Buhranlarımız ve Son Eserleri - Said Halim Paşa

Buhranlarımız ve Son Eserleri - Said Halim Paşa

Buhranlarımız ve Son Eserleri - Said Halim Paşa

05.07.2011 - Misafir Köşesi
Buhranlarımız ve Son Eserleri - Said Halim Paşa

Selami Ay, Kitaphaber için kaleme aldı.

Yazarın hayatı ve eserleri hakkında Giriş bölümünde bilgi verilmiştir. Bu ciltte, merhumun sekiz eseri ile hâtıralarından elde bulunan bir bölümü ve Mütâreke devrinde ‘harp suçlusu’ olarak muhakeme olunurken, sorulara verdiği cevapların kendisi tarafından yapılmış bir hülâsasını bir araya getirdik.”(M. Ertuğrul Düzdağ)

Birinci Kitap: Meşrûtiyyet (1911)

1876 Anayasası olarak da bilinen “Kanûn-i Esâsî”nin Batıdan kopya edilen bir anayasa olduğunu, Batının sosyal ve siyasi yapısı ile Osmanlı İmparatorluğunun sosyal ve siyasi yapısının birbirine zıtlık teşkil ettiğini, bu nedenle Batı’da işleyen bir anayasanın Osmanlı’da işlemesinin olanaksızlığına dikkat çeken yazar, mutlakiyet idaresi memurlarının, aralarında gizlice anlaşıp tertip ettikleri bir tedbir olan ve bununla hükümdârın istibdâdını azaltmak, onun hüküm ve nüfuzuna karşı dengeyi sağlayacak bir kuvvet meydana çıkarmak için 1876 Anayasasını hazırladıklarını ifade etmektedir. Bu anayasa hazırlanırken düşülen en bariz hatâyı ise merhum yazar şöyle ifade ediyor: “Biz, memleketimizin mesut olması için, Avrupa kanunlarını tercüme edip almanın kâfi geleceğini zannettik. Ve bu kanunların bizde kabul ve tatbik olunabilmesi için, onlarda yapılacak birkaç değişikliğin yeteceğini hayal ettik”(s.57). İslam toplumundaki istibdat ile batı toplumundaki istibdadın karşılaştırılmasını ve “demokrasi” kavramının tanımını da yine bu kitapta görmekteyiz. Sultan Abdülhamit’in tahta çıkışında ve tahttan indirilişinde olduğu gibi, hükûmet idaresinin “İttihad ve Terakkî’nin tecrübesiz ellerine” düşmesinde de, o dönemdeki devlet adamlarının ve öteki ileri gelenlerin acz ü meskenetlerinden ileri geldiği belirtilip önemli bir tespit olarak sunulmaktadır.

İkinci Kitap: Taklitçiliğimiz –Mukallidliklerimiz-(1911)

İkinci kitaba merhum yazar, bir diktatörün zorla tahtından indirilmesiyle halkın hürriyetine kavuşamayacağına, asıl lazım olan şeyin istibdadın tekrar geri gelmemesi için çalışılması gerektiğine vurgu yaparak başlamakta ve Hürriyet, insanoğlunun hakikati arama ve adâleti gerçekleştirme yolundaki çalışmalarının bir meyvesidir. Bir milletin sahip bulunduğu hürriyetin derecesi, mânevî ve fikrî ilerleme yolunda sarf edeceği gayretlerle yükselir”(s.75) demektedir. Dönemin yönetici vasfında bulunan şahısların hayatın gerçeklerinden bihaber tam bir hayal âlemi içinde olduklarını söyleyen yazar, başka bir milleti taklit etmek çok güç ve tehlikelidir derken bunu her milletin kendine has fikirleri ve hisleri olduğunu söyleyerek delillendirir. Ona göre Şark dünyası ile Garp dünyası birbirinden o kadar farlı ki gayet basit gözüken kelimelerin bile bazen aynı mânayı taşımadıkları görülmektedir(“eşitlik” ve “hürriyet” kavramları örnek olarak verilmiştir) “Şark’ı Garp’tan ayıran en bariz fark, Avrupa’nın putperestlikten Hıristiyanlığa geçmesine rağmen, ruhbanlık ve asillik imtiyazlarının baskısı altında yaşamasıdır…” “Şark ise İslamiyet ile şeref bulduktan sonra, ne ruhban sınıfını, ne asilzadeleri ve ne de başka bir keyfi imtiyazı tanımamıştır”(s.77). Anayasayı hayatın gerçeklerinin değiştireceğini savunan yazar Batı’nın çok partili sistem ile Osmanlı İmparatorluğunun çok partili sistemden anladıklarının aynı şey olmadığını, meclisteki çekişmelerin de aslında samimi ve faydalı hale getirilemediğinin altını çizmektedir. Merhum yazar bu kitapta da “Osmanlı Demokrasisi” başlığı altında, Batı demokrasisinin kazanıldığını, Osmanlı’da ise demokrasinin ithal olduğunu bu nedenle değişimin bir anda olmasını isteyen yöneticilerin içinde bulundukları yanlışlıklara değinmiştir.

Üçüncü kitap: Fikir Buhranımız –Buhrân-ı Fikrîmiz-(1917)

Memleketin içinde bulunduğu hâlden kurtulup ilerlemesi ve yükselmesi için Batı medeniyetine duyulan ihtiyaç yeni bir aydın sınıfının teşekkül etmesine sebebiyet vermiştir diyen merhum yazar, bu aydın sınıfın, Batı medeniyetinin tesiri altında şahsiyetini kaybetmiş ve aşırı derecede Batı hayranlığına müptelâ olduğunu belirtmektedir. Kendi memleketini tanımayacak kadar kör bir taassupla Batı’dakinin aksine sürekli yıkan bir aydın sınıftır bu. Tam bu noktada merhum yazar çok önemli ve yerinde bir tespitte daha bulunur. “Batı hayranlarının hâli, hastalıklardan korunmak ve tam bir sıhhate sahip olmak arzûsu ile tıp kitapları okuyan kimselere benzer”(s.96). Kendini bilmeyen ve yabancıdan daha çok yabancı olan aydın sınıfının Batı’ya hayranlığı o seviyeye gelmiştir ki artık Batılılardan öğrendikleri şeylerin bile çoğunu asıl manalarından bambaşka bir şekilde anlıyor ve tefsir ediyorlar. Ve bu “yabancıdan çok yabancı” oluş onları gittikçe çevrelerinden soyutluyor ve sonunda içinde bulundukları muhitin köklerini kavramaktan aciz kalıyorlar. Söz konusu fikir olunca edebiyat ve fikir hayatına da değinmeden geçmeyen yazar bu konuda da şunları söylemektedir: “Edebiyatımızın ortaya koyduğu eserler ruhumuzun değil, birtakım yabancı fikirlerin neticesidir. Kaçak olarak yurdumuza sokulmuş fikir ve hislerden meydana gelmiş sun’î bileşimlerdir”(s.99). Batı hayranlığının memlekette fikir hayatının yayılmasına hizmet edeceği yerde, bugün gelinen noktada nerdeyse “memleketimizde bir fikir hayatı yoktur” konumuna gelinmiştir. “Bugünkü gerilimiz, varmak istediğimiz hedefin ne olduğunu bilemeyişimizin neticesidir” diyen yazar, yeniye körü körüne hayranlığın doğurduğu sonucu ise “görülüyor ki, büyük hatalar, büyük hakikatler kadar sadedir” diye ifade eder (s.102). Bu kitapta ayrıca Milliyet ve Medeniyet kavramlarına da değinen yazar ikisinin temelde aynı olduğunu söyler.

Dördüncü kitap: Cemiyet Buhranımız -Buhrân-ı İctimâ’îmiz-(1916)

Osmanlı’nın içinde bulunduğu cemiyet buhranına değinilen kitapta ilk olarak bu buhranın sebeplerinden biri olan “dış tesirler” konusu derinliğine işlenmiş, aydınların yabancılaşmasının temelinde Frenkleşme fikrinin yattığı ifade edilmiştir. Aydınların yabancılaşması ya da Frenkleşmesiyle birlikte, halk ve aydın arasında karşılıklı bir kopmanın yaşandığı, bu kopmanın neticesinde de halkın ahlaki yapısının bozukluğa meylettiği ve takip eden süreçte aile ve toplumun bozulmasına kaynaklık ettiği vurgulanmaktadır. Merhum yazara göre Osmanlı cemiyetinin o günkü çöküş nedenleri iki sebepten kaynaklanmaktadır; “Biri, sosyal müesseselerinin özel yapısı, diğeri de memleketin ıslâhı meselesinde düşülen temel hatalardır”(s.113). Cemiyet söz konusu olunca sosyal meselelere değinen merhum, ‘din’in sosyal yapı içerisindeki yadsınamaz etkisini şöyle izah etmektedir: “Gaye birliğini temin edecek olan müşterek ahlak ve inancı, dinî hasletlerin doğurduğunu, bu sebeple dine hürmet ve bağlılık göstererek, hükümlerini yerine getirmenin de en mühim sosyal vazifelerimizden olduğunu bilmeliyiz”(s.117). Osmanlı’yı ancak dinin kurtarabileceği vurgulanmış bununla birlikte “maddecilik” ve “maddiyat”ın Osmanlı toplumuna nasıl tevarüs ettiğini, kurtuluşu bunlarda arayanların suçlanması gerektiği yerde ‘din’in suçlu olduğu kanısına varılmasını bir ayıp olarak nitelemiştir. “Eşitlik” kavramının garp ve şark memleketlerindeki anlam alanlarına değinip, sosyal şartların önemine binaen toplumda bilginin değil ahlâkın eksik olduğu, bu eksikliğin giderilmesi için de herkesin önce kendi üzerine düşen sorumluluğu bilmesi ve buna uygun hareket etmesi sonra da kendini düzeltme çabası içinde olması gerektiği ifade edilmiştir. Çünkü “insana yol gösteren bilgi değil, ahlâktır”(s.125). Hürriyet bahsine geniş yer veren merhum yazar, içtimaî ve siyasi hürriyetler arasındaki farka dikkat çekmiş, içtimaî hürriyetlerin, insanları daima birbirine bağladığını, siyasi hürriyetlerin ise birbirinden uzaklaştırdığını ifade etmiştir. Kadın hürriyetini, eşitlik ve eşitsizlik bağlamında ele alıp, bunların işe ve muhite göre farklılık gösterebileceğini ancak feministlerin bunu göz ardı ederek içtimaî çöküntünün temel sebeplerinden biri olduklarına değinmiştir. Kitap, sosyal bozuklukların polis zoru ile aşılamayacağının tecrübelerle sabit olduğu söylenerek bitirilmiştir.

Beşinci kitap: Taassup -Ta’assub-(1910)

Beşinci kitap, barbarlık dönemini yaşayan Batı’ya, Doğu’nun hiç sakınmadan ilmini cömertçe vermesi sonucunda Batı’nın bu iyiliğe iyilikle karşılık vermesi beklenirken, tam aksinin gerçekleştiği tespitiyle başlar. Batı medeniyetinin barbarlık üzerine yükseldiği ifade edildikten sonra, Müslüman Doğu’nun gerilemesinin temelinde de Batı’nın kin ve düşmanlığının bir göstergesi olan savaşlar olduğu, Doğu’nun bu savaşlara karşı koymak adına her şeyden vazgeçmek zorunda kaldığı, bunun sonucunda ise müslüman halkın mutlak itaat gösterdiği hükümdarların keyfi davranmalarının yattığı belirtilmektedir. Doğu ile Batı’nın birbirini nasıl tanıdığına da değinen merhum yazar, Batı’nın “maddeci” düşüncesinin neticesinde “sömürgecilik” fikrinin geliştiğini ve artık; “Doğu, ‘Haç’ adına değil ‘Medeniyet’ ve ‘İnsanlık’ adına tecavüze uğruyor” demektedir(s.144). İlerlemenin mutlak inançsızlık gerektireceği fikrinin yanlışlığı ile birlikte “gerçek din”in ilerlemeye hiçbir engel teşkil etmeyeceği aksine ilerlemenin ancak “din” ile birlikte olabileceği vurgulanmaktadır. Batı’lıların artık hristiyanlığı terk ettiği ve yeni bir dine inandıkları, İslam ile Hıristiyanlığın asla birbirine benzetilemeyeceğine de vurgu yapan merhum yazar, “din” kavramının yanlış anlamlandırıldığı bir dönemde “din nedir?” sorusuna cevap verip, geri kalmışlığın sebebinin din olmadığını, asıl sebebin dine uymanın değil, uymamanın olduğunu söylemektedir. Batı’lıların gerçek düşmanlığının sebebi şöyle açıklanmaktadır: “İftira etmediğimizden emin olarak iddia edebiliriz ki: Haçlıların bunca zahmetlerini boşa çıkarmış, Hıristiyanlığın yayılmasına ve Avrupa’nın mahut medenileşme(!) siyasetine daim set çekmiş olan ‘İslâmî şahsiyet’i ortadan kaldıramamış olmaktan doğan derin öfkesi ve nefreti, Batı’nın Doğu’ya olan düşmanlığının gerçek sebebidir”(s.153). Batı’nın Doğu’yu yanlış tanımasının önemli nedenlerinden birinin de Doğu’nun kendini iyi tanıtamaması olduğu özeleştirisiyle kitap bitirilir.

Altıncı kitap: İslâm Dünyası Neden Geri Kaldı –İnhitât-ı İslâm Hakkında Bir Tecrübe-i Kalemiyye-(1918)

Müslüman milletlerin düştüğü geriliğin mahiyeti ve sebeplerinin tam olarak anlaşılmadığının göstergesi olarak merhum yazar şunu ifade eder: “İslâm dünyasındaki geriliği, ancak müslüman milletler yabancı boyunduruğu altına girdikten sonra bütün gerçekliği ve önemi ile meydana çıkmıştır”(s.157). İslâm âlemindeki bu hazin durumu gören Batı’lılar geri kalmışlığın nedenini de kendilerince şöyle izah etmişlerdir: “Müslümanların geriliği, İslâm şeriatının esasındaki noksanlıktan ileri gelmektedir”(s.158). Bu izahattan da anlaşıldığı gibi Batı’lılar meseleyi bir din meselesi halinde gösterince müslümanlar tarafından şiddetli itirazlar yükseldi ve aynı ithamlarla Batı’ya karşılık verdiler. Bu karşılıklı ithamların sonucunda meselenin öneminin anlaşıldığı ancak deyim yerindeyse her kafadan bir ses çıkması düşüncelerin yeniden dumura uğramasına sebebiyet vermiştir. Sosyal olayların sadece dine hasredilemeyeceği bunun başka sebeplerinin de olabileceği ifade edildikten sonra, “Bir dinin alacağı karakter, bulunduğu muhite bağlıdır. Dinin bir muhitteki tesirinin onu izah ve tatbik edecek olan ferdlerin karakterlerine bağlı olması mecburidir. Avrupa hıristiyan milletleri bu hususu aydınlatacak yeterli bir örnektir.” tespitinde bulunmaktadır(s.161). Daha önceki kitaplarda da ifade edildiği gibi “din”in ilerlemeye mani olmayacağı hususu bu kitapta tekrar irdelenmiş, asıl sorulması gerekenin “Müslüman milletlerin dinlerinden ne için layıkıyla istifade edemedikleri”nin olduğu vurgulanıp, bu soruya cevap verilmiştir. İslâm cemiyetini etkileyecek önemli mevzuları konu edinip, aydınların ve halkın üzerlerine düşen sorumlulukları yerine getirmesini sağlayacak en önemli etkenin İslâm dini olacağını ifade etmiş ve son söz olarak şöyle demiştir: “Müslüman milletler, İslâm dinini kabul etmekle çok büyük ve parlak bir medeniyet kurmaya muvaffak olmuşlardı. Bugün de, İslâm esaslarını daha güzel anlayıp, daha derin bir bilgi ve faziletle tatbik ve icra eder, onlara daha ciddi ve daha samimi bir bağla bağlanırlarsa, bugünkü gerilik çukurundan yükselerek, şimdiki medeniyetin de üstünde yeni bir medeniyet kuracaklardır”(s.181).

Yedinci kitap: İslâmlaşmak (1918)

İslâmlaşmak” tâbirinin çeşitli şekillerde açıklanmaya müsait bir tâbir olduğunu belirten merhum yazara göre İslâmlaşmak, İslâmiyet’in inanç, ahlâk, yaşayış ve siyâsete ait esaslarının tam olarak anlaşılıp yerine getirilmesi demektir. “Bir Kant’ın yahut bir Spencer’in ahlâk görüşüne inanan, sosyal hayatta Fransız, siyâsette İngiliz usûlünü kabul eden bir müslüman, ne kadar bilgili olursa olsun, ne yaptığını bilmeyen bir kimseden başka bir şey değildir” diyerek, yalnız müslüman olduğunu söylemenin yetmeyeceğini, bu söylemin getirdiği birtakım sorumluluklar olduğunu, bu sorumluluklar dâhilinde hareket edilmesi gerektiğini belirtmiştir. Müslümanın inanç noktasında, kayıtsız şartsız bağlılığına, ahlâk noktasında, hürriyet, eşitlik ve yardımlaşmasına, cemiyet hayatı noktasında, ahlâk seviyesi yüksek, liyâkat ehli bireyler olmasına, siyâset noktasında, yardımlaşma ve sosyal dayanışma çerçevesinde halk-yönetici birlikteliğinin esas alınmasına, değinip, Batı’daki yenileşmelere duyulan hayranlığın devlet adamları tarafından şöyle anlaşıldığını ifade etmiştir: “Memlekette Batı taklidi müesseseleri ve onlarla beraber Avrupalı telâkki ve esasları getirirsek, Avrupa hükûmetlerinin sevgisini kazanmaya, eski düşmanlıklarını hafifletmeye ve bencilliklerini yumuşatmaya muvaffak oluruz” (s.202). Bu başlık altında ayrıca İslâm esaslarının nasıl tatbik edildiğini, milletlerin müslümalığa girdikleri süreçten itibaren yaşadıkları değişimi, son olarak da Türk’lerin İslâm’dan nasıl uzaklaştıklarını ve uzaklaşma nedenlerini kısaca açıklamıştır. Irk, milliyet ve milliyetçilik kavramlarının İslâm’da yeri olup olmadığını da bulabileceğimiz bu kitap, merhumun şu sözleriyle sona eriyor: “O halde en iyi müslümanlar, hak ve vazifelerini en iyi anlayanlar, onları en güzel şekilde yerine getirenler ve koruyanlardır” (s.213).

Ve Son Kitap: İslâm Devletinin Siyasî Yapısı –İslâm’da Teşkîlât-ı Siyâsiyye-

Merhum yazarın bu son kitabı Roma’da vurularak şehit olduğu 1921 yılına denk gelmektedir. Kitabın önsözünde “Bir müslümanın en kutsal vazifesi hür olmaktır… İnsan hür değilse, onun için ne gerçek bir mutluluk, ne de gerçek bir ilerleme mümkün olabilir” demektedir(s.217). Daha önceki kitaplarında değindiği “müslüman aydınlar” konusuna bu kitapta farklı bir boyut kazandırır ve şu müthiş tespiti yapar: Batı için “Her yol Roma’ya gider”se, İslâm dünyası için de “Her yol Mekke’ye gider.” İslâm’ın sosyal yapısı içinde Şeriat’ın önemine vurgu yaptıktan sonra “Şeriat” kavramı üzerinde ayrıntılı bir analiz sunmakta ve en mesut toplumun, Allah’ın emirlerine en iyi itaat eden toplum olduğunu söylemektedir. Bu kitapta kanaatimce dikkat çeken konulardan biri de “milli iradenin hâkimiyeti” konusudur ve merhum yazar bu konuda da İslâm ilkelerine bağlı kalarak milli iradenin İslâm toplumlarındaki yerini belirlemektedir. İslâm medeniyetinin yaklaşık iki asırdır bir gerilemenin içinde olduğu, cehaletten kaynaklanan bu gerilemenin önüne geçmek için de lazım olan bilginin bir an önce alınması gerektiği vurgulanmaktadır. İslâm toplumu ile Batı toplumunu özellikle “siyasi metod” konusunda karşılaştıran merhum yazar ayrıca bu başlık altında birçok konuya daha açıklık getirmektedir.

***

Bu kitabın son kısmı ise Said Halim Paşa’nın Hâtırâtı’ndan ve “Dîvân-ı Âlî’ye”, “Birinci Cihan Harbi’ne neden ve nasıl girdik, girmemek mümkün müydü?” sorularına verdiği cevaplardan müteşekkildir.

***

Kitap, Sayın M. Ertuğrul Düzdağ’ın yoğun gayretleri ve çalışmasıyla sadeleştirilmiş. Bunun yanında benim de tanıtmaya çalışırken çokça faydalandığım bir diğer husus da kitabın belli başlıklar altında sunulması. Bu da okuyucuya, okurken kolaylık sağlayacak önemli bir özelliktir.

İyi okumalar.

Buhranlarımız ve Son Eserleri
Said Halim Paşa
Haz: M. Ertuğrul Düzdağ
İz Yayıncılık

Misafir Köşesi - 05.07.2011

,

5181

Misafir Köşesi Hakkında

Misafir Köşesi

2010-2017 yılları arasında destek vermiş arkadaşlarımızın yazıları... İlaveten alıntı olmadan ya da talepleri üzerine daha önce yayınlanan yazıları misafir ettiğimiz kalemlerin yazılarını bu profilde paylaşmaktayız.

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin