Bir Yaşam Seyircisi: Mücellâ

Bir Yaşam Seyircisi: Mücellâ

Bir Yaşam Seyircisi: Mücellâ

Bir Yaşam Seyircisi: Mücellâ

Kalbimi içime çekip bakıyorum dünyaya, âh ne boş!

Yalnızlığın ufuk çizgisinde bengi bir suyla yıkanmak dedin mi, aklına Mücellâ gelmeli. Oturduğun sofradaki bir kaşık çorbada yahut sandık lekesi olmuş iğne oyalı bir havlunun isimsiz tarafında. Yaşamı sessizce seyreden insanlar vardır hani, yangın olsa değmez ona, sel gelse götürmez ondan bir şey, çünkü yoktur bir şeyi! Şikâyet nedir bilmeyen, kaderine kederini katıp sessizce ruhunu boy aynasından izleyen insanlardan bahsediyorum. Yani benden, yani senden, yani Mücellâ diyorum!

Bir annenin kızı için gördüğü rüyayı ben bugün kelime atlasından bir ülke niyetine seçiyorum kendime. Gidip görülecek, gezilecek bir ülke. Kimsesizliğinden kalbine asılan kadınların görmezden gelindiği bir ülke!

Mücellâ, Nazan Bekiroğlu okurlarının sabırsızlıkla karışık bir merakla beklediği son roman. Özellikle kapak tasarımıyla daha raflardaki yerini almadan epeyce konuşturdu okurunu. Bu nedenle bana göre Timaş’ın en başarılı kapak tasarımcısı Ravza Kızıltuğ, bir teşekkürü hak ediyor.

Kırklı yıllardan başlayarak yetmişli yılların Türkiye portresini görebileceğimiz bir eser var elimizde. Bahçeli müstakil evlerin cebi kabarık müteahhitlere yeni yeni teslim olmaya başladığı, hayvanların süs biberi niyetine değil de gerçekten bir yoldaş olarak görüldüğü yıllar hani!

Nazan Bekiroğlu Nar Ağacı’ında başladığı aile fertlerinin hayatlarına kalemiyle dokunma denemesini Mücellâ’da da sürdürüyor. Anlatıcı hırkası yine üzerinde ve biz onu ara sıra sayfalarda karşımıza çıkan Nazlı rolünde seyrediyoruz. Yazarların kitaplarıyla bütünleşmesi mevzusu derin bir mesele, kimileri yazdıklarına uzaktan bakarken kimileri de kendine kelimelerden bir kıyafet biçiyor. Cümleleri başarıyla yan yana getirenler için tüm usuller kabul görür nitelikte. Ayrıca Mücellâ’nın Nazan Bekiroğlu’na ilk gelişi bir hikâye formunda, bu hikâye seneler sonra kendini romana devşiriyor ve yazar bu durumu kitabında hiç fark ettirmeden yapıyor.

Bekiroğlu okurları onun her yazdığı kelamda çoğunlukla Lâ’nın ve Yusuf ile Züleyha’nın o eşsiz tadına bakmak istese de O, bu baharatı kelam listesinden çıkarmış gibi. Romanlarında Nar Ağacı ile başlattığı sadeleşme törenini Mücellâ ile de sürdürüyor. “Küçülsem Biraz” başlıklı yazısı geliyor aklıma, ciddiymiş diyorum “biraz sadeleşsem, durulsam”1 derken ve belki haklıymış da. Yine aynı yazıda “tozlu sandıklara baksam” diyordu Bekiroğlu, bu dileği dua niyetine Mücellâ’da kabul görmüş ve bir çeyiz sandığının kapağını kelimeleriyle kaldırıvermiş; kırgınlıkla, âh’la ve tüm bunlara kâfiye düşen bir eyvahla!

Zamana Atılmış Yalnızlık Düğümü

Her insanın yaşarken çözmeye çalıştığı düğümleri vardır, düğümlerin çözümsüz olduğuna inananlar içinse yaşam kabullenme ritüelinden başka bir şey değildir. Mücellâ’da böyledir, düğümü Neyyire Hanım’ı çözmeye çalışmak şöyle dursun, tek bir sözüne itiraz bile etmemiştir. Çünkü annesidir ve anne demek ata demektir bir kız için. Hele ki kırklı ellili yıllardan bahsediyorsak boyun eğme meselesi yaşamın bir parçası hükmündedir. Babasız bir kız için annesi, baba sözüne de muktedir olduğundan olsa gerek, itiraz kabul görmeyen bir resmi evrak gibidir.

Neyyire Hanım, Mücellâ’nın hayatına kocası Tevfik Bey’in ölüsünün başında bir düğüm atmıştı. Baygınlık ile uyku hali arasında gördüğü o rüyada. Kızı için güzel bir düğün kurulmuştu ve bu rüyanın gerçekleşeceği gün, elbet gelecekti Neyyire Hanım için. Gelmedi! Rüya hiç gerçekleşmedi. Halbuki Mücellâ, beşinci sınıfı bitirdikten sonra kız ortaya bile gönderilmemişti ahlakı bozulmasın, eve laf getirmesin diye! Kız ortanın öğreteceklerini Neyyire Hanım’da öğretebilirdi pek âlâ Mücellâ’ya. Öğretti de. Mücellâ adının önüne birçok sıfat ekledi böylece; Neyyire Hanım’ın hamarat kızı, ahlaklı kızı, iffetli kızı…

Türkiye’de ahlak, iffet, namus gibi kavramlar telaffuz edildiğinde akla ilk gelen şey elbet bir kadın figürüdür. Geleneğe ömrünü kurban etmiş kaç Mücellâ vardır acaba hayatınızda? Hepinizin evinde, evinde değilse soy ağacının bir dalında yahut kapı komşusunda bir Mücellâ vardır. Sindirilmiş, korkutulmuş evinin duvarlarından gayrısı haram sayılmış! Neyyire Hanım bahçedeki karayemiş dalını sınır çizmişti Mücellâ’ya. Oradan ötesinde görmesi gereken bir şey yoktu! Neyyire Hanım’ı karşıma alıp neden diye soruyorum cevabı kendince müspet: “Ortalıkta fazla görünmemeliydi kız kısmı. Onun için tedbiri elden bırakmamalı, dizgini en baştan sıkı tutmalı, düğümünü sıkı atmalıydı şimdiden. Bir kızın yarınını –bir yuva kurmak- garanti altına almanın yolu onun bugününün sınırlarını çizmekle mümkün olabilirdi en fazla(…)”2 Mücellâ’nın ilk sınırı annesi tarafından böylece çizildi ve o hiç itirazsız kabul etti bunu. Kitapta Mücellâ’nın kabullenişine itiraz etmek için araya girmek isteseniz, Neyyire Hanım size de sınır çiziyor, sen seyircisin diyor misal, kal orada, izle bizi!

Kuşbakışı Türkiye

Romanda Türkiye’nin sosyoekonomik alt yapısını, gelişmekte olan çehresini de görüyoruz. Siyasi tarihine dair parantezler de açılmış. Örneğin ezanın Türkçe okunuşuna yaptığı atıflar var yer yer yazarın ve sonrasında Demokrat Parti tarafından tekrar ezanın Arapça okunmasına gelen zaman dilimini es geçmiyor romanda. Gaz lambasından elektriğe geçişi, eve su bağlanması, tel dolabın buzdolabına devşirildiği zamanları… Saydığımız bu yönleriyle bir dönem romanı olmaya da aday Mücellâ. Seçim zamanı halkını hatırlayan belediyeler ve siyasiler… Yani küçük ölçekli bir Türkiye haritası başını uzatıyor cümleler arasından.

Doğaya Yakılan Ağıt

Nazan Bekiroğlu’nun kişisel hassasiyetlerini ve yaşamanın iz düşümlerini okumak için de hazırlıklı olsun derim Mücellâ okuru. Kendisinin de tabiriyle aynı zamanda “doğaya yakılan bir ağıt” Mücellâ. Evlerin kalbidir bahçeler. Kalbinden olan evler var kitapta. Kat karşılığı müteahhide verilen, limon ağaçlarının, karayemişlerin, göğü delen servilerin boylu boyunca musallaya uzanır gibi uzanışını da dinliyoruz kitapta. Mücellâ zamana direnen eskilerden bir kadın olarak karşımızda burada, evini kardeşi Fahir’in istemesine rağmen vermiyor, betonlaştırmıyor. Sonra evine hırsızlığa giren bir kediyi bu huyundan vazgeçiremeyince sahiplenmesini de yazarın hayvan sevgisi niyetine okuyoruz.

Kalbin Seyri

Mücellâ kitap boyunca tüm yan oyuncuları sadece seyreden bir baş aktördü. Bu kadar seyretmekten acaba yorulmaz mı insan dedim okurken. Neyyire Hanım, dünya odasının kapısını çekip gittiğinde mesela bir hamle yapsın istedim, Mücellâ sadece evdeki eşyaların yerini değiştirmeye cesaret etti ve bu cesareti bile istikrarlı olamadı! Ziya ve Suna’yı seyretti mesela, hiç âşık olmasa da bağrına bir aşk mektubu bastı Mücellâ. Nazan Bekiroğlu, uzak akraba Ziya’nın Mücellâ Abla’sına düşkünlüğü kıyısından kendisinden aşk bekleyen okurunu, hayal kırıklığına uğratmamak namına yaşanamayan bir aşk koymuştu satırlarına. İyi yazılmış bir aşk mektubuydu. Ziya Mücellâ Abla’sını, Mücellâ Ziya’yı seviyordu çünkü ikisi de annelerinden düğümlü yaşamların aktörüydü.

Mücellâ’nın kalbi seyretti; kuzeni Filiz’i, aşkının arkasından giden bin pişman Güzide’yi –öyle ya aşk biraz pişmanlık demekti- Nefise Hala’yı, Rengin’i, Şeraffettin Albay’ı… Kendi yaşamını unutmak istercesine seyretti ve sonra o da bu dünyadan çekip gitti.

Nazan Bekiroğlu bir duran su romanı yazmış ve suyun bulanıklığını Mücellâ’nın içine öyle bir işlemiş ki olmuş demekten başka söz bırakmıyor okuruna. Hırçın Karadeniz’in fırtınaları bile bu duran suya bir dalga katamamış! Ancak ben, bir Bekiroğlu okuru olarak bu sadeleşme törenine karşı çıkanlardanım. Onun o naif devrik cümlelerinin saltanatına yürümek istiyor gönlüm yine, Lâ tadında olmasa da o tadın üzerinde yazabilecek bir kelâma sahip, inancım hâlâ tam kendisine. Bekliyorum, hiç gelmeyecek olacağını bilsem bile!

Demişti ki yazar köşe yazılarından birinde:

Ne zamandır düz cümlelere heves etsem de bir çetrefil gelip dilimde yuvalanıyor.

Rabbim, yalınlık sevince mahsus, bu zor başka türlü anlatılmıyor.”3

Soruyorum şimdi, yazmanın sevince mahsus olduğu hâl yalınlıksa biz Mücellâ’da neden hüzne boğulduk, neden yazar bu kitabın notalarında sevincin perdesinden seslenmiş bize diyemedik?

[1] Küçülsem Biraz-Nazan Bekiroğlu-Zaman Gazetesi-12 Haziran 2011

[2] Mücellâ-Nazan Bekiroğlu-Timaş Yayınları-Syf.41

[3] Fasl-Zor-Nazan Bekiroğlu-Zaman Gazetesi- 11 Mayıs 2014

Mücellâ

Nazan Bekiroğlu

Timaş Yayınları

Not: Bu değerlendirme yazısı Ayraç Dergisinin 74. Sayısında yer almıştır.

Gülnaz Eliaçık Yıldız - 04.01.2016

,

4053

Gülnaz Eliaçık Yıldız Hakkında

Gülnaz Eliaçık Yıldız

1987'de Zemherinin kapı ağzında doğdu.

Edebiyata duyduğu ilgi lise yıllarında kaleme aldığı yazılarla kendini gösterdi. Orhan Veli İstanbulu dinlemenin, Cahit Sıtkı otuzbeş yaşının derdine düşmüşken, Sait Faik Dülger Balığının Ölümünü öyküce öykünürken, tüm bunları üç beş değerlendirme sorusuyla sorgulayan edebiyatı konu edinen bir derste, karalanan satırların insanlık tarihini nasıl yerinden ettiğini farketti ve okuyarak yaşamanın, yaşayarak okumaktan ayırt edilemedigi zamanların etkisini ilk bu yıllarda hissetti. Nazan Bekiroğlu ve İskender Pala o yıllarında tanıştığı ve okumaya meyilli olduğu isimler arasında yer aldı.

Bozok Üniversitesi Teknik Bilimler Yüksek Okulu'ndan 2008 yılında mezun oldu. Özel bir eğitim merkezinde gün aşırı insanlarla, çocuklarla ve en çok da kağıtlarla konuşuyor.

Onun için bir tutkudan öte olan dergiler hayatına girdiğinde kitapların ruhuna serptiği tohumlar filizleniyordu. Gün geçtikce kitaplıgında çoğalan dergiler, kiymetli birer dost gibi mahsus zamanlara konuk edildi'

'Bir' dergisinde yayınlanan 'Zelâlname', seluloz kokusuna bulanan ilk yazısı oldu. Daha sonra Mâi ve Şehrengiz dergilerinde yazıları yayınlandı.

Hâlâ Mâi dergisinde yazan Gülnaz Eliaçık, kendisine has uslubuyla fecirvakti.desenblog.com adresinde, karalamalarına yer veriyor'

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin