdahale etmektir. Asla bu olumsuz ortamın bir parçası, figürü olmak değildir. Kuşkusuz anlık, zamansal dönemler hariç, hiçbir “güzelleme eleştirisi” kötü bir kitabı edebiyat dünyasına sokmayı başaramamış, geleceğe aktaramamıştır. Hiçbir “olumsuz eleştiri” de iyi bir kitabı edebiyat dünyasından silememiştir. Ancak yine de kısa bir süre de olsa manipülasyon başarıya ulaşabilmektedir.

Aslında bu işin bir de vicdani yönü var. İnsan, kimi ideolojik/önyargılı eleştirmenleri okuduğunda, büyük haksızlığı hemen fark ediyor. Ancak bu eleştirmenlerin, var olduklarını bildikleri hâlde birilerini yok saymayı hangi ahlak/vicdan/merhamet çizgisine oturttuklarını ve bu değerlerin kendilerini rahatsız edip etmediğini merak ediyor. Bir gün, gecenin bir vaktinde, evlerindeki kütüphanelerini dolaşırken, elleri, yok saydıkları bu kitaplara dokunduğunda, gözleri o kitaplara yakalandığında, acaba içlerinde bir şeyler kırılmıyor mu? Bir sızı hissetmiyor, yüzleri renklenmiyor mu?

Bütün bu nedenlerden dolayı, eleştiride bir ölçüt olarak kullanılan “nesnellik” ve “tarafsızlık” kavramlarının istismara açık olduğu görüldü. Bu kavramları “adalet” ve “ahlak” kavramları ile yer değiştirmek gerekiyor. Çünkü hayatın tüm alanında olduğu gibi “adalet” bir eleştiride tam merkezde olmalı. Böylece hem görmezlikten gelmeyi hem bilerek çarpıtmayı hem de ön yargılı davranmayı “adalet” kriteriyle rahatlıkla tartabiliriz. Öte yandan öznel eleştirinin istismarı olan “şahsiliğin” de böylece önüne geçilebilir. Bu tür eleştirileri hiçbir derginin geri çevireceğini sanmıyorum.

G.E: Türk Edebiyatına öykücülerin başucu kitabı olacak çok iyi eserler kazandırdınız. Doğunun Hikâye Kuramı, Modern Öykü Kuramı, Öykümüzün Kırk Kapısı ve son olarak da Günümüz Öyküsü. Bu çalışmalarınızın devamı gelecek mi yoksa sizden öykünün poetikasından ziyade kendisini okuduğumuz yeni bir kitap mı bekleyelim?

Çok teşekkür ediyorum, inşallah öyledir, bir işe yarıyorlardır. Kuram/inceleme/eleştiri yazılarını, öncelikle yaptığım işi anlama, bu türün ustalarını tanıma ve nihayet vardığım sonuçları belgelendirme/kayda geçirme amacıyla yazıyorum. Yazık ki yazma geleneği az olan bir toplumuz. Daha çok sohbet geleneğinden geliyoruz. Bu yüzden de pek çok duygular, görüşler, saptamalar dost sohbetlerinde uçup gidiyor. Bütün bunları bir sonraki kuşağa aktaramıyoruz. Biz seksen kuşağı, genelde sanat-edebiyatta özelde de öyküde bu eksikliği yakıcı bir şekilde hissettik. İşte bu yazılar bir yandan bu “eksiklik” diğer yandan da benim öyküyü anlama sürecimi okurla paylaşma arzusu sonucu ortaya çıktı. Aslına bakarsanız, kendi yaptığı iş üzerine konuşma “tuhaf” bir durum. Bu kişinin ürün vermesi gerekiyor. Kuramsal tartışmalar eleştirmenlerin işi. Gerçekten bunun hakkını da onlar verir. Ama maalesef kimsenin eleştirmenliğe gönül indirmemesi nedeniyle iş sonunda bu işi bizzat yapanlara kalıyor.

Daha çok öykünün gündeme gelmesi ve tartışılıyor olması benim amacım. Bu yazıları biraz da yaptığı işi anlamaya çalışan birinin sorduğu sorular, vardığı sonuçlar, yaptığı düşünce egzersizleri olarak düşünmek gerek. Aslında bütün bunları öykücüler gerek zihinlerinde, gerek dost sohbetlerinde tartışıyorlar. Ama bizde yazma geleneği fazla olmadığı için, zamanla uçup gidiyor. Bense el yordamıyla ulaştığım bilgileri, malumatları, dost sohbetlerinde edindiğim izlenim ve düşünceleri, tartışma sonuçları uçup gitmesin diye kayda geçiriyorum, o kadar. Sonuçta anlamlı, işe yarar bir bütünlük ortaya çıkarsa sevinirim.

Yeni kitabım Günümüz Öyküsü dışında Öykümüzün Sınır Taşları, Öyküyü Sanat Yapanlar,Öykü Antolojisi, Şehir Okumaları, Portreler, Yakın Okuma kitaplarım yayın sırasını bekliyor…

Ancak benim asli işim öykü yazmak. Zaten belli bir disiplin ve yoğunluk içerisinde yazmak zorunda olduğum bu kuram/inceleme/deneme kitaplarını hazırlarken, üzerimde hep öykünün, yazılmayı bekleyen öykülerin baskısını hissettim. Kendimi çok kötü hissettiğim günlerim oldu. Şu kitaplar bir bitse de öyküye dönsem diye âdeta günleri saydım. Ağır baskısından kurtulamadığım duyguları not ettim. Ama itiraf etmeliyim ki bu kuram yazılarının altında pek çok öyküm kaldı. Şimdi onların ne olduğuna bakıyorum. Tozlarını almaya, o duyguları, düşünceleri yakalamaya, öyküleri kurtarmaya çalışıyorum. Hiç şüphesiz benim öncelikli uğraşım öykü, o üzerine titrediğim tür. Kuram, inceleme kitaplarının yazımı bitti, rahatladığımı hissediyorum. Artık öyküler yazmak istiyorum, sadece öyküler...

A.U: Güncel bir bloğunuz var. Pek çok yazardan farklı olarak okurlarınızın size rahatlıkla ulaşabileceği imkânlar sunuyorsunuz onlara. Daha yolun başındaki isimlerin büyük yazar olmanın alametifarikası zannettiği yazar kibri (ulaşılamaz olma) sizde yok. Bir yazara eserleri dışında da ulaşılabilmesi yazarlar için bir handikap mıdır?

Edebiyatı bir güzelliği paylaşma olayı olarak gördüğüm için kibir, büyüklenme, başkalarıyla araya bir mesafe koyma duyguları bana çok uzak. Gündelik hayatımda da iş hayatımda da yazı hayatımda da paylaşmayı, bildiğim şeyleri aktarmayı seven biriyim. Gerek bloğumda, gerekse facebook ve twetter’da daha çok bir başkasının işine yarayacak bilgileri paylaşmayı seçiyorum. Bence yazar diye bir üst konum yok. Yazarlık asla bir iktidar aracı değil.

G.E: Yazmaya heves eden gençlerin sayısı gün geçtikçe artıyor, hedefini belirleyenlerde mevcut, ne yazdığını henüz bilmeyenlerde. Özellikle öykü ve deneme arasına sıkışmış kalemler için ne tavsiye edersiniz? Yazı türleri arasında öyküsel denemeden bahsetmek mümkün müdür ya da kalem illaki tarafını seçmeli diyenlerden misiniz?

Kuşkusuz yazınsal türleri birbirlerinden kesin çizgilerle ayırmak o kadar kolay değil. Çünkü ”Yontunun malzemesi nasıl taş ya da bronz, resminki boya, müziğinki de sesse, yazının malzemesi de dildir.” Ve kaynakları sözdür. Her yazınsal tür “dil” olayına dayanmakla birlikte, konuştukları diller farklıdır. Ancak her an birbirlerinin sınırlarını aşıp yakınlaşabilirler birbirlerine. Fakat bu yakınlaşma yazınsal tür olarak aynı bağlamda ele alınmalarına haklı ve yeterli bir gerekçe teşkil etmez. Ne yazık ki bu yanlış yaklaşımdan en fazla zarar gören tür öykü olmuştur.

Elbette öykü, diğer türlerin imkânlarını, diğer türler de öykünün imkânlarını kullanabilir. Doğaldır bu. Bunda şaşılacak bir yan yok. Mesela şiir, deneme bunu yapmakta. Denemeci bir yazısında bir hikâye anlatabilir, ya da şair şiirini öyküleme tekniğine yaslayabilir. Ama buradaki (şiir ya da denemedeki) şeyi öykü olarak niteleyemeyiz. Öykü burada imkânlarından yararlanılan bir tür olmaktadır sadece. Ya da öykünün form olarak kullandığı (yazınsal bir tür olarak değil, form, malzeme olarak) mektuplar, günlükler, anılar vardır. Ama burada da (öyküde) bu yazınsal türler, kendi özellikleriyle durmaz. Öykünün istekleri, beklentileri ve özellikleri ön plandadır. Sadece mektup ve günlükten yola çıkılarak öykü metni oluşmuştur, o kadar.

Ama türlerin birbirinin imkânlarından yararlanması farklı, bir türün orijininin “istismar” edilmesi farklıdır. Çünkü ortada öykünün asgari gerekleri bile yerine getirilmeden oluşturulmuş bir metin vardır. Onun doğasına, özelliğine, varolma şartlarına aykırı bir metin. Buna rağmen bu metinlerin öykü olarak nitelenmesi doğru değildir. Buradaki en büyük sıkıntı ise öykü-deneme arasında yaşanıyor.

Sözlükler denemeyi şöyle tarif ediyor: “Herhangi bir konuda, kesin bir sonuca varma çabası gütmeksizin, yazarın kendi kişisel düşüncelerini, genellikle bir söyleşme havası içinde işlediği bir düzyazı türü.” Denemenin bir bilgi aktarma ve bir şeyi ispatlama gibi bir amacının olmaması, yazarın okurla sıcak bir ilişki kurup, ona yüreğini açarak metni oluşturması, ama bunu yaparken de öykünün, şiirin imkânlarından yararlanması hiç kuşku yok ki onu öyküye yaklaştırmaktadır. Özellikle sanatkârane bir işçiliğin sergilendiği, usta deneme yazarlarının elinden çıkan metinlerin nasıl öyküye yaklaştığını biliyoruz. Aynı şekilde kimi öykülerin de denemeye yaklaştığını söyleyebiliriz. Özellikle birinci tekil şahıs anlatımın seçildiği öykülerde bu yakınlığı daha net bir şekilde görebiliyoruz. Bu tür ben anlatım öykülerde yazar, kişisel gözlem ve tanıklığı yanında kimi yargılarını da metne aktarırsa bu metnin denemeye yaklaştığından söz edilebilir. Öykü ve denemenin birbirine çok yaklaştığı ve aralarına net bir çizgi koyamadığımız metinlere örnek olarak bir zamanların bazı gazete yazılarını gösterebiliriz. Haldun Taner, Oktay Akbal, Sait Faik, Memduh Şevket Esendal’ın kimi metinleri bu bağlamda değerlendirilebilir. Peki, bütün bu benzerliklere rağmen, birine öykü, diğerine deneme dememizi gerektiren farklılıklar neler olabilir?

Öykü ve denemenin birbirine en çok yaklaştığı biçimin “ben anlatım”, olduğunu söylemiştik. Bu karıştırmanın nedeni ise, öyküdeki “ben” ile yazarın aynı kişi olduğu varsayımıdır. İşte deneme ile öykü arasındaki temel ayrım da burada odaklaşmaktadır. Bilindiği gibi denemelerdeki “ben” genellikle yazardır. Burada yazarın hayata, eşyaya bakışı öznel yargılarla ortaya konur. Çünkü anlatının arkasında yazar (ben) vardır. Yazar, yazı boyunca, okurla birlikte ele aldığı konu ya da konuları tartışır, onunla söyleşir. Ama öyküdeki “ben” yazar değildir. Düşünceleri, yargıları, yazarın düşünceleri, yargıları değildir. Ortaya koyduğu kahramanın, karakterin düşünceleri, duygularıdır. Peki, yazarın düşüncesi, yargısı öyküde yer almaz mı? Kuşkusuz yazar ile yazısı tümüyle birbirinden soyutlanamaz, ayrıştırılamaz. Bu anlamda yazı, hangi türde olursa olsun, şöyle ya da böyle yazarın düşüncesini, duygusunu, dünyaya bakışını yansıtır. Ama öyküde yazar bunu yaparken bile bir başkası adına yapar. Bu tür anlatılarda yazar ile kahramanın tam bir örtüşmüşlüğünden söz etmek zordur.

Bu nedenle öyküsel denemeden bahsetmek zordur. Ara türlere sıcak bakmıyorum. Bir metin ya öyküdür ya da değildir.

A.U: Anlatı dilinizin resme yakın olduğunuzu söyleyebiliriz sanırım. Diyaloglar ve olaylardan ziyade anlar, yansımalar, çağrışımlar, semboller konuşuyor. Soyut olanın damıtılıp resmedildiği kareler canlanıyor öykünüz okunduğunda. Belki bundan olsa gerek tek kare resim ile paylaştığınız günlüklerinizden bölümler bize çok şey anlattı, okuyup geç/e/medik. Günlük yazmanın gereğini bir kere daha hatırladık. Sizce ciddi bir iş midir günlük tutmak, belli bir rutininiz var mıdır günlük yazımında? Yakın tarihte günlükleriniz iki kapak arasında birleşecek mi?

Günlükler benim yazarlığımın tek nedeni desem abartmış olmam. Çünkü benim yazı hayatım tümüyle günlük tutmamla başladı. Ben hiçbir şey yazmıyorken günlük tutmaya başladım. Düzenli bir şekilde tuttuğum günlükler sonunda beni yazarlığa sürükledi. Bu anlamda ben tüm yazılarımı günlüklere borçluyum. Öyle ki hiçbir hesabım, kurgum olmadığı hâlde öykü serüvenim de burada başladı. Bir gün aralıksız günlük yazmak için günlüğümü elime aldığımda arka arkaya 12 öykü yazdım. Hem de tümü aralıksız 12 gün boyunca. Ben tasarlamadığım bu olaydan sonra bu öyküleri pek az değişiklikle dergilerde yayınladım.

Bu arada okuduğum kitaplar ilgili tuttuğum notlar ise bir yandan da poetik, kuramsal temelleri besledi. Daha sonra aldığım tüm notları günlüğüme aktarıyordum. Çevremde herkes bir yazınsal türle uğraşırken ben herkese “günlük tutuyorum” diyordum. Burada öykülerim, öykü parçalarım, edebî görüşlerim, kişisel yaşantım, gözlemlerim, yorumlarım pek çok konu hakkında tanıklıklarım yer alıyordu. Sonunda bu günlükler beni yazarlığa götürdü.

Evet,Günlükler’i yayıma hazırlıyorum. 1980’lerden itibaren düzenli bir şekilde günü gününe tuttuğum, pek çoğunu şimdi bile nasıl çektirdiğimi anlayamadığım fotoğraflarla desteklediğim günlüklerin hazırlıkları bitmek üzere.

A.U: Edebiyatın kendisine gönül verene, emek harcayana kapılarını açtığı bir gerçek. Siz bu mesaiyi fazlaca ayırıyorsunuz lakin bir de memuriyet hayatınız var? Bu sizi zorlamıyor mu? Yada mesai bitse de evime gidip kitaplarımla baş başa kalsam dediğiniz oluyor mu?

Keşke, edebiyatı hayat tarzı olarak yaşıyorum, edebiyat bütün bir günümü kuşatıyor diyebilseydim. Yazık ki böyle değil. Hayatımızı kazanmak için, günümüzün önemli bir kısmını edebiyat dışı işlerde geçirmek durumundayız. Ve bunun yanında çeşitli toplumsal, ailesel zorunlulukları yerine getiriyoruz. Dolayısıyla edebiyatı bu zorunlulukların/rollerin bir yerlerine sıkıştırmakla karşı karşıya kalıyoruz. Ben bu zorunlulukları verime dönüştürmeye çalışıyorum. Mesai içinde bir “gözlemci” olarak, mesai dışında ise “sıkı okumalar” olarak bunu gerçekleştirme çabası içindeyim. Gözlemek ve okumakla “biriktiriyorum”. Mesai sonrası kitapevlerine uğruyor, kitaplar arasında kendimi kaybediyorum. İlle de sinemaya yer ayırıyorum. Dost sohbetlerinde dikkatimi, gündemi yakalamaya gayret ediyorum. Bütün bu “biriktirdiklerimden” “taşanları” ise yazıya dökmeye, paylaşmaya uğraşıyorum. Bu yaşadıklarımdan dolayı, ekonomik özgürlük ile yazar-iddia arasında ciddi bir bağ olduğunu düşünüyorum.

İnsan sonuçta sevdiği işi yapmalı hayatta. Ama ne yazık ki sadece yazı yazarak geçinmek, Türkiye şartlarında olanaksız. Edebiyatçılar ekmek parası için bir yandan da çalışmak zorundalar. Ne var ki bunun yazardan neler götürdüğü iyice araştırılmalı. İkisini bir arada sürdürmek ise epey sıkıntılı. Benim görüşüme göre hem bürokraside hem de sanat-edebiyatta başarılı olmak zor. Çünkü bürokrasiye ağırlık veriyorsanız sanat-edebiyatı ertelemek, sanat-edebiyata önem veriyorsanız bürokrasiyi geri planda tutmak zorundasınız. Daha açıkçası hem iyi bir yazar hem de iyi bir bürokrat olmak mümkün değil. Bu anlamda Ankara, bürokrasinin ezip, öğütüp bir kenara fırlattığı eksik/yarım yazarlarla, sanatçılarla dolu.

Ben işinin hakkını veren bir bürokrat ama iyi yazar olmayı arzulayan biriyim.

G.E-A.Y: Sorularımızı yanıtlamak için ayırdığınız vakitlerin bereketlenme duasını kalbinize bırakarak, teşekkür ediyoruz.

Ben çok teşekkür ediyorum. Emeğiniz, ilginiz ve dikkatiniz için.

Bu söyleşi Yedi İklim Dergisinin 310. sayısında yer almıştır.

Gülnaz Eliaçık - 14.03.2016

,

2647

Gülnaz Eliaçık Hakkında

Gülnaz Eliaçık
1987'de Zemherinin kapı ağzında doğdu.

Edebiyata duyduğu ilgi lise yıllarında kaleme aldığı yazılarla kendini gösterdi. Orhan Veli İstanbulu dinlemenin, Cahit Sıtkı otuzbeş yaşının derdine düşmüşken, Sait Faik Dülger Balığının Ölümünü öyküce öykünürken, tüm bunları üç beş değerlendirme sorusuyla sorgulayan edebiyatı konu edinen bir derste, karalanan satırların insanlık tarihini nasıl yerinden ettiğini farketti ve okuyarak yaşamanın, yaşayarak okumaktan ayırt edilemedigi zamanların etkisini ilk bu yıllarda hissetti. Nazan Bekiroğlu ve İskender Pala o yıllarında tanıştığı ve okumaya meyilli olduğu isimler arasında yer aldı.

Bozok Üniversitesi Teknik Bilimler Yüksek Okulu'ndan 2008 yılında mezun oldu. Özel bir eğitim merkezinde gün aşırı insanlarla, çocuklarla ve en çok da kağıtlarla konuşuyor.

Onun için bir tutkudan öte olan dergiler hayatına girdiğinde kitapların ruhuna serptiği tohumlar filizleniyordu. Gün geçtikce kitaplıgında çoğalan dergiler, kiymetli birer dost gibi mahsus zamanlara konuk edildi'

'Bir' dergisinde yayınlanan 'Zelâlname', seluloz kokusuna bulanan ilk yazısı oldu. Daha sonra Mâi ve Şehrengiz dergilerinde yazıları yayınlandı.

Hâlâ Mâi dergisinde yazan Gülnaz Eliaçık, kendisine has uslubuyla fecirvakti.desenblog.com adresinde, karalamalarına yer veriyor'
Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin