Bir Yaşam Biçimi Olarak Yazmak

Bir Yaşam Biçimi Olarak Yazmak

Bir Yaşam Biçimi Olarak Yazmak

01.10.2012 - Şeniz Ayaz
Bir Yaşam Biçimi Olarak Yazmak
Kitaphaberin yazarlarla söyleşileri devam ediyor. Bu haftaki konuğumuz İbrahim Sediyani. Şeniz Ayaz, Sediyani ile çok geniş bir söyleşi gerçekleştirdi.

- İbrahim Sediyani yazar kimliği ile hafızalarımızda daha çok yer edinmiş olsa da başarılı bir gazeteci ve her yere koşturan bir aktivist kimliğine sahip. Söyleşimize hoşluklar getirdiniz diyerek yazarımıza bu bağlamda yönelteceğimiz ilk sorumuz: Sizi yazmaya sevk eden etkenler nelerdi?

- Öncelikle teşekkür ediyorum bu içten selamınız için. Ben bu soruya, "Ülkemdeki ve dünyadaki sorunlara kayıtsız kalamazdım, yanlışlıkları ve haksızlıkları ortadan kaldırmak için sorumluluk almak zorundaydım" cevabını veremem. Çünkü beni yazmaya sevk eden etkenler dışımdan değil içimden gelen etkenlerdi.

Çok sevdiğim bir Arnavut atasözü vardır; şöyle der: "Nuk do as mend as kalem! Shif e shkruaj." Arnavutça olan bu güzel sözün anlamı şöyle: "Ne akıl iste ne kalem! Bak ve yaz."

Yazmak benim için bir mücadele metodu değil, bir iş veya meslek de değil, bir yaşam biçimidir. Yazıyorum çünkü yazmayı çok seviyorum. Duygularımı, düşüncelerimi, hayata bakışımı, sevinç ve üzüntülerimi insanlarla paylaşmayı seviyorum. Paylaşmayı seviyorum ve paylaşmak amaçlı yazıyorum. Allâh'ı sevdiğim için doğayı, doğayı sevdiğim için hayatı, hayatı sevdiğim için insanları, insanları sevdiğim için paylaşmayı, paylaşmayı sevdiğim için de yazmayı seviyorum.



Ben insanlara belli bir fikri aşılamak, bir ideolojiyi şırınga etmek, okuyuculara yön ve şekil vermek amaçlı yazmıyorum. Yazmamın tek amacı vardır; "paylaşmak". Fikirlerimi, dünya görüşümü, nasıl bir ülke veya yönetim anlayışı arzu ettiğimi, belli başlı sorunlar karşısında nasıl bir çözüm yolu önerdiğimi, nelerin insanlığın hayrına olduğuna nelerin olmadığına inandığımı, hem Allâh-û Teâlâ'nın razı olacağı hem de içinde yaşadığımız toplumun sevip takdir edeceği ideal insanlar olabilmemiz için nasıl bir ahlâka, ne tür bir şahsiyete ve hangi âmellere sahip olmamız gerektiğini, bütün bunların hepsini insanlarla "paylaşmak" istiyorum. Fakat dayatmıyorum, ajite etmiyorum. Dayatma ve ajitasyondan nefret ediyorum ve bu türden yazılar yazmaktan hoşlanmıyorum. Bu türden yazanların yazdıklarını da okumuyorum.

Ben iyiliği, güzelliği, hayrı paylaşabiliyorsam, zaten hem Allâh indinde hem de toplum nezdinde görevimi yapmış oluyorum. Bunun için kimseye bir dayatma veya zorlamada bulunmama gerek yok. Ben paylaşırım; alan alır almayan almaz. Ola ki, almak istemeyen kişi de benim düşündüğümden farklı düşünüyordur ve ona göre de iyiliği, güzelliği ve hayrı o dile getirmektedir. Peki, onun haklı olmadığını kim garanti edebilir? Değil mi ki insanlar farklı inanç ve düşüncelere sahip olabiliyorlar, değil mi ki birinin iyi dediğine diğeri kötü diyor, birinin güzel dediğine diğeri çirkin diyor, demek ki benim gözümde iyi ve güzel olan bir şey başkasının gözünde kötü ve çirkin olabilir. Peki ya doğrusu onunki ise? Ya haklı olan ben değil karşımdaki ise?

Sonuçta insana hiçbir ilim doğuştan verilmiyor, insan herşeyi okuyarak, araştırarak, yaşayarak, tecrübe ederek öğreniyor. Onun için, bana göre, hiç kimseyi dışlamamak ve hiçbir farklı düşünceyi peşinen mâhkum etmemek lazım.

Fikirlerimizi, duygularımızı, nasıl bir ülke veya yönetim anlayışı arzu ettiğimizi, belli başlı sorunlar karşısında nasıl bir çözüm yolu önerdiğimizi, bütün bunları biribirimizle paylaşmamız lazım. Bu yazıyla olur, sözle olur veya değişik araçlarla olur, farketmez, ama herkes yapmalıdır bunu. Ve herkes özgürce yapabilmelidir. Duygu ve düşüncelerimizi içimizde saklı tutmayıp ne kadar çok paylaşırsak, sorunlarımızı çözmemiz için elimizde o kadar çok reçete olur diye düşünüyorum.

Farklı düşüncelerden, değişik önerilerden korkmamalı. Bilâkis onlardan ilhâm ve hatta güç alınmalı. Bunu kavrayabilen ister birey olsun ister camiâ veya toplum olsun, ister devlet olsun hayatta da başarılı olacaktır. İşte ben de kendi payıma düşeni yapmak için, yazıyorum. Bana ait olanı ifâ etmek, bendekileri paylaşmak için yazıyorum.

Bir nevi, kendimi ifade ediyorum, yazmakla. Ayrıca bana göre, kendini ifade edebilen insan, hayatı ve çevresinde olanları da daha sağlıklı bir şekilde kavrayabilecektir.

- Yazdıklarınıza bakınca, makale olsun, şiir, deneme türleri olsun, genelde toplumsal konuları işlemişsiniz ve değindiğiniz başlıklar hassas konular. Bu konulara yaklaşımınızdan dolayı aldığınız tepkiler oldu mu?

- Elbette ki. Olmaz olur mu? Sonuçta artık dünya "küçük bir köy" ve kendi köyümüzdeki sorunlar ise "dünya kadar".

Yaşadığımız ülkede mevcut militarist devlet yapısından ve ona egemen olan tek tipçi, inkârcı rejimden kaynaklanan pekçok sorunumuz var. Kürtler'in sıkıntıları var, başörtülü hânımların sıkıntıları var, Alevîler'in sıkıntıları var, işçilerin ve emekçilerin sıkıntıları var, kadınların sıkıntıları var, gençlerin ve öğrencilerin sıkıntıları var, bedensel ve zihinsel engelli insanlarımızın sıkıntıları var, Müslüman olmayan Ermenî, Rum, Süryanî yurttaşlarımızın sıkıntıları var. Çevre sorunları var. Yani sadece insanların değil, hayvanlar ve bitkiler de dahil olmak üzere her canlı türünün sıkıntıları var.

Ülkemizde 90 yıldır egemen olan ulusçu seküler rejim, kurulduğu günden bu yana insanların zihinlerini adetâ iğfal ettiği için ve kendi bünyesinde taşıdığı ırkçı şovenist mikrobu ne yazık ki topluma da şırınga ettiği için, sosyolojik alana dair sorunlara ve yaşanan haksızlıklara, adaletsizliklere yönelik her söyleminiz, ister istemez belli bir kesim tarafından daha başından mâhkum edilmeye, sesiniz boğulmaya çalışılıyor.

Fakat önemli olan, her zaman ve her yerde, hangi şartlar altında olursa olsun, doğru bildiklerini söylemekten şaşmamak, daima hakkın ve haklının yanında yer alabilmektir. Bu ilkeden daha önemlisi yoktur ve her kalem erbâbının bu prensibe sahip olması gerekiyor.

Ben her türlü anlaşmazlık, haksızlık ve zûlüm karşısında olaya "haklı haksız" penceresinden bakan bir insanım; "Müslüman laik" ya da "Kürt Türk" penceresinden bakan bir insan değilim. Her olayda benim için sadece "haklı haksız" diye iki taraf vardır ve ben haklının yanında, haksızın karşısında yer alırım.

Örneğin, laikler Müslümanlar'a zûlmettiğinde buna bir Müslüman olarak elbette ki şiddetle karşı çıkmakla, bu zûlmü engellemeye çalışmakla mükellefim. Peki ya aynı zûlmü Müslümanlar iktidar olup laiklere yaptığı zaman; o zaman sesimi çıkarmamam mı lazım? Birileri "Türklük" adına hareket ederek Kürtler'i öldürdüğünde buna bir Kürt olarak elbette ki şiddetle karşı çıkmakla, bu katliâmı engellemeye çalışmakla mükellefim. Peki ya aynı katliâmı birileri "Kürtlük" adına hareket ederek Türkler'e karşı yaparsa; o zaman sesimi çıkarmamam mı lazım? Böyle birşey olabilir mi? Açıkçası ben bu tür bir davranış şeklini ahlâksızlık olarak niteliyorum ve kimse benden böyle bir ahlâksızlık beklemesin. Bana göre böyle davranan biri, bırakın Kürtlük / Türklük veya Müslümanlık dairesini, insanlık dairesinden bile çıkmıştır artık.

Ve üzülerek, içim kan ağlayarak ifade etmek zorundayım ki, sözünü ettiğim bu "daire"nin dışına çıkmış olanların sayısı bir hayli fazla, toplumumuz arasında. Bunu söylemek benim için hiç de keyifli değil, ancak gerçek bu mâlesef.

En basitinden bir örnek vermek gerekirse: "Türklük" dairesini kutsal kabul edenler, bakıyoruz ki Başbağlar Katliâmı için dünya kadar kınama lafları söylüyor, o katliâmın katilleri için ettiği beddûâlar nerdeyse arş-ı âlâya ulaşıyor. Fakat aynı kesimler, nedense Roboski Katliâmı için ağızlarını dahi açmıyorlar, tek kelime bile etmiyorlar. Aynı şekilde, "Kürtlük" dairesini kutsal kabul edenler, bakıyoruz ki Roboski Katliâmı için dünya kadar kınama lafları söylüyor, o katliâmın katilleri için ettiği beddûâlar nerdeyse arş-ı âlâya ulaşıyor. Fakat aynı kesimler, nedense Başbağlar Katliâmı için ağızlarını dahi açmıyorlar, tek kelime bile etmiyorlar. Şimdi, katliâmları, cinayetleri, cesetleri, insan hayatını dahi taraflı ve politik bir sınıflandırmaya tabi tutup, deyim yerindeyse "senin katilin benim katilim", "senin maktulün benim maktulüm" diye ayıranların, Türklük'ten ve Kürtlük'ten vazgeçtim, "İnsanlık" ile herhangi bir alakaları olabilir mi?

Böyle yaparsak, insanların, toplumların, ülkelerin ve yeryüzünün en çok ihtiyaç duyduğu şey olan "adalet"i zedelemiş, çiğnemiş oluruz. Oysa Allâh-û Teâlâ bizlerden "âdil şahîdler" olmamızı istemekte, her zaman ve her yerde, her türlü olayda ve her türlü anlaşmazlıkta "adalet" ile hükmetmemizi emretmektedir:

"Ey imân edenler! Âdil şâhidler olarak, Allâh için, hakkı ayakta tutun. Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletten alıkoymasın. Adalet yapın. O, takvaya daha yakındır. Allâh'tan korkup sakının. Şüphesiz Allâh, yapmakta olduklarınızdan haberi olandır." (Mâide, 8)

"Aralarında hükmedecek olursan adaletle hükmet. Şüphesiz Allâh, adaletle hüküm yürütenleri sever." (Mâide, 42)

"Allâh adalet yapanları sever." (Mümtehine, 8)

Zira bir fiil eğer bir yerde çirkinse, o fiil başka bir yerde güzel olarak addedilemez; ırkçılık ve düşmanlık, cinayet, zulüm, sömürü ve baskı eğer bir coğrafyada kınanıyor ve mâhkum ediliyorsa, aynı ırkçılık, düşmanlık, cinayet, zulüm, sömürü ve baskılar başka coğrafyada olduğunda da aynı şekilde kınanmalı ve mahkum edilmelidir. Farklı coğrafyalarda cereyan eden ve fakat mahiyet olarak aynı olan olaylar karşısında aynı ve eşit tepkiyi ortaya koyamıyorsak, adil ve tutarlı olduğumuzu iddiâ edebilir miyiz?

Farklı zaman ve mekânlarda, farklı coğrafyalarda cereyan eden hadiseler karşısında biribiriyle çelişik tutumlar içine girmek, iki ayrı coğrafyada cereyan eden ve fakat mâhiyet olarak aynı olan iki olaya karşı farklı ve biribirini inkâr eden tepkimelerde bulunmak, adalet terazisini dengede tutmamak, o coğrafyanın ve toplulukların kimliğine, etnik dînî kökenlerine bakarak yanlı hükümler vermek ne derece erdemli ve İslamî bir davranıştır?

Aynı şey, haklar ve özgürlükler konusunda da geçerlidir. Zira eğer sizin bir şeyde hakkınız varsa, aynı şeyde benim de hakkım vardır; benim yoksa, sizin de olmaması gerekir. Sizin hangi talepleriniz haklı ve fıtrî ise, benim de öyledir. Benim hangi talebim, hangi arzum "ayrımcılık" ve "fitne"ye sebebiyet veriyorsa, sizin de aynı talep ve arzularınız "ayrımcılık" ve "fitne" sebebi olarak görülmelidir.

Söylemek istediklerim çok açık ve nettir: Bu ülkede Türkler'in hangi hakları varsa ve "Türk" kimliği nasıl bir statüye sahipse, Kürtler'in de aynı hakları olmalı ve "Kürt" kimliği de aynı statüye sahip olmalıdır. Eğer adalet gibi bir derdimiz varsa, eğer İslamiyet'ten ve insaniyetten biraz olsun nasiplenmiş olduğumuzu iddiâ ediyorsak, olması gereken budur. Sonuçta Allâh-û Teâlâ hiçbir ırkı diğer bir ırktan üstün yaratmamıştır ve bu topraklar hepimizindir. Öyle değil mi? Yanlış bir şey mi söylüyorum?

Bu nasıl bir davranış biçimidir ki, yeryüzündeki bir toprak parçasında en ateşli "özgürlükçü" kimliğe bürünürken, bir devlet bir halka karşı adaletsizlik yaptığında bizim gözümüze bu kadar çirkin görünürken, kendi topraklarımızda en katı "yasakçı" durumuna düşebiliyor, aynı adaletsizliği "bizim devletimiz" yaptığında bize bu kadar normal gelebiliyor?

Oysa Allâh Tebareke ve Teâlâ'nın bizden istediği, hangi şart ve zamanda olursa olsun, dünyanın neresinde ve hangi hususta olursa olsun, her zaman için âdil olmak, adaletle hüküm vermek değil midir? Eğer bir kavmin / topluluğun inkârı, sindirilmesi, evlatlarının öldürülmesi, ekinlerinin ve birikimlerinin sömürülmesi, konuştukları dilin yasaklanması veya tüzel kimlikten soyutlanması, kurdukları ve yüzyıllarca, binyıllarca, nesiller boyu üzerinde yaşadıkları yerleşim birimlerinin, köylerinin ve kentlerinin isimlerinin zorla değiştirilmesi, o coğrafyanın tarihinin ve edebiyâtının inkâr edilmesi bir "zûlüm" ise, bu bakış açısı, dünya üzerindeki bütün coğrafyalar ve halklar için aynı olmalı değil midir?

Bu nasıl bir anlayıştır ki, herhangi bir coğrafyadaki bütün hak ve özgürlük taleplerine koşulsuz ve tereddütsüz destek verirken, kendi coğrafyamızdaki aynı hak ve özgürlük taleplerinin karşısına da ilk başta biz dikiliyoruz?

Ben bugüne kadar yazdığım yazılardan dolayı insanlardan ne kadar hakaret gördüysem, yazılarımı okuyanlar tarafından ne kadar küfür işittiysem, hep bu ikiyüzlülüğü ve "orda başka türlü burda başka türlü" olan çelişik davranışı anlayamadığım için gördüm / işittim. Ve ben bu çelişik, içeride başka türlü dışarıda başka türlü, biribirini inkâr eden iki farklı davranış biçimini ömrümün sonuna kadar da anlayamayacağımı bildiğim için, bu küfür ve hakaretleri ömrümün sonuna kadar işiteceğimi de çok iyi biliyorum.



- İlginç bir seyyahsınız aynı zamanda, gezi yazıları yazıyorsunuz. Alman medyası tarafından "Karl May des Orients" (Doğu'nun Karl May'ı) diye adlandırıldınız, Türkiye kamuoyunda ise "Çağdaş Evliya Çelebi" olarak anılıyorsunuz. "Çok okuyan mı çok gezen mi bilir?" sözüne atfen sormak istiyorum: Düşünce dünyanızı okuduklarınız mı yoksa gezip gördükleriniz, şahit olduklarınız mı şekillendirmekte?

- Her ikisi de... Seyyâh olduğum için, "Çok okuyan mı çok gezen mi bilir?" sorusu diyebilirim ki bana en çok sorulan sorudur. Bana defaatle sorulduğu için bu soruyu yanıtlama konusunda nerdeyse ihtisas sahibi oldum. "Çok okuyan mı çok gezen mi bilir?" sorusunu ben hep şu şekilde cevaplıyorum: "Sadece gezen, bir kere öğrenir. Sadece okuyan, yarım öğrenir. Sadece yazan, hiç öğrenmez; bildiğini zanneder yalnızca. Fakat hem gezen, hem okuyan, hem de yazan; üç kere birden öğrenir. Ve hem gezen, hem okuyan, hem de yazan; 'bakmasını' da bilir. Bakan ise, 'görür' de."

Okuduğu makale ve kitaplardan, gezdiği şehir ve ülkelerden etkilenmeyen bir insan, zaten rûhsuz bir insandır bana göre. Dolayısıyla ondan "üretkenlik" de beklenemez.

Okuduklarından etkilenmeyen bir yazar, yazılarıyla okuyucuları etkileyemez. Dinlediklerinden etkilenmeyen bir hatip, konuşmalarıyla dinleyicileri etkileyemez. Gezdiği, gördüğü ülkelerden etkilenmeyen bir seyyâh da bana göre kendi ülkesine hiçbir güzellik taşıyamaz. Sonuçta bu bir elektrik işi, bir akıntı olayıdır. Bir yerden elektrik alamıyorsanız, bir yere cereyan akışı da sağlayamazsınız. Bir kaynaktan beslenmelisiniz ki, tıpkı bir nehir gibi denizlere akabilesiniz.

Benim hayatta en çok etkilendiğim şeyler, Ali Şeriatî'nin kitapları, Malcolm X'in konuşmaları ve gezip gördüğüm ülkeler, kaleme aldığım şehir ve coğrafyalardır. Beni besleyen kaynaklar bunlardır. Ne için mücadele etmem gerektiğini Ali Şeriatî'den, nasıl mücadele etmem gerektiğini de Malcolm X'ten öğrendim.

Her insanı ve biyografisini bir nehir kabul edersek, beni doğuran üç tane kaynak vardır: Ali Şeriatî'nin kitapları, Malcolm X'in konuşmaları ve bir seyyâh olarak kendim gezip kaleme aldığım şehir ve ülkelerdir. Ali Şeriatî, Malcolm X ve ben kendim. Birincisini okudum, ikincisini dinledim, üçüncüsünü de yazıyorum.

Gerçek birer dâvâ eri olan ve yolumuzu aydınlatan büyük yazarlar, "yazdıklarını yaşarlar". Benim gibi sıradan ve basit yazarlar ise, "yaşadıklarını yazarlar".

İnsanların büyük çoğunluğu "şehirlerde büyürler"; ben ise, "içimde şehirler büyütüyorum."

Ayak bastığım her coğrafya ve gezip kaleme aldığım her ülke, Pakistan, Mısır, Avusturya, İsviçre, Liechtenstein, İtalya, Çek Cumhuriyeti, Filistin, Arnavutluk, Makedonya, İran, Kenya, benim öğretmenlerimdirler. Sokaklarında gezdiğim, insanlarına dokunduğum, yemeklerinden tattığım, kollarında seviştiğim tüm şehirleri, İstanbul'u, Diyarbakır'ı, Ceylanpınar'ı, Van'ı, Adıyaman'ı, Trabzon'u, Rize'yi, Mardin'i, Bitlis'i, Eskişehir'i, Alanya'yı, Side'yi, Isparta'yı, Frankfurt'u, Aschaffenburg'u, Lindau'yu, Garmisch Partenkirchen'i, Friedrichshafen'i, Konstanz'ı, Paris'i, Strazburg'u, Lüksemburg'u, Charleroi'yi, Brüksel'i, Anvers'i, Rotterdam'ı, Lahey'i, Amsterdam'ı, Den Helder'i, Schaffhausen'i, Basel'i, Zürih'i, Vaduz'u, Bregenz'i, Innsbruck'u, Vipiteno'yu, Marianske Lazne'yi, Ljubljana'yı, Tiran'ı, Elbasan'ı, Ohri'yi, Struga'yı, Mekke'yi, Medine'yi, Cidde'yi, Aşdod'u, Be'er-Şeva'yı, Tahran'ı, İsfahan'ı, İslamâbâd'ı, Muzafferâbâd'ı, Rawalpindi'yi, Kahire'yi, Nairobi'yi, Garissa'yı, Dadaab'ı, ayrıldıktan sonra bile "içimde büyütmeye" devam ediyorum.

Karakoçan'da "sevmeyi", İstanbul'da "aşkı", Diyarbekir'de "sevdâyı", Eskişehir'de "kavuşmayı" tattım.

Almanya'da evlât sevinci yaşadım, baba oldum.

Arabistan'da Beytullâh'ı tavaf ettim, hacı oldum.

İsviçre'de Avrupa'nın en büyük şelâlesinin ortasına gittim, dev akıntının içine girdim.

Hollanda'da ikiye ayrılmış deniz suyunun içinde inşâ edilmiş bir yolda, tıpkı Hz. Musa (as) Peygamber gibi iki denizin arasında yolculuk ettim.

Pakistan'da dünyanın en yüksek yerleri olan Himalaya Dağları'nın eteklerine çıktım.

Mısır'da dünyanın en uzun akarsuyu olan Nil Nehri'nin üzerindeki gemi restoranlarında balık yedim.

Akdeniz'in ortasında esir düştüm, ellerim kelepçelendi; Filistin'de demir parmaklıklar ardına atıldım, hapis yattım.

Arnavutluk ve Makedonya'da selefim Evliya Çelebi'nin ayak izlerini takip ede ede gezdim, o güzel insanın kokusunu alarak dolaştım.

İran'da "Tahran Şiir Gecesi"nde sahne aldım; Edebiyat Parkı içindeki Şiir Bahçesi'nde halka şiirlerimi okudum.

Kenya'da dünyanın en büyük mülteci kampı olan Dadaab Mülteci Kampı'nda yatıp kalktım.


Bunları unutmam mümkün mü? Bunlar beni nasıl etkilemesin? Kitap değil kütüphane okusam, bu yaşadıklarım kadar iz bırakabilir mi bende?

Okumak, yazmak ve gezmek; bu üçü çok önemli. Ancak bakmak ve görmek şartıyla. Bakmasını bilmeyen ve göremeyen için, ne okumanın bir anlamı var, ne yazmanın ne de gezmenin.

Her gören bakmaz; her bakan da görmez. Bakmak ZERAFET'tir; görmek MAHARET. Baktığını görebilmek BASİRET'tir; gördüğüne bakabilmek FERASET. Bakmak istediğin şekilde görebilmek MÂRİFET'tir; görmek istediğin şekilde bakabilmek ise, SAN'ÂT.

- Kürt dili üzerine birçok araştırma yaptınız ve yapmaya da devam ediyorsunuz. Bu araştırmalarda karşılaştığınız farklılıklar ve sizi etkileyen olaylar oldu mu?

Sadece ben değil, Kürt dili üzerine araştırma yapan herkesi ilk heyecanlandıran nokta, bu dilin hem şiirsel güzelliği hem de muhteşem zenginliğidir. Güzellik ve zenginlik, bu ikisi biraradadır Kürtçe'de. Kürt dili üzerine bugüne kadar araştırma yapan yerli veya yabancı tüm dilbilimciler Kürtçe'ye hayran kalmışlardır.

Kürtçe sadece zengin ve güzel değil, aynı zamanda insanlık tarihinin en kadim ve köklü dillerinden biridir. Geçtiğimiz günlerde, yani Ağustos 2012'de Yeni Zelanda'da yabancı dilbilimcilerin yaptığı araştırmaya göre, bugün dünya üzerinde konuşulan tüm dillerin kaynağı Mezopotamya'dır ve bu coğrafyanın en kadim dili de Kürtçe'dir.

Bunu ben yıllardır söylüyordum, ama böyle söyledim diye kendi kardeşlerim tarafından hep "ırkçılık" yapmakla suçlandım. Ama işte bakın, dünyanın önde gelen bilim adamları da söylüyor bunu. Yani bugün artık bilimsel olarak ispatlanmıştır ki, Kürtçe hem dünyanın en zengin hem de en köklü dillerinden biridir. Dünyadaki tüm dillerin bizzat kaynağıdır.


Yeni Zelanda'nın Auckland Üniversitesi'nden Prof. Dr. Remco Bouckaert'in başkanlık yaptığı ve dünyanın değişik ülkelerinden dilbilimcilerinden, bilim adamlarından oluşan profesyonel bir ekip, dünyada konuşulan ve konuşulmuş tüm dilleri alıp inceliyorlar. Yıllarca araştırmalar yapıyorlar ve Ağustos 2012'de sonuçları dünyaya ilan ediyorlar: "Medeniyetin kaynağı Mezopotamya'ya, dünyadaki bütün dillerin kökeni de Kürtçe'ye dayanıyor."

Ben söylemiyorum bunu, dünyadaki bilim adamları söylüyor. Bilim söylüyor.

Benim Kürtçe üzerinde yaptığım araştırmalar, beni şu sonuca götürdü: Kürtçe'nin Kurmancî lehçesi, bugünkü Batı dillerini etkilemiştir; Kürtçe'nin Zazakî ve Soranî lehçeleri ise bugünkü Doğu dillerini etkilemiştir. Yani Almanca, İngilizce, Fransızca, İspanyolca, İtalyanca, Yunanca gibi Batı dilleri Kürtçe'nin Kurmanc lehçesinden beslenmişken, Farsça, Belucca, Urduca, Peştuca, Hintçe, Sanskritçe gibi Doğu dilleri de Kürtçe'nin Zaza ve Soran lehçelerinden beslenmiştir.

Ben başka bir dili çok rahat öğrenebilen bir insanım. Bunun sebebi, anadilimin Kürtçe olmasıdır. Anadili Kürtçe olan bir insan, dünyadaki her dili çok rahat bir şekilde öğrenebilir bence.



- Biraz da kitaplarınız üzerine konuşalım. "Adını Arayan Coğrafya"yı sormayacağız, çünkü Türkiye'de en çok konuşulan kitaplardan biri oldu. Son çıkan kitabınız bir şiir kitabı, "Gülistan". Okudukça "Gülistan" yer yer özlem duyulan bir memleket oluyor, bazen de birçok memlekette vuslatın ta kendisi. Gülistan'ı sizden dinlesek biraz. Kimdir, nedir Gülistan?

"Gülistan", biliyorsunuz, "gül bahçesi" demektir.

Şiir kitabımın ismi olan "Gülistan" ise, "yitik ülkeler"dir, "kayıp coğrafyalar"dır.

Bugün dünya üzerinde 200'ün üzerinde "bağımsız" ülke / devlet vardır. Bunların 193 tanesi uluslararası hukuk tarafından tanınan ülkeler / devletlerdir ve sadece biri (Vatikan) hariç, 192 tanesi Birleşmiş Milletler (BM) üyesidir.

Mutlaka savaşlar ve çatışmalar sonucunda ve bu savaşların galipleri tarafından çizilen sınırlarla oluşturulan bu ülkelerin ve kurulan bu devletlerin iç siyasetlerinde, sözkonusu "ulusal sınırlar" (millî sınırlar) kutsanıp dokunulmazlaştırılmış ve bu sınırlar ordularla koruma altına alınmıştır.

Elimize bir dünya haritası alıp yeryüzündeki bütün ülkelere / devletlere şöyle bir göz attığımızda, anakaradan oldukça uzak olan bir ada üzerinde kurulu "ada devletleri" hariç, gezegenimiz üzerindeki tüm resmî ülkelerin / devletlerin aslında haksız bir paylaşımın sonucunda oluşturuldukları, dolayısıyla "yapay" oldukları rahatlıkla anlaşılacaktır. Üstelik bir de bunların pek çoğunun emperyalist paylaşım savaşlarının neticesinde doğduklarını ve sınırlarının emperyalist güçler, yani başkaları tarafından masa başında çizildiklerini de göz önüne aldığımızda, dünyanın hiç de adil bir dünya olmadığı gerçeği ortaya çıkacaktır.

Zirâ sayıları 200 civarında olan bugünkü bu "yapay ülkeler / devletler" ortaya çıkar(tılır)ken, en az bir o kadar "doğal ülkeler" kimlik olarak yok edilmiş, haritadan silinmiştir.

Bunlara "yitik ülkeler" diyoruz.

Dünyanın beş kıt'âsında da var, bu ülkeler.

Avrupa'da "Katalonya"dır isimleri, "Bask"tır, "Galiçya"dır, "Korsika"dır, "Sardunya"dır, "Galler"dir, "İskoçya"dır, "Far Oer"dir, "Frizya"dır, "Laponya"dır...

Asya'da "Kürdistan"dır isimleri, "Lazistan"dır, "Çeçenistan"dır, "Abhazya"dır, "Acaristan"dır, "Filistin"dir, "Keşmir"dir, "Belucistan"dır, "Arakan"dır, "Patani"dir, "Tibet"tir, "Moro"dur, "Açe Sumatra"dır...Afrika'da "Ogadin"dir, "Azawad"dır isimleri, Amerika'da "Grönland"dır, "Lakota"dır...Onlara "yeryüzü coğrafyasının yitik ülkeleri" diyoruz. Dünyanın "kayıp ülkeleri", yeryüzü topraklarının "yitik coğrafyaları"dırlar onlar.

Özgür değil esirdirler çünkü; bağımsız değil sömürgedirler. Dünya haritasında bulamazsınız isimlerini. Silinmişlerdir çünkü. Zorla, zorbaca silmişler isimlerini.Yasaklamışlar.İsimlerini, kimliklerini, şehir ve köy isimlerini, dağ ve ırmak isimlerini, konuştukları dilleri, anne kucağında öğrendikleri anadillerini, kültürlerini, dîn ve inançlarını, gelenek ve göreneklerini, şarkılarını, şiirlerini, sevdâlarını yasaklamışlar, yok etmeye ve tamamen ortadan kaldırmaya çalışmışlardır.

Ovaları ana kucağı gibi sıcaktır bu yüzden onların. Ve heybetli dağları, bir babanın merhametini saklar bağrında. Gölleri tıpkı sevgilinin gözleri gibi bakar o coğrafyaların. Bu yüzden şiir gibi akar nehirler o topraklarda. Sevdâ türküleri çağıra çağıra akarl ar.Toprakları buram buram ekmek kokar, ırmakları şiir.Çocukların iki memesi arasında büyür verdikleri özgürlük ve bağımsızlık mücadelesi.
Bu yüzden çocukların o minik avuç içlerindeki çizgiler, aslında haritasıdır "yitik ülkeler"in.Benim şiir kitabımın adı olan "Gülistan", işte bu "yitik ülkeler"e, "kayıp coğrafyalar"a verdiğim isimdir benim. Zaten kitabı okurken farketmişsinizdir; bütün şiirlerim bu "yitik ülkeler"i, "kayıp coğrafyalar"ı anlatır.

Yani anlayacağınız, şiir kitabımın ismi olan "Gülistan", aslında "Kürdistan" demektir, "Katalonya" demektir, "Filistin" demektir, "Keşmir" demektir, "Doğu Türkistan" demektir, "Tibet" demektir, "Arakan" demektir, "Açe Sumatra" demektir, "Çeçenistan" demektir, "Ogadin" demektir, "Korsika" demektir, "Bask" demektir, "Lakota" demektir.



- Çizgi filmler ve çocuk öyküleri konusundaki başarılarınız hakkında da bilgi sahibiyiz. Çizgi filmlerin sosyolojisini yaptığımızda önemi artıyor bazı türlere göre. Çizgi filmler birçok toplumun siyasi ve sosyal politikasında kullanılmakta aslında. Birçok mesaj aşılanıyor çocukların zihinlerine. Çizgi filme yönelmenizin sebebi nedir ve sizin çizgi kahramanınız "Guldexwîn" hakkında bilgi sahibi olmamız mümkün müdür?

Belki size gülünç gelecek ama, televizyonda en sevdiğim şey, çizgi filmlerdir. Ben çizgi filmleri, insanlığın icâd ettiği en muhteşem ve en faydalı buluşlardan biri olarak görüyorum. O derece çizgi film izlemeyi severim ki, gündüz televizyonda gösterilenler de yetmez bana, akşamları bilgisayar başında, "YouTube"dan çizgi film seyrederim. O yönden bayağı bir şanslıdır, çocuklarım. Arkadaşları böyle bir babaya sahip değiller. Babasının kendilerinden daha fazla çizgi film sevdiği tek çocuklardır, benim çocuklar.

En sevdiğim ve hayranlık derecesinde müptelâsı olduğum çizgi film, İsviçreli küçük bir dağlı kızın yaramazlıklarını anlatan "Heidi"dir. "Heidi"yi çocuklar için en faydalı ve eğitici çizgi film olarak görüyorum. Bir "doğa okulu"dur bana göre, "Heidi" çizgi filmi. Çünkü çocuklara çevre bilinci ve ekolojik duyarlılık aşılamaya çalışan, çocuklara doğa sevgisini, hayvan sevgisini, toprak sevgisini, akarsu sevgisini, köy sevgisini aşılayan bir filmdir. Bu çizgi filme olan müptelâlığım çocukluğumdan beri var ve hiç geçmedi; öylece kaldı. Hatta büyüdükçe azalacağına, hep daha da arttı. Bir yazar olarak da, hayatta en çok kıskandığım yazar, "Heidi"nin yazarı Johanna Spyri olmuştur, diyebilirim. Öyle güzel bir öyküyü ben yazmış olmak isterdim doğrusu.

"Kürtler'in Heidi'si" olarak çağırdığınız cici kız "Guldexwîn"i de, zaten "Heidi"ye öykünerek yazdım ve bunu gizlemek bir yana, her fırsatta itiraf ediyorum.

Bu özelliğimden dolayı hem akrabalarım hem de yakın dostlarım çok alay etmişler, gülmüşlerdir bana. Pek haksız da sayılmazlar hani! İki çocuk babası bir adamım, çocuklarım okul çağında ve ben hâlâ, hemen her gün "Youtube"dan "Heidi" çizgi filmini izlerim.

Bu benim çevre bilinci konusundaki hassasiyetimle ve içimdeki doğa sevgisiyle ilgili bir durum sanırım. "Heidi", bana göre çocuklarımız için sadece çok güzel değil, aynı zamanda çok faydalı, eğitici bir çizgi filmdir. Çocukları hayâlperest, kavgacı tipler haline getiren modern çizgi filmlerin aksine "Heidi", çocuklara doğa sevgisini, hayvan sevgisini, toprak sevgisini ve çevre bilincini aşılayan bir filmdir.

Heidi'nin daha 3 4 yaşlarından itibaren çocuklara bu bilinci aşılayan bir çizgi film olduğunu düşünüyorum ve bu yüzden çok seviyorum. Guldexwîn'i yazmamın gayesi de, tıpkı Heidi gibi bir karakter ortaya çıkarmak istediğimdendi. İsviçreliler'in Heidi'si varsa Kürtler'in de Guldexwîn'i olsun istedim. Amacım buydu.


Bizim çizgi kahramanımız "Guldexwîn" ve bu çizgi öykümüz hakkında size şöyle bilgi verebilirim: "Guldexwîn", dünyada sadece Kürdistan Bölgesinde açan bir çiçeğin ismidir. "Guldexwîn" veya "Gulnxwîn" gibi isimleri var bu çiçeğin. Anavatanı, Hakkari Şemdinli. Zağros Dağları."Guldexwîn", Kürtçe'de "Kan ağlayan gül" demek.




Duruş ve şekil olarak, bildiğiniz güllere hiç benzemiyor. Çünkü dünyadaki tüm güller gülerler, fakat bu gül ağlıyor. Dünyadaki tüm güllerin yüzünde sevinç vardır, fakat bu gülün yüzünde hüzün. Bu gülün özelliği; yukarıya değil aşağıya bakması, sürekli boynu bükük durması. Bundan daha ilginci ise; eğik olan başının içinden su damlacıkları oluşması, gözlerinden yaşlar akması, gözyaşı dökmesi, ağlaması. İşte bu ibretâmiz özelliğinden dolayı, yüzyıllar boyunca bilim adamlarından çok edebiyâtçıların, botanikçilerden çok şâirlerin ilgisini çekmiş olan bir bitki.


Sadece Zağros Değları'nın eteklerinde ve yaylalarında kendiliğinden yetişen bu çiçek, daha çok, rakımı 1400 m 2500 m arası yüksek yerlerde açıyor. Her sapında genellikle 6 çiçek birden açıyor; 3 ile 8 arası çiçek aynı anda başını öne eğip toprağa bakarak ve birlikte ağlayarak, gözyaşı dökerek büyüyor. Şekil olarak ne tam "gül"e ne de tam "lale"ye benziyor; ya da belki de ikisine birden benziyor. Bunun içindir ki kimi "gül", kimi de "lale" olarak görmüştür bu çiçeği.

"Guldexwîn", çiçeğin Kürtçe orijinal ismi ve "Kan ağlayan gül" demek. Çiçeğin Botanik'teki Latince bilimsel adı, "Fritillaria Kurdica". Yani, "Kürt Çiçeği". İngilizce adı ise "Tulip Crying" bu çiçeğin. Yani, "Ağlayan Lale". İranlılar'ın dilindeki ismi ise, "Kerbelâ". Türkçe'de ise çiçeğin "Ters Lale" ve "Şemdinli Lalesi" gibi isimleri var. Benim yazdığım ve henüz 17 yaşında Tokatlı bir imam hatip lisesi kız öğrencisi olan Zişan Özeke'nin çizdiği "Guldexwîn" öyküsü, işte bu çiçeğin, küçük bir kız çocuğunun şahsında canlanmasıdır. "Guldexwîn" öyküsü, Hakkari'nin Şemdinli ilçesinin bir dağ köyünde geçiyor.

Guldexwîn, şirin mi şirin ama bir o kadar da yaramaz bir kız çocuğu. 4 yaşında. Çok sevimli, tıpkı Heidi gibi. İki dakika yerinde durmuyor. Bütün gün köyde yaramazlık yapıyor; danalarla, kuzularla ve sıpalarla oyun oynuyor. Bir küçük kedisi, bir kuzusu, bir sıpası, bir de sarı kuşu var Guldexwîn'in; bu hayvanlar onun arkadaşları. Kedisinin adı "Mîrcan", sıpasının adı "Yêkdane", kuzusunun adı "Berxênaz", sarı kuşunun adı da "Zerpêrî". Arkadaşlarını çok seviyor. Hep onlarla birlikte oynuyor. Nereye koşsa arkadaşları da peşinde. Guldexwîn bir yetim kız. Anne ve babası yok. Yaşlı bir karı kocanın yanında kalıyor; onları dedesi ve ninesi sanıyor. Anne babasının kim olduklarını, ölüp ölmediklerini kimse bilmiyor. Bunu sadece yanında kaldığı yaşlı çift biliyor ama kimseye söylemiyorlar. Guldexwîn'in, bu küçük cici kızın aslında gerçek ismi Elif. Ama herkes onu Guldexwîn diye çağırıyor.

Yanında kaldığı yaşlı adam bir gün Şemdinli'den Van'a gidiyor ve orada bir ay kadar uzun bir süre kalıyor. Döndüğünde ise yanında bu küçük kız, Elif var. Elif yeni geldiği bu ortamda, hiç tanımadığı insanların arasında ilk başta çok korkuyor ve utanıyor. Sürekli boynunu büküyor ve ağlıyor. İşte bu küçük kızın yeşil elbisesi üzerindeki sarı saçları ve hep boynunu büküp ağlaması hali, köylüler tarafından tıpkı guldexwîn çiçeğine benzetiliyor. Bu yüzden köylüler ona "Guldexwîn" lakabını takıyorlar ve artık herkes öyle çağırıyor. Zamanla köylüler onun gerçek ismini bile unutuyorlar.

Fakat daha sonra yeni evine, köye ve insanlarına alışan Guldexwîn, artık bütün gün yaramazlık yapan, oradan oraya koşan, etrafına sevinç ve mutluluk dağıtan neşeli bir çocuk oluyor. Yani lakabıyla tam ters bir mizaca sahip oluyor. Guldexwîn'i büyüten yaşlı adam ise, çok ama çok farklı bir insan. O her ne kadar köyde sade bir hayat yaşıyorsa da, ilim sahibi bir âlimdir. Adeta bir deryâdır. Bilge bir adam; konuştuğu her sözde, ağzından çıkan her cümlede bir hikmet, bir öğreti vardır. Zamanında Hakkari ve Van'da medreseleri olan, medreselerde yüzlerce talebenin yanında ilim tahsil ettiği bir âlim, bir feylezoftur. Fakat O'nun faaliyetlerinden rahatsız olan devlet, medreselerini kapattırmış, bu âlimi zindanlara atmış, adam yıllarca zindanlarda yattıktan sonra devletin zûlümlerine daha fazla dayanamayarak köyüne dönüp sade bir hayat yaşamaya başlamıştır.

Bu yaşlı bilge, Guldexwîn'i o kadar seviyor ve ona o derece bağlıdır ki, adamın o yaşlılığındaki tek yaşama sevinci bu küçük kız olmuştur. Medreseleri zorla kapattırılmış, fıkıh, kelam, tefsir, akaid, tarih ve felsefe alanında kaleme aldığı onlarca eseri, yazdığı kitapları toplatılıp yakılmış, öz çocukları gibi sevdiği ve üzerine titrediği yüzlerce talebesi kendisinden kopartılmış bu yaşlı bilge, bir nevi inziva hayatına çekildiği kendi köyünde, sadece bu sevimli cici kız Guldexwîn ile teselli bulmaktadır. Bir nevi şöyle diyebiliriz: Bu yaşlı adam, hayatta tutunduğu tüm dallar kopartıldığı ve artık hayata resmen küstüğü bir zamanda, esrarengiz ve nasıl olduğunu hiç kimsenin bilmediği bir şekilde hayatına giren bu küçük sevimli kız sayesinde, bu küçük kızın yaramazlıkları ve yuvasına kattığı neşe sayesinde yeniden yaşama bağlanmıştır.

Böyle yaşlı bir bilge, hayata tamamen küsmüş böyle bir âlim düşünün ve bu büyük insanı küçücük bir kızın yeniden hayata bağladığını düşünün!



Köylülerin adama büyük bir saygısı vardır. Onun her sözü köylüler için hüküm sayılır. Hatta köylüler arasında herhangi bir kavga veya anlaşmazlık çıksa, sorunun çözümü için bu adama giderler. Adamın ağzından çıkan her söz, kullandığı her cümle, ilim ve hikmet dolu sözlerdir. Normal konuşması bu şekildedir. Öyle ki, bazen köylülerle konuşurken, köylüler çoğu kez onun ne demek istediğini dahi anlayamazlar. Hareketleri ve davranışları bile gizemlidir. Onun davranışlarına bazen köylüler bir anlam veremezler ve kendi aralarında "Niye böyle yaptı?" diye düşünüp tartışırlar. Adamın hanımı ise tipik bir yaşlı Kürt kadınıdır. Beyaz örtülü, çitli; çitinin etrafı boncuklu. Tipik bir köylü Kürt kadını. Peki Guldexwîn'in gerçek anne babası kim? Ve onlara ne oldu? Bu yaşlı adam onu Van'dan nasıl getirdi, niçin getirdi? Anne babası öldü mü? Öldüler ise bu küçük kız neden akrabalarına değil de, akraba olmayan ve hiç tanımadıkları bu yaşlı adama teslim edildi? En ilginci de, diğer Kürt çocuklarının saçları genelde siyah veya kumral iken, bu kızın saçları neden Avrupalı çocuklar gibi sapsarı? Bu kız neden Kürt çocuklarına değil de İsveçli çocuklara benziyor? İşte burası sır. Bunu şimdi açıklamıyoruz. Öykünün en sonunda ortaya çıkacak bu sorunun cevapları. Sürpriz.

Sadece küçük bir ipucu verebilirim: Öykü her ne kadar çocuklara yönelik ve baştan sona neşeli bir öykü ise de, öykünün en sonunda büyük bir aile dramı var. Yürek burkan bir aile dramı. "Guldexwîn", daha şimdiden Kürtçe Çocuk Edebiyatı içinde güzide bir yer aldı bile, elhamdülillâh. "Kürt tarihinin ilk çizgi kahramanı" olarak Kürtçe Edebiyât tarihine geçti, "Guldexwîn".

"Guldexwîn" bir çocuk öyküsü olduğu için, çocuklara yönelik kaleme aldım ve çocukların okuyup anlayabileceği bir dille yazdım. "Guldexwîn" için rahatlıkla "Hayatımın projesi" ifadesini kullanabilirim. Şu anda bölüm bölüm kaleme alıyor ve Siirt'ten Öte sitesinde yayınlıyoruz. Öykü bitince, Allâh'ın izniyle çok güzel şeyler olacak. Bu öykünün kitabından çizgi filmine kadar her şeyi yapılacak, tiyatro oyunu hazırlanıp Türkiye'nin 81 vilayetinde oynanacak, hatta okullara kadar girecek; bütün bu hedefleri belirleyerek projeyi başlattım.

"Guldexwîn"i yazmakta üç amacım vardır: Bir; bu öyküde mümkün mertebe çocuklara doğa sevgisi ve çevre bilinci aşılamayı hedefliyorum. İki; Kürtçe Çocuk Edebiyatı'na ölümsüz bir eser kazandırmayı amaçlıyorum. Üç; anavatanı Hakkari, Zağros Dağları olan ve dünyada sadece bizim topraklarımızda açan bu çiçeği, Guldexwîn çiçeğini dışarıya tanıtmak, bu bitkiyi meşhur etmek istiyorum. Kısacası kendi topraklarıma, kendi doğal güzelliklerime, kendi halkıma, kendi çocuklarıma ve kendi dilime hizmet etmek istiyorum.


- O kadar renkli bir kişiliğiniz var ki, ekolojiye olan merakınızı da sormadan geçmek istemiyorum. Hemen hemen her konudaki görüşünüzü doğa ile temellendiriyorsunuz. Yazılarınızda ve tüm çalışmalarınızda bu yönünüz dikkat çekiyor. Siyasi veya fikri bir konuda yazdığınız zaman da muhakkak bir şekilde sözü çevre bilinci ve ekolojiye getiriyor, hemen her şeyi ekolojiyle direk ve indirek bağlayarak anlatıyorsunuz. Sizden biraz da doğayı dinlemek isteriz. Doğa sevgisi ve çevre bilinci neden sizin düşünce yapınızın temelini oluşturuyor? Ekoloji niçin bu kadar önemli?

Benim için doğa sevgisi, çevre bilinci ve ekolojik duyarlılık, dünyadaki herşeyden ama herşeyden daha önemli bir konudur. Bunu bana aşılayan da bizzat İslam dînî ve Qûrân-ı Kerîm'deki âyet-i kerîmeler ile Sevgili Peygamberimiz (saw)'in mübarek yaşamı ve hâdis-i şerîfleridir.

Benim için ilk sırada ekoloji gelir. Diğer konular, siyaset, sosyoloji, tarih, ideoloji, felsefe, edebiyat, sanat, kültür, bütün bunların hepsi ekolojiden sonra gelir. Eğer hak hukuktan, adaletten, birlikte yaşama kültüründen, yaşam hakkının kutsal oluşundan bahsediyorsak, bunları ilk önce bitkiler ve hayvanlar için düşünmeli ve onlar için sağlamalıyız. Ekolojik dengeye tecavüz edilmesine, doğal bitki örtüsünün tahrib edilmesine, ormanların yakılmasına, ırmakların zehirlenmesine, göllerin kurutulmasına, "konuşamayan, derdini anlatamayan, kendini koruyamayan" zavallı hayvanlara eziyet ve işkence edilmesine ses çıkarmayan veya bunu engellemeye çalışmayan bir dîn / ideoloji / dünya görüşü / siyaset, insanlar ve toplumlar için de kurtuluş reçetesi sunamaz. Gerçek aydın ve gerçek özgürlükçü, ilk önce ağaçların, çiçeklerin, kedilerin, köpeklerin, karıncaların, göllerin ve ırmakların hak ve hukukunu savunmalı, onların özgürlüğünü sağlamalıdır. Onlar özgür olursa, insan da özgür olur, toplum da, ülke de.

Bitkilerin ve hayvanların da tıpkı insanlar gibi canlı olduklarına, canlı olan herşeyin de özgürce yaşama hakkının olduğuna inanırım. Doğa ile barışık yaşamayı bilmeyen insanların topluma karşı da barışık yaşaması beklenemez. Ormanlara, bitki örtüsüne, akarsulara, çiçeklere, evcil ve yabanî hayvanlara karşı merhamet duygusunu yitiren devletlerin / yönetim anlayışının, insanlara ve insanlığa ait anadiller, inanç, yaşam, kültür ve medeniyete karşı da zorba, faşist ve asimilasyoncu bir tutum içine girdiği, defaatle ispatlanmış tarihsel bir gerçektir.

Allâh ve Resûlü, çevre bilincinin arttırılması, doğa ve bitki örtüsünün korunması, hayvanların ve çiçeklerin tıpkı insanlar gibi hukuklarının olduğunun kabul edilip onların yaşam ve gelişim haklarına saygı gösterilmesi, meskenlerin yapılması, su kanallarının açılması, ağaçlandırma çalışmaları gibi imar işlerini Müslümanlar'a farz kılmışlardır. Çevre bilincinin arttırılması ve bu yönde somut adımlar atılması, hem kültür ve sosyal dokumuzun bir gerekliliği, hem de bunu emreden İslam dîninin yüklediği bir sorumluluktur.

İslam, "çevreci" bir dîndir. Qûr'ân-ı Kerîm'de, Rahmân Sûresi'nde şöyle buyurulmaktadır:

"Bitkiler ve ağaçlar (Allâh'a) secde ederler. Allâh göğü yükseltti ve dengeyi koydu. Sakın dengeyi bozmayın." (Rahmân, 6 8)
Bazı İslam müfessirleri, Rahmân Sûresi'ne "Çevre Sûresi" de demişlerdir; bu sûrenin bir adı da "Çevre Sûresi"dir.

Ancak ne hazindir ki, İslam'da "çevre" konusu en çok önem verilen konuların başında gelmesine, Qûr'ân-ı Kerîm'de ve Resûl-i Ekrem (saw)'in hâdîs-i şerîflerinde ağaçlardan, bitkilerden, hayvanlardan, kuşlardan, akan sulardan defaatle bahsedilmesine, çevre hizmetinin teşvik edilmesine ve hatta emredilmesine rağmen, bu konu Müslümanlar tarafından bugüne kadar hep ihmal edilmiş ve arka plana atılmıştır. Binbeşyüz yıllık İslam tarihi boyunca, saltanat rejimlerinden ve saraydan yana kimliksiz bir duruş sergileyen ulemâ, daha çok ilmihal ve ferdî ibadetlerin ayrıntı hükmündeki ritüelleri üzerine kitaplar yazarken, saltanat rejimlerine karşı tevhidî ve inkılâbî bir kimlik sahibi duruş sergileyen ulemâ ise, yaşadıkları ve yaşanılan zorluklardan dolayı, daha çok İslam'ın kurtuluşçu ve özgürlükçü boyutunu işlemiş, Qûr'ân'ın direnişçi rûhunu işleyen eserler ortaya koymuşlardır. Öyle veya böyle, her iki kesim ulemâ da, İslam'ın en önemli konularının başında gelen "çevre bilinci" konusunu ihmal etmişlerdir.

Kâinattaki tabiî düzen, Allâh Celle Celaluhu tarafından yaratılmış ve bize bahşedilmiştir. Bu düzen ve âheng, Allâh-û Teâlâ'nın insana verdiği değerin bariz bir nişanesidir. Qûr'ân-ı Âzimuşşân, yeryüzündeki ve gökyüzündeki canlı cansız bütün varlıkların belli bir ölçüye ve dengeye göre yaratıldığını beyan ederken, insanın tabiattan faydalanma esnasında bu ölçü ve dengeyi bozmaması gerektiğine dikkat çekmektedir.

Tabiatta olanı tüketirken, dikkat etmemiz gereken çok önemli bir husus vardır ki, o da "ekolojik denge" dediğimiz, tabiatın düzenine (ekosistem) zarar vermemektir. Bizler kurulu bir dünyada doğmakta ve fakat sosyal hayatın ürettiği bir bilinçle doğal çevremizle ilişki içine girmekteyiz. Her an teneffüs ettiğimiz havanın, ışık ve ısısına muhtaç olduğumuz güneşin, havamıza oksijen üreten ve bize psikolojik bir haz veren yeşilin, içimizi açan berrak mavi gökyüzünün, zümrüt yeşili rengiyle insanları kendine çeken denizin varlığını, ancak bunlar olmadığı zaman ya da kullanılamaz hale geldiğinde fark ederiz. Ancak o zaman herşey için çok geç olmuş olur.

Nitekim dünya ile diğer gezegenler, karalarla denizler, insanlarla hayvanlar, canlı ve cansız bütün varlıklar arasında her yönden bariz bir ilgi ve denge mevcuttur. Her varlığın, küllî varlık hiyerarşisi içinde belli bir yeri ve vazifesi vardır. Qûr'ân-ı Kerîm, güneş ve ayın bir hesap ve plana göre hareket ettiklerini, bitki ve ağaçların Allâh'ın emrine boyun eğdiklerini, Allâh'ın göğü belli bir ölçüye göre yükselttiğini ve insanların bu ölçü ve dengeye tecavüz etmemesi gerektiğini beyan etmektedir.

Çağımızın en önemli problemlerinden biri, hatta bana göre en başta geleni, işte bu ekolojik dengenin bozulması, bununla bağlantılı olarak çevre kirliliğinin, su sıkıntısının ve çölleşmenin ortaya çıkmasıdır. Allâh Tebareke ve Teâlâ, insanlardan doğal çevrenin ve ekolojik dengenin korunmasını istemekte, doğal düzeni bozmamasını tembihlemektedir. Zira bundan yine insanın kendisi zarar görecektir.

Çevreyi kirletmek, doğanın dengesini bozmak ve ekolojik dengeyi tahrib etmek, Qûr'ân-ı Kerîm'de "fesad" olarak nitelenmiştir. Nitekim Cenâb-ı Allâh, Bakara Sûresi'nde buna işaretle şöyle buyurmaktadır:

"İnsanlardan öyleleri vardır ki işbaşına gelince, yeryüzünde ortalığı fesada vermek, ekinleri tahrip etmek ve nesilleri bozmak için çalışır. Allâh bozgunculuğu sevmez." (Bakara, 205)

Qûr'ân ışığında konuyu etüd ettiğimizde rahatlıkla görebileceğimiz üzere, Allâh Tebareke ve Teâlâ, iktidara geldikleri zaman, yani devlete ve rejime hükmettikleri zaman "bozgunculaşan" kişilerin (veya güçlerin) yaptığı kötü işleri sıralarken, "ekinleri tahrip etmeyi" de zikretmektedir.

Allâh, bozguncuların sıfatlarını anlatırken, üç özellikten söz etmektedir; "ortalığı fesada vermek" (terör ve anarşi), "ekinleri tahrip etmek" (ekolojik dengeyi bozmak ve çevreye, bitki ve hayvan türleri ile su kaynaklarına zarar vermek) ve "nesilleri bozmak" (fuhuş, cinsî sapkınlık). Bu üç bozgunculuğu, Qûr'ân, azgınlaşanların vasıfları olarak beyan etmektedir.

Dolayısıyla "terörizm, doğa, bitki ve hayvanlara zarar vermek ve fuhuş", Yüce Yaratıcımız'ın Qûr'ân'da lâ'netlediği üç fiil olarak karşımıza çıkmaktadır. Zira birincisi toplumun, ikincisi tabiatın, üçüncüsü de neslin yaşama hakkına tecavüz anlamına gelmektedir.

Qûr'ân-ı Kerîm'de "ekinleri tahrip etmek" bozgunculuğun ve azgınlaşmanın (tuğyan) belirtileri arasında zikredildiğine göre, demek ki doğanın dengesini bozmak, bitki örtüsünü tahrib etmek, hayvanlara eziyet etmek, çiçeklere zarar vermek, akarsulara, göl ve nehirlere zararlı atıklar karıştırmak, ormanları yakmak, hatta yerlere çöp atmak, bütün bunlar "tağutî" vasıflar olarak nitelendirilmektedir. Dolayısıyla ağaçlara ve çiçeklere zarar vermek ve yerlere çöp atmak gibi belki de hepimizin sorumsuzca yaptığı fiiller, aslında "tuğyan" belirtisi olup Allâh'ın koyduğu ölçü ve dengeyi tahrib etmeye yönelik davranışlar olduğundan, Allâh'ın lâ'netine uğrama gibi kötü bir sonuçla bizi karşı karşıya bırakabilecektir.

Biraz önce de belirttiğim üzere; doğa ile barışık yaşamayı bilmeyen insanların topluma karşı da barışık yaşaması beklenemez. Ormanlara, bitki örtüsüne, akarsulara, çiçeklere, evcil ve yabanî hayvanlara karşı merhamet duygusunu yitiren devletlerin / yönetim anlayışının, insanlara ve insanlığa ait anadiller, inanç, yaşam, kültür ve medeniyete karşı da zorba, faşist ve asimilasyoncu bir tutum içine girdiği, defaatle ispatlanmış tarihsel bir gerçektir.

Çevreyi kirletmek, doğanın dengesini tahrib etmek, bitkilere, ağaçlara, çiçeklere, kuşlara, böceklere, karıncalara, kelebeklere, denizlere, göllere, nehirlere zarar vermek, ne yalnızca Allâh'a, ne de yalnızca canlılara karşı bir isyandır; bilâkis, böyle bir "bozgunculuk", hem Râbbimiz'e, hem de bütün insan, hayvan ve nebatata karşı isyandır. Allâh'ı seven, O'nun eserlerini de sever; Allâh'ı seven, O'nun yarattığı güzellikleri de sever. Çünkü "Allâh güzeldir ve güzeli sever".. (Hâdis-i Şerîf; Müslüm 19, İbn-i Mesud'dan rivayet etmiştir) O güzel olduğu için, O'nun yaratması da güzeldir, dolayısıyla yarattıkları da güzeldir.

Güzel Allâh, Nûr Sûresi'nde şöyle buyurmaktadır:

"Göklerde ve yeryüzünde bulunan kimselerle, sıra sıra (kanat çırparak uçan) kuşların Allâh'ı tesbih ettiğini görmez misin? Her biri dûâsını ve tesbihini kesin olarak bilmektedir. Allâh onların yapmakta olduğu şeyleri hakkıyla bilendir." (Nûr, 41 )

Qûr'ân, insanlar ile canlılar, bitkiler ve doğa arasında etik bir boyut oluşturmaktadır. Etrafımızdaki alem O'nun (cc) âyetleri olduğu gibi, bu âyetlerin üzerine iyice düşünmek, onlardaki incelikleri kavrayarak Allâh'a zikretmek ve O'na hamdetmek, bu nimetlerle olan ilişkilerimizi tanzim etmek de bir "kulluk" sorumluluğu olarak karşımıza çıkmaktadır.

Qûr'ân kâinattan bahsederken, onun "Müslüman" olduğunu, Allâh'a tam bir teslimiyetle bağlı bulunduğunu belirtir. (Âl-i İmrân, 83)

Dolayısıyla "tevhîdi bir kimliğe" ve "kulluk bilincine" sahip olan her Müslüman, kâinattaki canlı ve cansız bütün varlıklarla münasebetlerini bu kimlik ve bilinç ekseninde düzenlemekle mükelleftir. Zira Üstâd Seyyîd Qutb'un da belirttiği gibi, "kulluk bilinci ve ibâdet", yalnızca insanın Allâh ile olan ilişkisini değil, bilâkis bizim hem Râbbimiz'le, hem de yeryüzünde bulunan bütün diğer insanlar, hayvanlar ve bitkiler ile, içinde yaşadığımız toplum, çevre, doğa, su kaynakları ve topraklar ile olan münasebetlerimizi de kapsayan bir bilinç halkasıdır; canlı veya cansız bütün varlıklarla ilişkilerimizi bu "kulluk bilinci" etrafında şekillendirir ve düzenleriz.

Bu bilinci kuşanan ve kulluğunun gerektirdiği şumüllü bir kimliğe sahip olan her Müslüman, tıpkı Kızılderililer gibi, tabiattaki her varlıkla, bütün hayvanlar ve bitkilerle, atlar, inekler, koyunlar, keçiler, kuşlar, kelebekler, böcekler, karıncalar, arılar ve ağaçlar, çiçekler, akarsular, nehirler, şelâleler ile "arkadaş" ve "kardeş" olur; onlarla birlikte yaşar ve onları tıpkı öz kardeşi veya arkadaşı gibi korur, ona zarar vermediği gibi zarar verilmesini de engeller, onlara değecek olan tüm kötülüklere mani olmaya çalışır.

Nitekim canlı ve cansız bütün varlıklarla bir anlaşma ve uyuşma içine giren insan, bütün varlıkların kendisini saygı ile karşıladığını, aynı Yüce Râbb'in eseri olduklarını, bütün eşyânın kendisine munis bir dost gibi davrandığını hisseder. Materyalist düşünce sistemlerinde, kapitalist ve emperyalist sistemlerde olduğu gibi herşey kendisine mücadele edilmesi gereken bir vâhşet ve düşmanlık intibâı vermez.

Kulluk bilincini kuşanmış, davetçi kimliğe sahip olan bir Müslüman, çevre ve ekoloji konusunda herkesten fazla duyarlı olmalı, doğayla, hayvanlar ve bitkilerle, toprak ve suyla, coğrafyayla, denizlerle, göllerle ve nehirlerle tıpkı Kızılderililer gibi "arkadaş" ve "kardeş" olmalıdır, hatta "sırdaş" olmalıdır. Ağaçlarla, çiçeklerle ve ırmaklarla konuşmalı, onlarla dertleşmeli, sohbet etmelidir. Zira aynı şeyi Allâh Tebâreke ve Teâla yapmakta, Qûr'ân-ı Kerîm'de sürekli olarak kuşlardan, böceklerden, karıncalardan, arılardan, çiçeklerden bahsedilmektedir.

Nitekim Kızılderililer, İslam'ın rûhuna uygun olarak bütün tabiatı bir "aile" olarak görmekte, hatta Kızılderililer'de örneğin hamile bir kadın, doğum yapmasına birkaç hafta kala tek başına ormanın içine salıverilmekte, ormanda gezinti yaptırılmakta, böylece hamile kadının karnındaki bebek daha doğmadan tabiattaki sesleri dinlemekte, bebek daha anne karnındayken ona doğa sevgisi, hayvan ve bitki sevgisi, çevre bilinci kazandırılmakta ve bebek bu fıtrat üzere dünyaya gelmektedir.


Qûr'ân'ı inceleyen herkes, ekosistemin önemli üyeleri olan hayvanlara verilen önemi de fark edecektir. Bitkilere önem veren ve onların adlarını sıkça zikreden Allâh Tebareke ve Teâlâ, hayvanların isimlerini zikretmekten de imtina etmemektedir. Qûr'ân-ı Kerîm'de 17 kez köpeğin, 16 kez maymunun, 15 kez domuzun, 14 kez yılanın, 13 kez koyunun, 12 kez devenin, 11 kez öküz ve ineğin, 10 kez atın, 9 kez katırın, 8 kez eşeğin, 7 kez kurdun, 6 kez arının, 5 kez karıncanın, 4 kez örümceğin, 3 kez sivrisineğin ve 2 kez de sineğin ismi zikredilmektedir. Hatta öyle ki, Qûr'an-ı Kerîm'deki bazı sûreler bizzat hayvan ismi taşımaktadırlar; hayvanların isimleri Qûr'ân sûrelerine isim olmaktadırlar. Örneğin "Baqara" (İnek), "Nahl" (Arı), "Ankebut" (Örümcek), "Neml" (Karınca) gibi.

Bununla birlikte, Qûr'ân'ın hayvanlarla ilgili belki de en dikkat çekici ve çarpıcı nitelemesi, hayvanların da tıpkı bizler gibi "Ümmet" olduklarının ifade edilmesidir. İslamî öğreti ve literatürde özel ve güzide bir kavram olan "Ümmet" kavramının hayvanlar için de kullanılmış olması, hakikaten dikkat çekici ve çarpıcı bir durumdur:

"Yeryüzünde gezen bütün hayvanlar ve iki kanadıyla uçan bütün kuşlar, tıpkı sizler gibi birer ümmettirler. Biz Kitab'da hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Sonunda hepsi Râb'lerinin huzuruna toplanıp getirileceklerdir." (En' âm, 38)

Üstâd Seyyîd Kutup, bu âyet-i kerîmeden yola çıkarak, kuşların, hayvanların ve böceklerin kendi aralarında anlaşmalarını sağlayan özel dilleri ve koruma araçları olduğunu söylemektedir. Kutup'a göre, bunların birer canlılar topluluğu olmaları, yapımlarını düzenleyen, belirlenmiş bağları bulunmalarını ve kendi aralarında anlaşmalarını sağlayan araçların olmasını gerektirmektedir.

Allâh Tebareke ve Teâlâ, hayvanlardan bahsederken, onlardan insanlar için sayısız nimet ve hizmetlerin bulunduğuna da özellikle işaret etmekte, bizlere hatırlatmaktadır. Allâh-û Râbb'el- Alemîn, gökten yağmurların indirildiğini ve bu yağmurlar sayesinde hem içeceğimiz suyun oluştuğunu, hem de hayvanlarımızın otlandığı ot ve ağaçların yeşerip vücûd bulduğunu belirtmekte, büyükbaş hayvanlarda ve davarlarda da sayısız ibretler bulunduğunu hatırlatmakta, davarların karınlarındaki işkembe ile kan arasından halis bir süt içtiğimizi ve bu sütün, içenlerin boğazından afiyetle geçtiğini söylemektedir. (Nahl, 66; Mû'mînun, 21)

Allâh-û Teâlâ şöyle buyurmaktadır: "Allâh davarları da yarattı. Onlarda sizi soğuktan koruyan (deri, yün, kıl gibi) maddeler ve birçok faydalar vardır. Hem onların etlerini ve ürünlerini de yersiniz. Onları akşamleyin ağıllarına getirir, sabahleyin otlaklara salıverirken de bambaşka bir zevk alırsınız. Onlar yüklerinizi taşırlar; öyle uzak diyarlara kadar götürürler ki, onlar olmaksızın son derece zahmet ve meşakkat çekersiniz. Şüphesiz Râbbiniz çok esirgeyicidir, çok merhametlidir. Hem binesiniz diye, hem de süs olarak atları, katırları ve merkepleri de yarattı. Bilemeyeceğiniz daha nice şeyleri de yaratır." (Nahl, 5 8; ayrıca bkz. Furqan, 48 49; Mû'mîn, 79 80; En'âm, 142)

Bütün anlattıklarımın "anadüşüncesini" oluşturan, Kızılderili sözünde ifadesini bulan "tabiâtın ve arzın insana değil, insanın tabiâta ve arza (doğaya ve toprağa) ait olduğu" gerçeği, Qûr'ân'ın pekçok yerinde Allâh tarafından açıkça verilen bir mesajdır.

Havanın temizlenmesinde, yağmurun yağmasında, toprağın korunmasında, rengarenk çiçek ve yapraklarla, çeşit çeşit meyveleri, ferahlatıcı gölge ve manzaralarıyla yeryüzünün cennete çevrilmesinde ağaç ve yeşilliğin rolü âşikârdır. Zaten "cennet" de kelime olarak "bağlık, bahçelik, gölgelik" gibi anlamlara gelmektedir.

- İbrahim Sediyani şu sıralar kimleri okumakta, neler okumakta?

En son sevgili Sabiha Ünlü'nün Özedönüş Yayınevi arasında çıkan "Bizim Toprağın Dili" adlı nefis romanını okudum. Beni Hakkari topraklarına götüren, bana "Guldexwîn" çiçeğini koklatan, bir solukta okuyup bitirdiğim bir kitap oldu.

Şu anda ise elimde sevgili Doğan Ceren'in Doz Yayınları arasında çıkan "Brüksel'de Bir Kürt Kadını: Yaşamı, Anıları ve Düşünceleriyle Pervîn Cemil" adlı ciddî emek ürünü kitabı var; onu okuyorum. Sağolsun; kendisiyle daha bir kez yanyana gelmediğimiz Doğan Ceren ağabey, okumam için bu kitabını İsviçre'den posta yoluyla gönderdi adresime.

- Şu an üzerinde kafa yorduğunuz yeni çalışmalar var mı?

Yaklaşık son bir yıldır, bugüne dek hiç olmadığı kadar çok sıkıştım. O derece ki, ne yapacağımı, işin içinden nasıl çıkacağımı bilemiyorum.

Aynı anda dört çalışmayı birden yürütüyor, tamamlamaya çalışıyorum. Tabir caizse hem iki ayağımı hem de iki elimi, dördünü birden bir pabuca sokmuşum. Son bir yıldır aynı anda, Seyahâtname'nin 6. cildi olan İran gezisini, "Yaseminler Gülümsüyordu Ellerimiz Kavuştuğunda", Seyahâtname'nin 7. cildi olan Kenya gezisini, "Masai Ülkesinde Mülteci Kamplarına Serdim Seccademi", Kürtçe çizgi romanım, "Guldexwîn", ve adetâ "kılı kırk yararak" yazmakla meşgul olduğum, inşallâh "kaynak eser" bâbında çok ciddî bir çalışma olarak vücûd bulacak olan "Bütün Yönleriyle Şeyh Said ve Kıyamı" adlı araştırma kitabım, bu dört çalışmayı aynı anda yürütüyor, dördünü birden tamamlamaya, bitirmeye çalışıyorum.

Bu durum tabiî ki beni müthiş derecede yoruyor ve nerdeyse nefessiz bırakıyor. Fakat dördüne de başlamış bulundum ve başladığım işleri bitirmek zorundayım.

- Tüm yazarlarımıza yönelttiğimiz sorumuz: Yazmaya ilgi duyan genç yazarlara önerileriniz var mı?


İnsanlara öneride bulunacak seviyeye geldiğimi henüz düşünmüyorum ancak ben tüm insanlara hep şu tavsiyeyi yaparım: "Mutlu olmak mı istiyorsunuz? Bunun iki yolu vardır; ya sevdiğiniz işi yapın, ya da yaptığınız işi sevin."

- Teşekkürler sayın Sediyani.

Asıl ben teşekkür ediyorum. Kitap Haber'e hayırlı çalışmalarında başarılar diliyorum. Şeniz Ayaz - 01.10.2012

,

3188

Şeniz Ayaz Hakkında

Şeniz Ayaz

İnönü Üniversitesi Sosyoloji Bölümünden mezun oldu. Türk Destanlarında Kadın isimli yayınlanmış kitabı bulunmaktadır. Şu anda sosyolog olarak hizmet vermektedir. MalatyaTv de Kadın-Aile üzerine televizyon programı yapmaktadır.

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin