Bu Coğrafyanın İnsanları ve Tarihçileri Olarak Bu Coğrafyanın G

Bu Coğrafyanın İnsanları ve Tarihçileri Olarak Bu Coğrafyanın Geçmişini Dürüstçe Anlamay

Bu Coğrafyanın İnsanları ve Tarihçileri Olarak Bu Coğrafyanın Geçmişini Dürüstçe Anlamaya Çalışacağız

31.10.2017 - Bilal Can
Bu Coğrafyanın İnsanları ve Tarihçileri Olarak Bu Coğrafyanın Geçmişini Dürüstçe Anlamaya Çalışacağız

Prof. Dr. Ahmet Şimşek ile yeni yayınlanan Türk Tarihçileri ve Dünyada Tarihçilik adlı iki editöryal çalışma üzerine konuştuk.

Yakın zamanda Türk Tarihçileri ve Dünyada Tarihçilik adlı iki editöryal çalışmaya imza attınız. Önceki çalışmalarınız ise daha çok tarihin metodolojisine dairdi. Bu çalışmalar alanında uzman isimlerin belirli bir konu dâhilinde ortaya koyduğu çalışmalardan müteşekkil. Kitapların tematik çalışmalar olması hususunda evvela ilk kitap üzerine konuşmak isterim. Türk Tarihçileri adlı çalışma bir tür Türk tarihinin isim yapmış kişilerinin çetelesi gibi. Kitabı ortaya koyan asıl niyet nedir?

Evet. Öncelikle bu söyleşi girişimi için size teşekkür ederim. Malum Türkiye’de kitapla ilgili akademik tanıtım ve söyleşi çok az yapılır. Belki bu sebepten eleştiri kültürümüz de zayıftır. Eleştirinin olabilmesi için önce eleştiri nesnesinin görünür olması gerekir. Kitap tanıtımları da bu çerçevede önem arz etmektedir. Türk Tarihçileri adlı kitabın yazılmasına ilişkin fikir, pedagojik formasyon çerçevesinde yıllardır verdiğimiz Tarih Eğitimi dersinde ortaya çıktı. Bu dersi alanların tamamının ya tarih bölümü mezunu ya da tarih lisans okuyor olmalarına rağmen Türk tarihçilerinin tabiri caizse “babaları” hakkında doyurucu bir malumatı bir yana bırakınız, çoğunun bu öncü tarihçilerin isimlerini bile hiç duymamış olmaları söz konusuydu. Bu durum alanın “babalarına” ve eserlerine ilişkin genel bir ilgisizlik olduğunun göstergesi sayılabilir. Bundan mustarip biri olarak, tarih çalışanlarca Türk tarihçilerinin sadece isimlerinin bilinmesi değil, kısa akademik biyografileriyle birlikte nasıl yetiştikleri, nasıl bir tarihçilik anlayışına sahip oldukları, tarih alanına hangi ve nasıl katkı sağladıkları yanında eserlerindeki ifade ve yazım tarzını da örnekleyecek birer sayfa alıntının öğrenciler için fikir verebileceğini düşündük. Böylelikle tarih lisans öğrencilerinin Türkçe tarih literatürünü tanımaları ve öncülerin yaklaşım ve tecrübeleri çerçevesinde derinleşme fırsatı elde etmeleri, meşhur bir ifadeyle “devlerin omuzlarında yükselmek” için bir fırsat yaratma söz konusu olabilecektir.

Bir sosyoloji mezunu olduğum için ders döneminde bir dersimizin Türk Sosyologları olduğunu anımsıyorum. Bu dersin amaç ve içeriği sosyolojinin ülkemizde kimler tarafından yüklendiğini, tarihsel kesitler halinde kişiler üzerinden hareketle sunmaktaydı. Türk Tarihçileri de bu çabanın bir yansıtması olabilir mi? İlerleyen süreçte Türk Tarihçileri adlı bir dersi üniversitelerde okumak mümkün olabilir mi?

İtiraf etmeliyim ki hem Türk Sosyologları hem de Türk Felsefecileri kitaplarının görünürlüğü bu konuda bize de ilham verdi. Bir disiplinin önce kendisini ve oluşturduğu birikimi tanıması gerektiğini düşünüyorum. Türkiye’de genel anlamda en çok ihmal edilen konu da belki budur. Yani hepimiz belli sahalarda yıllardır yazıyoruz, araştırıyoruz, yayınlıyoruz, ama sahamıza bir kuş bakışı projeksiyonla bakarak eksik ve iyi yönlerimizi görmüyoruz. Yaptığımız işi iyileştirmenin yolu, onun süreçleri üzerine düşünmekten geçer. Türkiye’de tarihçilerin genelinin bunu yaptığını söylemek çok zor. Oysa biz bunun daha iyi nitelikte eserlerin ortaya çıkması için şart olduğuna inanıyoruz. Bu bağlamda Türkiye’de tarih alanında metodoloji, en çok ihmal edilmiş alanlardan biri. Metodoloji üzerine eserlerimizin azlığı zaten konuya ilişkin düşünüşlerimizin ne kadar zayıf olduğunu gösteriyor, bize. Bütün çabamız bunu gidermeye yönelik, tabi. Geniş bir yelpazeden akademik çevrelerle editöryal çalışmalar yapmamızın altında bu var. Türkiye’de konuyla ilgili insanları bir araya getirmek, katkıları ölçüsünde birlikte literatürü zenginleştirmek. Türk Tarihçileri kitabı da öyle, Dünyada Tarihçilik kitabı da öyle... Türkiye’de tarihçilik kültürü diyebileceğimiz bir kültürün oluşmasına katkı sağlaması bakımından bir adım, bizimkisi. Başka adımların da atılarak Türkçe literatürümüzün zenginleştirilmesini son derece önemsiyoruz. Türk Tarihçileri üzerine yeni bir lisans ya da lisansüstü ders mi? Neden olmasın? Bunu tarih bölümlerindeki öğretim üyesi arkadaşlarımızdan bekliyoruz, zaten. Hatta yeni çıkan Dünya’da Tarihçilik kitabımızı konu edebilecekleri Dünya’da Tarihçilik ve Tarihçiler gibi isimli dersini ilk dönem, Türkiye’de Tarihçilik ve Tarihçiler dersini de sonraki dönem açarak, lisans/lisansüstü öğrencilerinin tarihçilik kültürlerinin oluşmasına zemin sağlayabilirler. Bunun lisans öğrencilerinin Türk tarihçiliğinin öncülerini, yaşadıkları dönem içindeki akademik faaliyetlerini, katkılarını görmelerine imkân tanıyacağına inanıyorum.

Türk Tarihçileri adlı eseri incelediğimizde eserin 4 ana bölüm ve 16 alt bölümden müteşekkil olduğunu görüyoruz. İlk yazı “Klasik Dönem Osmanlı Tarihçiliği: Naima ve Kâtip Çelebi” yazısıyla başlıyor. Türk Tarihçiliğinin arkeolojisi yapıldığında başlangıç nasıl olmuştur? Tarih yazıcılığımızın başlangıcı nereye kadar uzanmaktadır?

Türk Tarihçileri adlı çalışmada planlama yaparken sadece modern dönemleri değil de Türk tarihçiliğinin yüzyıllardır oluşturduğu geleneği de dikkate almaya gayret ettik. Bu çerçevede Türk tarihçiliğinin vakayinamelerle başlayan serüveninin de konu edildiği bir başlangıcı önemsedik. Bu dönem her ne kadar Selçukluya kadar uzansa da en olgun eserler Osmanlı klasik döneminde ortaya çıkmıştı. Ertaş Hoca da güzel özetledi. Naima’yı ilk resmi vakanüvis, Katip Çelebi’yi de modernleşme çabalarının daha pek görülmediği bir dönemde yazdıkları ve yaklaşımlarıyla şaşırtan biri olduğu için aldık. Şimdi bakınca iyi ki bu ikisini almışız diyebiliyorum. Modernleşme sürecinde bir gelenekle yeni tarihçilik arasında geçişi simgeleyen Ahmet Cevdet Paşa, modern tarihyazımı izlerini daha çok ördüğümüz Ahmet Refik gibi isimlerle devam ettik. Tabi ki Türkiye’de modern tarihçiliğin metodolojisi üzerine yazdığı makaleler ve kitaplarıyla öncü olan Mehmet Fuat Köprülü.. Sonrası modern tarihçilik kürsü ve çalışma alanı öncüleri (aslında pirleri demek daha uygun) şeklinde yer aldı. Türk tarihçiliğinin çok eski bir geleneğe sahip olmasına karşın bundan habersiz biçimde tarihçi yetiştirilmesini anlamak mümkün değil.

Tarih yazıcılığında iki ayrım var: resmi ve gayri resmi tarih. Bu ikisi arasındaki farkı nasıl okuyabiliriz? Çünkü “ tarih kazananlar tarafından yazılır” diye bir özdeyiş var? Bunun akabinde “yalan yazan tarih utansın” gibi yerleşik bir ifade de mevcut. İki durum ele alındığında tarihin en doğru halini nasıl okuyabiliriz?

Resmi tarihten (offical history), genelde devletin ders kitapları aracılığıyla toplumda görünür kılmaya çalıştığı tarih anlaşılıyor. Bu uzun zamandır tartışma konusu, Türkiye’de. Resmi tarih var mıdır? Sınırları nerede başlar ve biter? Bunun dışında bir tarih mümkün müdür? Sorular her zaman soruldu, sorulmaya da devam edecek gibi. Sizin de dediğiniz gibi elbette tarih, kazananların yazdığı bir olgu. Kazanan.. Yani iktidarın belirlediği bir içeriğe ve söyleme sahip. Ders kitaplarını düşününce bu durum çok daha belirgin.. Çünkü burada etki doğrudan. Türkiye’de resmi tarih tartışmaları, 1932’de Birinci Türk Tarih Kongresinde kabul edilen Türk Tarih Teziyle ilgili olarak daha çok tartışılıyor. Konuya ilişkin yapılan incelemeler elbette II. Abdülhamit’in de ders kitapları üzerinden bir “makbul vatandaş” yetişmesi gayretiyle davrandığını gösteriyor. Bu bağlamda tarih ve vatandaşlık ders kitaplarını bir dönem belirlemesi, bir dönem de (1900-1908) Tarihi Umumi derslerini yasaklaması yerine Din Dersleri koydurması konusuyla da resmi tarih tartışmalarını başlatılır. II. Meşruiyet döneminde, kaçınılmaz bir ulus devlet oluşum sürecine girilmesiyle çok daha belirginleştiği gözlemlenir. Ancak dediğim gibi asıl tartışmalar Erken Cumhuriyet Dönemindeki Türk Tarih Tezi ile başlar. İslamcısından, Türkçüsüne, sosyalistine kadar Türk Tarih Tezini eleştirmeyen kesim kalmamıştır. Bunda var olan Osmanlı tarih geleneğinin dışında bir ulusal kök ve akış bulma çabalarının çok etkili olduğu açıktır. Bugünün dünyasından o günün dünyasının şart ve koşullarını, zihniyetini anlamaya çalışan biri olarak bana sorarsanız, Türk Tarih Tezi, zamanın ruhu açısından bütünüyle yanlış bir girişim sayılmaz. Ancak tüm medeniyetlerin kaynağı olarak Türkleri işaret etmesi gibi fazlaca gerçekçi olmayan özellikler içerir. Yoksa öjenik ve kanonik olması zamanın ruhuyla çok örtüşür. Tabi bugün çok saçma buluruz bazı iddialarını. Ama bunun zamanın Türk devletinin politik bir manevrası olarak okumak olanları anlamamızı kolaylaştırır.

İlber Ortaylı Hoca yıllar önce Türkiye’de resmi bir tarihin olmadığını, en azından bunun bir Sovyet veya Bulgaristan örneklerinde olduğu gibi devlet politikası şeklinde gelişmediğini söylemişti. Tabi İlber Hoca’nın bu konuda tespiti yerli yerindedir. Ancak 1930’lu yılların bahsettiğim konjonktürel gereklerden kaynaklanan sebeplerle ortaya çıkan Türk Tarih Tezinin akademideki etkisinin bugün bile konuşuluyor olması elbette şaşırtıcıdır. Bu durum açıkçası geçen onca yıla rağmen Türkiye’deki bazı tarihçi profillerinin ideolojik durumunu da ortaya koyar gibidir. Türkiye tarihçiliğinin modernleşme sürecinde, değişen zamanın ruhu ve iktidar tasarruflarıyla etkilenen durumunu bizim çok daha detaylı ortaya koyan daha çok inceleme yapmamız gerekiyor. Türk Tarihçiliğini daha kısa dönemlerde daha titiz ve detaylı analizlere tabi tutan araştırmalara daha çok ihtiyacımız var görünüyor. Örneğin 1945-1990 arasında tüm dünyada etkili olan soğuk savaş süreci, tarihçiliğimizi nasıl etkilemiştir? Bunun bir muhasebesi son derece önemli. Bunu “geçmişle hesaplaşmak” gibi politik bir iddia için değil, kendimizi (Türkiye tarihçiliğini) daha iyi tanımak için yapmalıyız.

Örneğin modern zamanlarda yaşamış ya da yaşayan ve neredeyse bütünüyle Osmanlı kronik dilinden beslenen Türk tarihçilerinin bu durumu bir özgünlük müdür yoksa eksiklik midir? Anlatı kurma bağlamında devlet merkezli söylemlerin yoğunluğu hani dönemlerde artmakta ve azalmaktadır? Bunlar ne anlama gelmektedir? Bu ve daha onlarca soruyla sanırım bu konuları daha ciddi analiz etmemiz gerekiyor.

Diğer yandan devletin özellikle okullarda okuttuğu tarih ve inkılap tarihi derslerindeki kitapların sınırlılıklarının Türkiye’de kendini muhafazakâr, mütedeyyin, hatta milliyetçi olarak nitelendiren kesimlerinde tarihe yönelik büyük bir güvensizliği beraberinde getirdiği görüldü. Bu süreçte “yalan yazan tarih utansın” gibi bazı neşriyatlar yayınlandı. Bunların iddiası, devletin resmi tarihinin dışında “gerçek tarih”i anlatmaktı. Bu durum çok masum görünmesine karşın aslında değildi. Alternatif olarak sunulan bu yeni tarih/ler zaman içinde aslında karşı ya da öteki yeni resmi tarihleri ortaya çıkardı. Burada en baştaki tespite dönüyoruz: “Tarih, kazananlar tarafından yazılır.” Bu yeni kazanan olarak zaman içinde ortaya çıkan yeni iktidarları da kapsar. Tarih her dönemde yeniden yazılır. Dönemde hangi iktidar varsa onun doğrudan ya da dolaylı etkisiyle yazılır. Bu illaki Türk Tarih Tezi şeklinde formal bir anlamda gerçekleşmez. Pekala yaşanan zamanın getirdikleri ile iktidarının kesişme noktasında oluşan zihniyetle olur. Bu bağlamda resmi tarihin dışında yeni arayışlar mutlaka olacaktır, ama bunları birebir alternatif biçimde görmemiz yeni resmi tarihleri beraberinde getirecektir. Peki.. Bu durumda “gerçek” tarihi hiçbir zaman öğrenemeyecek miyiz? Elbette ki öğrenmeye çalışacağız. Bunu farklı kesimlerin iyi kalemlerinin yazdıklarını mukayese ederek, kaynak kullanma biçimlerini gözden geçirerek yapacağız. Kabul etmek gerekir ki bu meşakkatli bir iş. Ama unutmayalım ki “gerçek” arayışımıza tamamen uygun (buna objektif de denilebilir) bir tarih okuması için ne ben ne de başkası eksiksiz bir liste sunabilir. Malum olduğu üzere her bir liste aslında o listeyi hazırlayanın dünya görüşü, bilgisi, görgüsü, algısı çerçevesinde biçimlenir. Bu durumda kaynakları olabildiğince mukayeseli ve çok perspektifli okumalar yapma dışında daha iyi bir yolumuz görünmemektedir.

Editörlüğünü yaptığınız Türk Tarihçileri adlı eserde Naima’nın tarihçiler hakkındaki ifadelerini “doğru sözlü olmalı, gerçek olmayan bilgilere ve uydurma hikâyelere yer verilmemeli; bir meselenin aslını bilmiyorsa mutlaka bilenlere sorup öğrenmelidir. Halkın dilinde dolaşan uydurma sözlere değil, olayları gerçeğine uygun bir şekilde kaydetmiş kişilere iltifat etmeli, belgelendirilebilecek sözlere güvenmelidir” şeklinde özetlemiştir. Modern tarih yazımı konusunda Naima’nın bu ifadelerin yansıması nasıldır? Bu günün tarih yazımı nasıl yapılıyor?

Naima’nın bu sözleri de daha sonrasında Şanizade Ataullah ya da Ahmet Cevdet Paşa gibi birçok Osmanlı tarihçisinde bu sözleri bulabiliriz. Hatta bu sözler Ranke’den çok daha erken dönemde dile getirilmiştir. Ancak bir fark yaratmıştır Ranke. O da söylediği “gerçek nasılsa öyle” mottosunu ortaya koyduğu kaynak seçme ve filolojik inceleme gibi metodolojik çalışma biçimiyle olduğu kadar, Alman tarihsel birliğine katkı için kurulmuş Berlin Üniversitesi gibi kurumda tarih bölümünü kurmasıyla, yani tarihçiliği bir meslek olarak kurumsallaştırmasıyla yapmıştır. Bugün yazılan tarihi tanımlamak için tek bir form belirlemek çok zor görünmektedir. Bugün “gerçeklik” iddiası akademik anlamada hala sıcaklığını korumaktadır. Ancak halkı daha fazla etkileyen olarak Popüler Tarih ürünleri, bunun dışında tam da post-Truth çağına uygun “büyük hikâyeler” anlatmaya çalışmaktadır.

Dünyada Tarihçilik adlı çalışmaya değinmek istiyorum biraz da. Dünyada Tarihçilik adlı çalışma 19 Bölüm halinde yazılmış, farklı ve alanında yetkin akademisyenler tarafından kaleme alınmış makalelerden müteşekkil bir eser. Türk Tarihçileri eserinden sonra Dünyada Tarihçilik adlı çalışma alanda gördüğünüz hangi eksiklikten yola çıkılarak başlandı? Kitabın hikâyesini ve amacını bize anlatır mısınız?

Evet. Konuya ilişkin birkaç çeviri çalışma vardı. Marnie Hughes Warrington’un En Önemli 50 Tarihçi’si ve Véronique Sales’in Tarihçiler adlı çalışmaları buna örnektir. Biz bir grup gönüllü akademisyenle kişisel imkânlarımız/ilişkilerimiz çerçevesinde her yıl bir üniversitenin ev sahipliğinde Türkiye’de Tarihyazımı Çalıştaylarını düzenliyoruz. Her bir çalıştayı belli bir temada yapıyoruz. Konuyla ilgili, en iyileri davet ederek müzakere ediyoruz. Bu çerçevede tarihyazımı ve metodolojisi alanlarında Türkiye’de telif eserlerin eksikliğini gidermek üzere oradaki katılımcıların ağırlığını oluşturduğu editöryal kitaplar çalışıyoruz. Aslında önceki Tarih için Metodoloji gibi Dünyada Tarihçilik, Türk Tarihçileri ve bu ara çıkacak olan Yaşayan Türk Tarihçileri kitapları da böylelikle ortaya çıktı. Ortak bir akıl ve oluşan ortak kanaate göre bu çalışmaların yapılması kararlaştırıldı. Özellikle Prof. Dr. Yunus Koç hocamın bu alanda telif eser eksikliği vurgusu her zaman yol gösterici oldu. Dünyadaki Tarihçilik kitabının başlangıcını ateşleyen ise okumalarına ve eleştirilerine her zaman kıymet verdiğim hocam Prof. Dr. Ahmet Nezihi Turan’ın Véronique Sales’in Tarihçiler’ine atıfla, bundan daha özgün bir çalışma yapabileceğimize yönelik teşvik edici sözleri oldu. Bilvesile teşekkür ederim.

Sosyal Bilimler konusunda genel eksen Batı eksenindeki tartışmalar doğrultusunda yürümektedir. Batı’nın “ana merkez” olarak kendini görmesi, Doğu toplumlarının ise bu eksen etrafında dönmesi sorunsalı birçok çıkmaza yol açmaktadır. Tarih noktasından baktığımızda ulusların kendi tarihini yazarken sadece kendine odaklanması, çoklu bakıştan habersiz olması ne gibi sorunlara yol açmaktadır? Tarihçi, kendi coğrafyasının tarihini yazarken nelere dikkat etmeli?

Sosyal ve insani bilimlerde olduğu gibi tarih alanında da Batı-merkezcilik (Avrupamerkezcilik) her zaman büyük bir sorun. Bu konuda hasbelkader birkaç makale çalışması yapmış biri olarak tarihsel yaklaşımlarımız, tarih çalışmalarımız ve sonrasında ortaya çıkan eserleri bu bağlamda değerlendirirken mecburi bir dengeden hareketle soruna yaklaşmamız gerektiğini düşünüyorum. Bu mecburi denge, elbette ki modern bilimlerin Batı-merkezli oluşup-gelişmesiyle çok yakından ilişkili. Batılı bir kafa ile oluşturulmuş yaklaşımlarla Batılı-merkezli müdahalelerin farkında olarak, onları bir anlamda deşifre ederek tarih yazmak elbette ki hiç de kolay değil. Diğer yandan sizin de dediğiniz gibi “ulusların kendi tarihini yazarken sadece kendine odaklanması, çoklu bakıştan habersiz olması” da başka büyük sorunlara yol açmakta. Bu sorunların başında ise “sui generis” bir yaklaşımla “biz bize benzeriz” mottosunu destekleyecek bir tarihçiliğin ortaya çıkmasıdır. Bu, orta ve uzun vadede biz-merkezli (etnocentric) başka bir soruna yol açacaktır. Biz-merkezli yaklaşım “biz”i tanımlamak için kullandığı diğer tüm unsurları “öteki” ilan edecek, böylelikle biz”in dışında kalan dünya ile sürekli kavgalı bir tarihçilik ortaya çıkacaktır. Bu durum her şeyden evvel tarihin “gerçekten ne olduysa öyle” hedefine baştan rezerv koymaktadır. Bu bağlamda “Türk tarihini ancak Türkler doğru yazar” ya da “yabancıların” yazdıkları tarih güvenilmezdir yaklaşımları akla ve tarihçiliğe uygun olmamasına rağmen söylemlerde yer bulabilir.

Tarihçi kendi coğrafyasının tarihini yazarken elbette ontolojik olarak bu coğrafyanın bir insanı olduğunun farkında olarak davranacaktır. Bu durum yapılan işi fazlaca zorlaştıracaktır. Modernistler bu sorunun ancak “objektif” bir tavırla aşılabileceğini söylerler. Bilim ve tarih alanında objektivizm, son yüzyılda çokça tartışıldı ve eleştirildi, “derin yaralar” aldı. Keşke tarih çalışmalarında gerçek bir objektivizmden bahsedebilseydik. Bunun yerine ne konulabilirdi? Benim teklifim “tarihçinin vicdanı”. Yani, tarihçinin hakkaniyet ölçüsünde davranması. Bir konu üzerine araştırır ve yazarken rastladığı tüm kaynakları metodolojik bir okuma ve çözümleme ile görmesi, aşırı yorumdan ve biz-merkezlilikten kaçınarak “gerçekte olanı” anlamaya çalışmasıdır. Bulgularını olabildiğince önceki literatür ve başka görüşlerle mukayese ederek anlamlandırmaya çalışmasıdır. “Geçmişle kavga etmek” için de “geçmişi kusursuz sayarak yüceltmek (idealize etmek)” için de yapılan tarihçiliğinin baştan sorunlu olduğunu sanırım burada bir kez daha belirtmekte yarar var. Bu coğrafyanın insanları ve tarihçileri olarak bu coğrafyanın geçmişini, dürüstçe anlamaya çalışacağız.

Dünü bilip bunun anlatılması bu günün insanı için neden önemlidir?

Bunun farklı anlamları vardır. “Tarih ne için yazılır?” sorusuyla başlayan tartışmanın farklı cevapları vardır. Elbette ki tarihçi geçmişle ilgilenen ancak bugünde yaşayan biri. Bugünün değer yargıları, alışkanlıkları, zihniyeti, şahsi beklentileri vs. bu araştırma ve yazma sürecinin belirleyicileri. Bu bağlamda tarihçinin bu sorunun farkında olarak geçmişle ilgilenmesi beklenir.

Ulus devletler çağında tarihle ilgilenmek elbette ki bizdeki yaygın mottoyla “geçmişten ders alarak aynı hataları yapmamak” şeklinde ifade edilmiştir. Bundan kasıt ulus devletin yetiştirmek istediği “makbul vatandaş”ın farkındalığını sağlamaktır.

Yıllar evvelinde Ahmet İnam hoca “Tarih Geleceğe Yazılır” adlı bir deneme yayınlamıştı. Hoca, tüm bu beklentiler ve literatürdeki yönelimlerin de etkisiyle tarihin geçmişle ilgilenmek olduğunu, ama bunu aslında geleceğimizi inşa etmek için yaptığımızı bildiriyordu. Bu toplumsal beklentiye de uygun düşen bir yorum tabi. Bütün bunları reddedemeyiz. Ancak tarihin yaşadığımız zamanı, şimdiyi anlamamızı, geçmişten geleceğe doğru büyük akış (bu da böyle midir bilinmez ama) içinde kendimizi, yaşantımızı konumlandırmamıza katkı sağlayacağını düşünüyorum. Bunun bir öncelik teşkil etmesini diliyorum. Çünkü ancak böylelikle tarihin kişisel veya bireysel bir anlamı olabiliyor. Diğer türlü bireyle ilgisi olamayan büyük anlatılardan mürekkep bir tarih sürer gider..

Tarih bölümüyle ilgilenen ve tarih bölümü okuyan öğrenciler için ne tavsiye edersiniz?

Öncelikle tarih kavramı ve düşüncesi üzerine zihinlerini zenginleştirmek için literatürde yer alan kitap ve makaleleri okumalarını. Sonrasında mutlaka bir tarihyazımının hem dünyada hem de ülkemizde serüvenini anlamak için okuma yapmalarını. Kuramsal bakımdan birikimlerini arttırmalarını.. Tarih metodolojisi alanında bir yetkinlik kazanıncaya kadar okumaya devam etmelerini. Erken sınıflardan itibaren basit tarihçilik araştırmalarına başlamalarını. Aile ve yerel tarih çalışmaları bu iş için çok iyi fırsatlar sağlayabilir. Bu tarz küçük proje konularını çalışmak, adayı tarihçiliğe daha fazla yakınlaştıracaktır. Mutlaka yabancı dil öğrenmelerini ama önce kendi ana dillerinde iyi bir yazma becerisi kazanmak için çalışmalarını. Son olarak da bol roman okumalarını ve sinema filmi izlemelerini. Edebiyat ve sinema tarihçinin tahayyül dünyasını doğrudan destekleyen iki değerli alan.

Teşekkür ederim.

Bilal Can - 31.10.2017

,

1755

Bilal Can Hakkında

Bilal Can

Dumlupınar Üniversitesi Sosyoloji lisansını tamamladıktan sonra yüksek lisansını da aynı üniversitede "Mustafa Kutlu Öykücülüğünce Mekân: Bir Edebiyat Sosyolojisi" teziyle tamamladı. Sosyolojik çalışmaları mekân, kent, şehir ve edebiyat sosyolojisi üzerine yoğunlaşmıştır. Şiirleri, denemeleri, kitap değerlendirmeleri ve eleştirileri bir çok dergide yer aldı. Kitaphaber.com.tr sitesinin kurucuları arasında yer alıyor ve 2012 yılından beri Kitaphaber.com.tr nin editörlüğünü, 2015'ten itibaren genel yayın yönetmenliğini yapıyor. 

twitter: @bilalcan1

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin