Bozkırdan Rumeliye Türkler’de Av Kültürü

Bozkırdan Rumeliye Türkler’de Av Kültürü

Bozkırdan Rumeliye Türkler’de Av Kültürü

21.12.2016 - Murat Deniz
Bozkırdan Rumeliye Türkler’de Av Kültürü

Uygarlık tarihine bakıldığında, insanın ilkel sürüden avcı toplayıcı, tarım ve sanayi toplumlarına geçiş sürecinde, avcılığın ekonomik, sosyal, siyasi, dinî faaliyetler sonucunda çeşitli anlamlar kazandığını görürüz. Antropologlar özellikle geçim tarzı itibariyle avcılık toplayıcılık yapılan paleolitik dönemden itibaren avcılığın kült hâline dönüştüğünü iddia etmektedirler. Geçimi avcılık ve toplayıcılığa bağlı toplumlarda, cinsiyete dayalı iş bölümü sonucunda erkeklerin avcılığa, kadınların toplayıcılığa yöneldiği de belirtilir.[1]

Av bir iktidar gösterisidir. Av; gücü sembolize eder, muktedir ve iktidarda olmayı temsil eder. Hükümran taraf ile tâbi tarafı kesin çizgiyle ikiye ayırır. Muktedir tarafın elinde mızrak, ok, silah, yırtıcı kuş bulunur, parmağında ok yüzüğü veya şahin yüzüğü, kavuğunda (veya şapkasında) sülün gibi bir kuşun tüyü bulunur, seni yakaladım der gibi. Avcı avına yukarıdan bakar. Tâbi taraf eğiktir, yeniktir, dize getirilmiştir. Hükümdar avcıdır. Avcı kuşlar da bu sebeple iktidar imgesidir. İktidarın düzenini yansıtır biçimde, hükümdarın çevresinde maiyeti bulunur, av partisi bir nizam ve merasim çerçevesinde gerçekleşir.[2]

Av bir eğlence merasimi ve bir ihtiyaç olduğu gibi savaşlara da bir ön hazırlıktır. Kültürün ortaya çıkardığı bir davranıştır. Türkler İslamiyet’ten öncede sonra da ve günümüzde de av ile meşgul olmuşlardır. Av bir milletin güç göstergesidir. Bizim bu konuyu tam anlamıyla bilmemiz ve kavramamız Türklerin ve asıl konumuz dâhilinde olan Osmanlının eğlence merasimlerini, spor organizasyonları gibi konularda bilgi sahibi olmamızın yanı sıra bir milleti yücelten savaşçılık özelliklerini de anlamış olacağız. Çünkü av merasimleri sadece hayvanları avlamak değildir. O, atıyla, okuyla ve kılıcıyla savaşa hazırlıktır.

İslamiyet Öncesi Türkler’de Av

Geleneksel Türk Kültüründe av ve avcılığın çok önemli bir yeri vardır. Hayvancılığa dayalı yaşam sürdüren Türkler hem yaşamlarını sürdürebilmek ve hem de yaşamlarını yönlendirebilmek amacıyla avlanırlar. Türkler avda gösterdikleri mahareti ve av alanlarını ebedileştirebilmek amacıyla avı çoğu zaman farklı şekillerde hayatlarına adapte ederler. Anadolu Türkleri Oğuz boylarındandır ve her boyun bir simgesi bulunur; Örneğin Günhan’ın simgesi şahin, Ayhan’ın simgesi kartal, Yıldızhan’ın simgesi tavşandır. Buradan da anlaşıldığı gibi Türklerin hayatında av önemli bir yer tutar. Oğuz Beyleri belli günlerde topluca ava çıkar ve bu avlar kutsal bir mahiyet taşır. Avdan sonra topluca beyler yemek yer ve yemekte her boyun liderinin vurduğu avın belli bir yerinden yemesi adettir.[3]

Bozkır kavimlerinde özellikle de Türklerde yaygın olan ilk av şölenlerinin üç gün sürdüğü de bilinmektedir. İnanç paradigmasında ilk av, ilk kan dökme, ilk öldürme olduğundan yeni hayat için tehlikelidir. O nedenle ilk avın yeni aya denk düşmesine özen gösterilir, bazen de avlanan ilk avlar ecdatlara terk edilirdi. İlk av şölenlerinde herkesin birbirine sağlık, uzun ömür dilemesi, akıtılan ilk canlının kanı karşılığı gelebilecek her türlü belayı önlemek ve hiçe indirmek amacıyladır. Yapılan bütün ikramlar ve bunun mukabilindeki dilekler ecdatların ve av iyelerinin gönlünü kazanmak içindir. Bütün bu olgular ilk av şenliklerinin paradigmasını oluşturur.[4] Avcılıkta belli, merasimler vardır bunlar kült halini almıştır. Bunlar av öncesi, av sırası ve sonrası diye sınıflayabiliriz;

Türkler arasında da avcının ava çıkacağı gece cinsel ilişkiden kaçınması, kimseyle konuşmaması, gideceği yerler hakkında kimseye bilgi vermemesi, av eşyalarına kadınları ve çocukları dokundurmaması, geride kalanların ise avcılara yardımcı olması için orman ve dağ ruhlarına dualar etmesi şeklinde bilgiler kaynaklarda yer almaktadır.[5] Eğer av silahlarına bir kadın dokunmuşsa arçı ağacının dumanıyla arındırılır veya çocuklar tüfeğin üstünden üç defa atlatılır, köpeğin karnının altından geçirilir; böylelikle “çileye düşen” tüfek, “çileden çıkarılmış” olur. Avcının köpeği yoksa kendisi tüfeğin üzerinden atlar.[6] Av sırasında ormanın belli yerlerine girilmez, su birikintileri kirletilmez. Ayrıca av hayvanlarını çok avlamak ve acı çektirerek zalimce öldürmek de yasaktır. Böyle yapılırsa ormanın ruhu avcıya kızar ve av vermez diye inanılır. Böylelikle av hayvanlarının neslinin sürmesi de sağlanmış olur.[7]

Av sonunda avcılar avladıkları hayvanlardan belirli bir payı orman ruhuna sunarlar ki tekrar ava çıktıkları zaman orman ona av hayvanı sunsun, avları bereketli, kazasız belasız geçsin. Avlanan hayvanın kemiklerine zarar vermeden eti ayrılır, çünkü o hayvanın kemiklerinden tekrar dirileceğine inanılır.[8] İlk avın, Türk epik medeniyetinde kahramanlık olarak yorumlanması, baş kesip, kan dökmeye eşit olması ritüel-mitolojik av konusunun yeni bir değer kazanmasıdır. Semantik yükü kendini tasdik eden ilk defa baş kesip, kan dökmek ritüeli, Oğuz Kağan Destanı’nda kahramanın, mitolojik varlık olan Kıatı (Tek boynuzu) öldürmesi ile gerçekleşir. Yakut, Hakas, Şor, Tuva, Altay destanlarında ilk kahramanlık, çoğu zaman avda baş gösterir. Av, Türk milli kültüründe fiziki ve manevi gücün sınav meydanı olarak semantik bir yorumudur. Tabii ki Oğuz’un, at sürülerini, insanları yiyen mitolojik Tek boynuzu avlaması, avın semantik dairesine dâhildir. Bu ilk av veya ilk kahramanlık, aslında aynı enformasyonun, yani çocukluk devrinden yetkinlik devrine geçiş ritini yansıtır. Bu manada avda istifade olunan silahlar, dövüş kabiliyeti, fiziki ve psikolojik hazırlığın kontrolü yeniyetmenin genç dövüşçüler grubuna kabul olunması ile neticelenir. Oğuz’un da böyle bir merasimden geçmesi, destanda av kültünün epik element senkretizmi bağlamında takdim edilmesidir.[9]

Avcılığın sadece bir eğlence ya da kan akıtma durumu yoktur. Av bir yiğidin, bir savaşçının gücünü gösterdiği, ismini aldığı meydandır.

Osmanlı Da Avcılık

Türklerde av konusu çok eskilere dayanmaktadır. Türklerin tarihinde avcılık önemli bir beslenme, eğlenme ve aynı zamanda savaşa hazırlık aracı olmuştur. Türk ülkelerinde yapılan büyük avların Avrupa ülkeleri ile kıyaslanamayacak bir ihtişamı vardır. Avcılığın Türklerin hayatındaki önemini Oğuz boylarında görmek mümkündür. Bu önem aynı örf ve adetle Selçuklulara ve onlardan Osmanlılara geçmiştir. Osmanlılarda ise avcılığın ihtişamı artmış ve saraya bağlı olarak merkez ve taşrada bir örgüt hâlini almıştır. Ancak bu örgüt 1839 yılına kadar yani Tanzimat ilanına kadar sürmüştür.[10]

Eski Türklerde genelde bir savaş uygulaması olarak yapılan avcılık, Selçuklulara aynı örf ve adetlerle geçmiştir. Selçukluklar döneminde hükümdara bağlı “Emir-i Şikâr (Av komutanları)” birlikleri vardı. Kürk, deri ticareti oldukça yaygındı. Osmanlılarda, avcılığın ihtişamı artarak devam etmiştir. Padişahın şikâr (av) halkını oluşturan o dönemde saraya bağlı çalışan kapsamlı bir örgüttür. Osmanlı Padişahlarının birçoğu, savaş dışındaki zamanlarını maiyetleriyle büyük av partileri düzenleyerek değerlendirmişlerdir. Böylece özellikle şehzadelerin ve genç kuşakların binicilik ve atıcılık gibi sportif faaliyetlere alıştırılması suretiyle, ileride karşılaşacakları çeşitli zorlukları yenmeleri için hazır duruma getirilmelerine büyük önem verilmiştir. Osmanlılar, avcılığa verdikleri önemi, gerek merkezi (Saray), gerekse taşrada (İller) kurdukları organizasyonlarla kanıtlamışlardır. Avcılığın bir düzen içerisinde yapılmasını sağlamak amacıyla Sarayda geniş ölçüde bir örgüt kurmuşlardır. Bu kuruluş 1839’a kadar (Tanzimat’ın ilanı) çeşitli şekillerde sürdürülmüştür.[11]

Osmanlı padişahlarının ve şehzadelerinin av seferleri düzenlemesi devletin kuruluş yıllarına kadar uzanmaktadır. Bir kaçı istisna olmak üzere Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan IV. Mehmed (1648-1687)’ e kadar ve bütün Osmanlı padişahları, av faaliyetlerinin içinde olup, çeşitli av seferleri tertip etmişlerdir. Osmanlı İmparatorluğu’nda av seferlerinin zirve noktası IV. Mehmed dönemidir.[12]

En sorunlu ve tehlikeli zamanlarda bile devlet işlerini ihmal ederek av peşinde koşan IV. Mehmed’e bu nedenle “avcı” lakabı verildi. 1648- 1687 yılları arasında hükümdarlık yapan IV. Mehmed’in av merakı çok küçük yaşlarında başladı. Henüz 9-10 yaşında iken terbiyesi ile meşgul devlet adamları tarafından düzenlenen av eğlencelerini seyrederdi. IV. Mehmed önceleri bu eğlencelere katıldı, zamanla da avcılık zevki gelişti. Olgunlaştığı zaman da av zevkinin peşinden gitti, oğullarını, cariyelerini ve saray halkından pek çoğunu yanına alarak haftalarca süren av partileri düzenledi. Uzun zaman alan avlar, sürgün avları şeklinde olurdu ve teşrifat-ı kadime’ye uygun törenlerle yapılırdı. Sürgün avları, İstanbul yöresinde yapılmaz av hayvanı bol, koruluğu çok olan Rumeli ve Edirne yörelerinde yapılırdı.[13]

Edirne’ de özellikle sultanların av bahçesi olarak anılan Hadika-i Hassa padişahların avlandığı bir yerdir. IV. Mehmed’in ava olan merakı XVII. yüzyılda İsveç Büyükelçisi Ralamb’ın yaptırdığı tablolarla Avcı Mehmed’in Alay-ı Hümayunu sergisi Pera Müzesi’nde 1 Haziran – 1 Ekim 2006 Tarihleri arasında sergilenmiştir. Osmanlı av seferleri, harp seferlerinin bir prototipi şeklinde görünmektedir. Osmanlıdaav seferi denildiği zaman, ne çeşit av yapılacağı önem kazanır. Burada karşımıza iki çeşit avçıkmaktadır. Bunlardan birincisi kuşların dışındaki hayvanları avlamak için uygulanan sürgünveya sürek avıdır. Diğeri ise, yırtıcı kuşlarla yapılan kuş avıdır. Osmanlı Devleti’nde avcılık müessesesinde görevli kişilere “av halkı” denilmiştir. Av halkı avlanmada kullanılmak üzere pars, tazı, zağar ve yırtıcı kuşları eğiterek ava alıştırmışlardır. Bunlara yaptıkları işlere göre Doğancılar, Çaylak Avcıları, Akbaba Avcıları, Atmaca Avcıları gibi isimler almışlardır. Akbaba ve çaylak avcılarını araştırmacılar zikretmesine rağmen Osmanlı belgelerinde ağırlıklı olarak doğan/çakır, şahin ve atmaca avcıları geçmektedir. Avcılık ve av köpekleriyle ilgilenen, Sekbanlar, Samsoncular, Zağarcılar ve Turnacılar gibi adlar taşıyan zümreler de vardır. Bunlardan sekbanlar padişahın avcıları ve ilk dönemlerde tazıların bakımını yaparlardı. Zağarcılar ve turnacılar, padişahın av köpekleri olan tazıları besleyen, bakımlarıyla ilgilenen ve eğiten guruplardır. Samsoncular veya seksoncular ise, ayı avında ve harpte kullanılan, Eflâk taraflarından temin edilen Samson cinsi köpeklerin bakım ve eğitimlerini üstlenirlerdi. Doğan, atmaca, şahin gibi yırtıcı kuşlar, tavşan, keklik, yaban ördeği, kaz, toy kuşu, kuğu ve bıldırcın gibi kuşların avında kullanılmışlardır.[14]Mesela atmacacıbaşı ve çakırcıbaşı merkezde oturur, devletten ulufe alırlardı. Yine merkezdeki avcı kuruluşlarının bir kısmı, av köpekleri ile ilgilenirlerdi. Taşra teşkilatına mensup avcı kuşu yetiştirenler tımarlı idiler.

Bir sürgün avına çıkılmadan önce, şu konular göz önünde tutularak gerekliönlemler alınırdı: Neredeki av yerlerine, hangi yoldan gidilip, hangi yoldan dönüleceği, belirlenen yol üzerindeki av ve sürgün yerlerinin tespiti, yol üzerindeki hangi menzillerdekonaklanacağı, nerede oturak, nerede yemeklik olacağı, padişahın hangi şehir ve kasabadakimin konağında kalacağı, Enderûn’dan, Bîrûn’dan, Yeniçeri Ocağı’ndan ne kadar avcı vesekban gideceği, sarayda göz altında bulundurulan şehzadelerin götürülüp götürülmeyeceği, valide sultan ve hasekilerin gidip gitmeyeceği, sadrazamın ve kubbe vezirlerinin katılıpkatılmayacağı, nerede kaç günlük erzak depolanacağı, padişaha kimin kaymakamlık edeceğigibi konular önceden belirlenir ve ilgililer buna göre hazırlık yapardı. Sürgün avında en önemli görev bostancıbaşıya düşerdi. Sürülecek koruluğu şikâr halkı, Yeniçeri odalarındaki avcılar, Defter-i Hakanî’ye bağlı Hassa Avcılar ve halk tarafından kaç günlük yerdenkuşatmak ve avın kaçmasına engel olarak sürmek bostancıbaşının göreviydi. Avın az oluşu bile bostancıbaşının beceriksizliğine yorumlanırdı. Sürgün avında avcılar tarafından oluşturulan kuşatma çemberi, toplama yerine doğru,av hayvanları ürkütülmeden yavaş yavaş daraltılırdı. Avlanacak hayvanlar kalın iplerleörülmüş ağlar ile çevrili toplama yerine getirilince, başta padişah daha sonra devlet erkânı okatarak avlanırdı.[15]

Törensiz yapılan avlar, kısa süre için az bir personelle ve saraya yakın yerlerde, çoğukere “Hadika-i Hassa”larda yapılırdı. Padişah günübirlik av yapmak istediği zamansilahdarını, rikabdarlardan bazılarını, şahincibaşı ve doğancıbaşını, bir miktar zağarcı, samsoncu ve solak alarak yakın yerlerdeki av bölgelerine giderdi. Kuş avları günübirlik vekısa süreli olarak yapılırdı. Kuş avlarında sabır ve teknik incelik söz konusudur. Yırtıcı kuşların yuvalarınıntespiti, yavruların daha yumurtada iken takip edilmesi, belli bir büyüklüğe ulaşınca alınıpeğitilmeleri büyük sabır ve emek isteyen bir iştir. Bu işleri deruhte eden doğancı, şahinci veatmacacılar yırtıcı kuş uzmanları olup, bunların eğitimlerinde temayüz etmiş kişilerdir. Kuşavında, yırtıcı kuşlar uçurulduktan sonra, ardından tazılar ve zağarlar salınmış ve yırtıcı kuşlarhavadan avın üzerine dalış yapar iken, gözden kaybolmasınlar diye atla takip edilir ve avlananhayvanların sakatatları ise köpeklere yedirilirdi.

Bir yerin ilk tahriri esnasında avcı kuşu yetiştiricisi tımarı olarak yazılan arazinin statüsü değiştirilmezdi. Halktan doğancı alınmaz, meslek babadan oğula geçer; her cülusta, doğancıların muafiyet ve hizmet beratları yenilenirdi. Taşradaki şahinci, atmacacı ve çakırcıların vergilerini, ancak merkezden gönderilen doğancıbaşılar toplayabilirdi. Avcı kuşu yetiştiricilerine ehl-i örf tarafından müdahale edilemezdi. Yardımcıları da aynı imtiyaz ve muafiyetlerden faydalanırlardı. Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan itibaren kurumlaşmış olan avcı kuşu yetiştiriciliği, her dönemde aynı itibarı görmemiştir. Padişahların av merakı ölçüsünde önem kazanan bu teşkilata duyulan ilgi, IV. Mehmed (Avcı)’den sonra giderek azalmıştır. Bir taraftan, şehzadelerin sancağa çıkma geleneğinin terk edilmesi ve taşraya gitmemeleri, avla ilgilerini kesmiş; diğer taraftan, ateşli silahların yaygınlaşması ve avlarda kullanılması, avcı kuşlarını ikinci plana itmiştir. 1826’da Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması üzerine, avcı kuşu yetiştiriciliği tarihe karıştı. XIX. yüzyılda av ve avcılık, klasik döneme göre oldukça modern usullerle yeniden teşkilatlandı.

Sonuç

Osmanlının icra ettiği av seferleri, basit faaliyetler olmayıp her türlü kurumu ve görevlisi olan organize yapılan işler silsilesidir. Bu faaliyetler ve yapılan büyük masraflar padişahın ve devlet adamlarının zevkinden ziyade, modern talimli orduların olmadığı dönemlerde askerin talimli tutulması ve manevra kabiliyetini artırmaya matuf

faaliyetler olması daha mantıklı görünmektedir. Devlet organlarının küçük bir nüvesi sanki bir sefer oluyormuş gibi teyakkuzda tutularak, savaş olduğunda ise acemilik göstermemeleri sağlanmış olmalıdır. Bizim içinde temel nokta avcılığın ya da av seferinin sefer öncesinde ki önemine dikkat çekmekti. Konumuzdan da anlaşılacağı üzere av bir yiğitlik simgesi, ad alma töresi, orduyu dinç ve diri tutma silsilesidir.

KAYNAKÇA

Özbay Güven, Türklerde Spor Kültürü, Atatürk Kültür Merkezi Yayınları, Ankara 1999

Alev Özbil, “Üç Yabancının Kaleminden Avcı Mehmed ve Av”, ActaTurcica Çevrimiçi Tematik Türkoloji Dergisi, Yıl 1,Sayı 1, Ocak 2009

Mustafa Nuri Türkmen, “Osmanlıda Av Seferleri”, ActaTurcica Çevrimiçi Tematik Türkoloji Dergisi, Yıl 1, Sayı 1, Ocak 2009

Ali Küçükosmanoğlu, Zeynel Arslangündoğdu, “Türkiye’de Avcılığın Geleceği”, ActaTurcica Çevrimiçi Tematik Türkoloji Dergisi, Yıl 1, Sayı 1, Ocak 2009

Ahmet Caferoğlu, “Türklerde Av Kültü ve Müessesesi”, VII. Türk Tarih Kongresi, Ankara, 25-29 Eylül 1970,

Kongreye Sunulan Tebliğler, 1, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1972

Abdülkadir İnan, Tarihte ve Bugün Şamanizm, Türk Tarih Kurumu yayınları, 5. baskı, Ankara 2000

Fuzuli Bayat, “Sosyo-Ekonomik Bağlamlı Avdan Bozkır Eğlence Avlarına Geçiş”, ActaTurcica Çevrimiçi Tematik Türkoloji Dergisi, Yıl 1, Sayı 1, Ocak 2009

Yüksel Kaştan, Yücel Kaştan, “Antalya Yöresi Yörüklerinde Av”, ActaTurcica Çevrimiçi Tematik Türkoloji Dergisi, Yıl 1,Sayı 1, Ocak 2009

Emine Gürsoy Naskali, “Türk Kültüründe Av”,ActaTurcica Çevrimiçi Tematik Türkoloji Dergisi, Yıl 1,Sayı 1, Ocak 2009

Muharrem Kaya, “Dede Korkut Kitabı ve Manas Destanında Av”, ActaTurcica Çevrimiçi Tematik Türkoloji Dergisi, Yıl 1,Sayı 1, Ocak 2009

[1]Muharrem Kaya, “Dede Korkut Kitabı ve Manas Destanında Av”, ActaTurcica Çevrimiçi Tematik Türkoloji Dergisi, Yıl 1,Sayı 1, Ocak 2009, s.1

[2]Emine Gürsoy Naskali,“Türk Kültüründe Av”,ActaTurcica Çevrimiçi Tematik Türkoloji Dergisi, Yıl 1,Sayı 1, Ocak 2009, s.1-2

[3]Yüksel Kaştan, Yücel Kaştan, “Antalya Yöresi Yörüklerinde Av”, Acta Turcica Çevrimiçi Tematik Türkoloji Dergisi, Yıl 1,Sayı 1, Ocak 2009 s.1-2

[4]Fuzuli Bayat, “Sosyo-Ekonomik Bağlamlı Avdan Bozkır Eğlence Avlarına Geçiş”, Acta Turcica Çevrimiçi Tematik Türkoloji Dergisi, Yıl 1, Sayı 1, Ocak 2009s.5

[5]Abdülkadir İnan, Tarihte ve Bugün Şamanizm, Türk Tarih Kurumu yayınları, 5. baskı, Ankara 2000,

[6]Ahmet Caferoğlu, “Türklerde Av Kültü ve Müessesesi”, VII. Türk Tarih Kongresi, Ankara, 25-29 Eylül 1970,

Kongreye Sunulan Tebliğler, 1, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1972, s. 170.

[7] Muharrem kaya “a.g.m” s.3

[8] Muharrem kaya “a.g.m” s.4

[9]Fuzuli bayat a.g.m s.6

[10]Ali Küçükosmanoğlu, Zeynel Arslangündoğdu, “Türkiye’de Avcılığın Geleceği”, Acta Turcica Çevrimiçi Tematik Türkoloji Dergisi, Yıl 1, Sayı 1, Ocak 2009, s.1

[11] Ali Küçükosmanoğlu, Zeynel Arslandoğdu, “a.g.m”, s.2

[12]Mustafa Nuri Türkmen, “Osmanlıda Av Seferleri”, Acta Turcica Çevrimiçi Tematik Türkoloji Dergisi, Yıl 1, Sayı 1, Ocak 2009 s.1

[13]Alev Özbil, “Üç Yabancının Kaleminden Avcı Mehmed ve Av”, Acta Turcica Çevrimiçi Tematik Türkoloji Dergisi, Yıl 1,Sayı 1, Ocak 2009 s.2

[14]Özbay Güven, Türklerde Spor Kültürü,Atatürk Kültür Merkezi Yayınları, Ankara 1999, s. 153-154.

[15] Özbay Güven, a.g.e s.169

Murat Deniz - 21.12.2016

,

1214

Murat Deniz Hakkında

Murat Deniz

Dumlupınar Üniversitesi Tarih bölümünü bitirdikten sonra aynı üniversitede Tarih alanında yükseklisans eğitimine devam etmektedir.

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin