Büyü'sün Yaz

Büyü'sün Yaz

Büyü'sün Yaz

Büyü'sün Yaz

Temmuz doğumlu olmak kimilerine göre ayrıcalıktır. Haksız da sayılmazlar. Güzelim yaz mevsiminin en alımlı ayıdır o. Haziran ve Ağustos'tan ziyade edalı temmuz, daha bir göz alıcıdır. Güneş, ay boyunca muzipçe gülümser durur göğün tavanında. Aydınlatır simaları, parlatır saçları, aydınlatır gözleri ve ısıtır kalpleri... Lakin yaza gönlünü kaptıranlar için Haziran, Temmuz, Ağustos fark etmez. Onlar, bu mevsimin her anını hisseder hücrelerinde. Heyecanla beklerler nazlı gelişini...

Mevsimin müptelalarından biri de ‘yaz şairi' diye tabir edebileceğimiz Hilmi Yavuz'dur. Yaz, Yavuz'un vazgeçilmez mısrasıdır. Evet, tek başına bir mısradır o. Şiirlerinde büyütür, çoğaltır o nadide mevsimi şair. Nitekim toplu şiirlerinin yer aldığı esere ‘Büyü'sün, Yaz!' (Toplu Şiirler-Şubat 2006-Yapı Kredi Yayınları) adını verir; yazın büyüsüne kapılarak...

Sarıdır ‘yaz'. Sıcaktır. En albenili renktir. Hilmi Yavuz'un ‘Yaz Şiirleri'nde sarı hep başköşeye kurulur. Sarı biraz da özlemdir esasında. Bundan mülhem hasreti ve ayrılığı en iyi anlatan hazanın rengi de sarıdır. Fakat şair, güzü değil yazın çiçekli yüzünü görmek ister; heyecanla yolunu gözler:

"nerde o sarısabır, safran ve sarı sesi
akşamın?"

Sabırla yükler mısralarını, vakti geldiğinde sesine kulak kesilir o çok sevdiğinin. Sesini işittiğindeyse, güller açar gözlerinde ve dahi gönlünde:

"duymak sanki bir gülün
yolculuğu gibidir bahçeden sana doğru"

‘Kazı' şiirinde geçmiş yaz mevsimlerinde yerin altına gömülen çocukluğunu, sevdalarını, kaybettiklerini, yolculuklarını, hüzünlerini arar Yavuz:

"sarı yaz! kat kat şafaklar
gördün dizelerde, sevdalar
gördün göçük bir dağ
gibi üst üste geldikçe"

En sevdiği mevsimde toprağı kazar, kazar... İç derinliğini bulur nihayetinde. Derinde yatansa acıdır:

"ben şairim: bir yeraltıyım ben
acıyım
kazdıkça
ve derine indikçe

siz kimbilir kaç gece
bir gülün ölümünü andınız
bir ipek simya sesi
ve nice
katmanlar aradınız
ve dolaştım diye düşündünüz
bir yaz gibi gülen çocuklar
ve yollar gördükçe

şiirler kazılmalı: o ince
gurbetlerin gömdüğü
söz başları kırmızı
yazmayı gördüm sandınız
kırgın kâğıtlar buldunuz
hüznü donmuş, külü meşin
ve birden
acısı acınıza değdikçe"

Şair, yaza öyle sevdalıdır ki, sonbahar kapıya dayandığında ağıtlar yakar; ayrılmak istemez o sıcacık sarıdan.

"yollarla örülü
bir yazdır o, kalbi safran
ve enfes
bir gurbet sesi

bir şiirin
yanı başına çömelmiştir
onu görmüş olmalısınız"
mısraları akar gözlerinden ‘Yaz Ağıdı'nda…

‘Fey-yaz' olur hüznünü, acılarını ve aşklarını anlatırken Hilmi Yavuz. Aynada kendisine bakan suret de ‘yaz'dır. Zira yazları gösteren aynalar vardır:

"yaz, bir önceki yazın
kalbidir
feyyaz!

hüznünü süsleme sakın
dilin aynasından şiirin
ipek sürüleri geçerken
feyyaz!

zaman bulut içinde şimdi
acılar aynalardır, acılar
da kırılır bir yerinden
feyyaz!

aşkların üstünden uçarken
şiir kendini seyreder
yazları gösteren aynadan

feyyaz, ey yaz! feyyaz, ey yaz! fey-"

Yaz gibi gülün de yeri ayrıdır Hilmi Yavuz için. Gülün adının geçmediği şiiri yok gibidir. ‘Kazı'da ölmüş bir gülü anar mesela:

"siz kim bilir kaç gece
bir gülün ölümünü andınız
bir ipek simya sesi
ve nice
katmanlar aradınız"

‘Kalp Kalesi'nde Yavuz'un belleğindeki aşk kavramını tanırız. Aşk; hüzündür, sürgündür, güzdür, gizli bahçedir, hisardır, kılıçtır, düğümdür, yazdır ve tabii ki güldür:

"kalp kalesi! ben sana
sürgün, sen bana hüzün
dayanır mı hüsn ü aşk bu
kırgındır yollar döndükçe
burçları bengisuyunda Aşk'ın
ve kimbilir hangi soyunda güzün
...
kalp kalesi! her dize
bir gizli bahçedir
sevda senin hisarın
ah çeken kılıcın
bir düğüm olan adın
sonunun başındadır yaz
ve güller çözülsün"

Genç yaşta hayata gözlerini yuman şair Ali Rıza Ertan'a yazdığı şiirde yine gül ve yaz öğeleriyle ağıt yakar Hilmi Yavuz:

"sen ki acıdan sözcükler
dövdün güllerin örsünde
solar tarçının sesinde
şiire su veren filiz
deriz, giderek şiirimiz
büyür yazların dizinde
dilin kılıcı sınanır
kındaki sevda sözünde
ölüm gider, gül kalır
halkının yiğit sesinde"

‘HER TARAF TIKA BASA YAŞLI YAZLARLA DOLU'

Yaz, çocukluğudur şairin. ‘Uçuk Çocuk' şiirinde Yavuz'un küçüklüğüne seyahat ederiz:

"küçük yaz, uçuk çocuk!

desem hangi karanlık söz
eski bir yazı
anımsatır bize
mai ve siyah
bir yolculuğu…
uçuk çocuk
varsın topuklarına çıksın güz
bu yolculuk
ta orda kalsın

yaz, bir gülün müridi
hem çiğ hem pişmiş…"

Sadece çocukluğunu değil gençlik, olgunluk, yaşlılık bütün ömrünü bu mevsimle örtüştürür Yavuz. ‘Bir Yaz Günü İçin Şiir'de şairin adeta gelişim merhalelerini okuruz. Her yağmur mevsiminden sonra erginleşir Yavuz. Yeni yaza ulaştığında biraz daha olgunlaşır:

"gelsin, bilsin ve sensin, yağdığın o yağmuru
alıp gidensin işte, daha ergin bir yaza..."

Olgunluk evresini yaşlılık izler. Şair bu dönemi,

"bahçemde yer kalmadı, her taraf tıka basa
yaşlı yazlarla dolu..."

mısralarıyla ifade eder. Sakın bu dizelerden, Yavuz'un yazdan sıkıldığı anlaşılmasın. O, bu mevsimi öyle çok seviyordur ki eski yazdan kalma anıları, nesneleri, gülleri sökemez bahçesinden. Üst üste de olsa biriktirir hepsini...

Lakin ölüme çare yoktur. Kimi ayrılır fani diyardan Ezelî Yaratıcı'nın muradıyla. Şair, çöle benzetir yazın ölülerini. Ürkek ve yabansı seslerini duyar derinlerden. Kuruyan bir güldür onlardan biri:

"orda elbet o çölün
ortasında yabansı, ürkek ve sanki garip
bir şeyler duyuyorum... sesler, şeyler? ölünün
son gördüğü o gülü çağrıştıran, -nedense..."

Yaşlanmıştır Yavuz. Yaşlı yaz öğelerine pür dikkat kesilişi belki de bundandır. Yazla büyümüş, yazla erginleşmiş ve yazla yaşı kemale ermiştir. İşte bu yüzden nice sarı sıcak mevsimleri devirmiş bahçe, bizzat kendisidir:

"ben yine bahçemleyim, bu belki kendimleyim-
mi demek?"

Geçen yıllar yormuştur şairi. O yılgınlıkla ‘Usandık' şiiri çıkmıştır kaleminden. Yine yaz mevsimi anlatır Hilmi Yavuz'un usancını; sevdadan, yolculuktan ve hatta çok sevdiği gülden:

"yaz günü! sen yine kendini anlat
sense kendini yinele ey gök!
sanki akıp gitmeyen bir su
bendini
zorlar gibidir… yararsız!
kalbimse üst üste nice sevdalar
görmüş bir höyüktü ki usandık

yaz günü! ölgün ve umarsız
işte hep burdayız, ne alır
ne satarız
hangi durak, hangi subaşı,
hangi konak
yetti o kadar… yorguna yol vermeye?
dağ yolları öyle yörüktü ki usandık

yaz günü! hep aynı ve yağız
atlar çıksın diye tek düze
dolanıp dururuz
sanki tepelerde durmayıp döner
gibi akşam gibi bitkin ve kararsız
bir kuştur şimdi buruk bengisu
ve gül şiire bir yüktü ki usandık"

Kadın, erkek, çocuk, kedi, kelebek, toprak, çilek, nar, çınar, gül, göl, defter, kalem... Canlı-cansız kâinattaki her varlık ölümlüdür. Yaz da öyle. Sonsuz değildir hiçbir mevsim. Şair, bunu yazla özdeşleştirdiği kendi bedeninde de hisseder ve "Zaman ten'dir, eğer yazlar bedense..." mısrası dökülür dilinden. Fakat ölüm yok oluş değildir. Yaradan, sonsuzluk bahşetmiştir biz inananlara. Bedenimiz toprak olsa da ruhumuz ebediyen yaşayacak. Dünya hayatı ise yaz gibi geçici bir büyü olacak, bize sonsuzu düşleten. Hilmi Yavuz'un ‘Büyü'sün, Yaz' şiirinde zikrettiği gibi:

"…
yollar gül sesleridir
beni yazın tâ içine çağıran
gitsem mi? yoksa daha
erken
mi akşamın kovanında
anılar oğul verirken

âh bellek, acı bellek!
hem arısın sen
hem kim bilir hangi gülden
kalma diken?
ve ne uzun bir büyü'sün, yaz!
gurbetler senin ülken, yalnızlar senin ülken

ben hep yollar düşledim
derin yollarda yürürken"

Çağla Göksel Çakır - 21.09.2015

,

2565

Çağla Göksel Çakır Hakkında

Çağla Göksel Çakır

Şair, 1981 Ankara doğumlu. İlk, orta, lise ve üniversite öğrenimini Ankara'da tamamladı. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde Gazetecilik Bölüm Birincisi olarak mezun oldu. Meslek hayatını Ankara ve İstanbul'da muhabir ve editör pozisyonlarında sürdürdü. Şiirleri ve incelemeleri Mühür, Eliz Edebiyat, Yedi İklim, Güncel Sanat, Şiir Vakti ve Hayal Bilgisi dergilerinde yayımlandı. 2013'te Güncel Sanat Dergisi "Kaygusuz Abdal Şiir Yarışması'nda 'Güncel Sanat Ödülü'ne layık görüldü. 'Ekose Mutsuzluklar' (Ocak 2017, Mühür Kitaplığı) Çağla Göksel Çakır'ın ilk şiir kitabı. Ankara'da yaşamakta olan şair, evli ve iki çocuk annesi. 

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin