Cehennemden Selam - M. Turhan Tan

Cehennemden Selam - M. Turhan Tan

Cehennemden Selam - M. Turhan Tan

14.02.2011 - Hasip Çifci
Cehennemden Selam - M. Turhan Tan

Bir kuş geldi öte öte
Bende vardım tüte tüte
Sağ olaydın da gideydin
Çöl Yemen'den daha öte

Maraş'la Elbistan arasındaki cennetten bir köşe olan Göksun yaylasında başlar. Cennetten bir köşkü viran hale getiren Kuyucu Murat Paşa'nın toplu katliamına şahitlik eden yayla ve o şahitliğe şahadetle yanıt veren maktullerin dışında on yaşlarında adı Mahmut olan bir çocuğun mucizevî kurtuluşu ve perdede başrole soyunmasıyla devam ediyor. Bakın yazarımız bu olayı nasıl tasvir ediyor...

"Muhteşem cellat (Kuyucu Murat Paşa) ile kudretsiz çocuk (Kör Mahmut) arasındaki hazin musaraa çok devam etmedi. Kanadı ve ayakları serbest bırakılan piliçler gibi, çocukta süreksiz bir ihtilaç gösterdikten sonra, katil parmakların gittikçe mütezayit tazyiki altında hafif harhara çıkararak gözlerini yumdu..."

Murat Paşa çocuğun ölüm emrini veriyor cellâtlar ve hatta kendi içoğlanları dahi emre itaatsizlik edip günahsız bir sabiyi öldürmekten ve ellerini bir yetimin kanına bulamaktan büyük bir tereddüt duyarken Murat paşa kendisine tuğlaları insan cesetlerinden harcı insan kanı ve topraktan olan büyük bir saray inşa ediyordu.

Hikâyenin cereyan ettiği tarihler aslında tüm dünyanın gözlerini Osmanlıya çeviren ve Osmanlı hükümdarlığının en şahane devirlerinden olan İstanbul'un fethine isabet ediyordu. İstanbul yıkılıyor yakılıyor yaşanıyor ve yeniden inşa ediliyordu. Şüphesiz görseydi kendisine verilen değeri İstanbul'un bağrındaki taşlar dile gelecek ve Fatih Sultan Mehmet Han'ı selamlayacaktı. İşte böyle bir devirde bu tip olayların cereyan etmesi okuyucunun gönlünde bir burukluk hissettirecek.

Roman iki ana unsurdan oluşmakta, birinci unsurunda sekiz ayrı kolda birbirini takip eden hikâyeler alıntılar ve menkıbeler ve daha başından itibaren bu yetim yavrunun mucizevî bir şekilde kurtuluşu ve yaşam evrelerinde başından geçenlerin senfonisi halinde devam ediyor. Bu kurtuluş anını yazarımızın kaleminden okursak tam olarak şu satırlara isabet ediyor;

"Meçhul adam, çocuğun iptida gözlerini açtı. Mahnukun sol gözünden kan sızıyordu. Sağ gözü gayrı mahsus bir iltima gösteriyordu. Bu ilk muayene, kendisine biraz ümit vermiş olmalı ki yüzünde sevinç alâimi belirdi ve hemen çocuğun göğsün ü açarak kalbini dikkatle dinlemeye başladı. Biraz sonra meçhul adamın ağzından şu sözler dökülüyordu:

İhtiyar kurt! Pençende kuvvet kalmamış işte kuzu yaşıyor. Artık kuzumuzu biz paylaşırız..."

Dikkat edilmesi gereken bir nokta daha var ki romanın dilini günümüz Türkçesinden bir hayli uzaktaolmasıdır. Yazarın kitabı yazdığı dönemden bu zamana kadar Türkçenin geçmişten şimdiye kadar olağan değişimi ve nasıl evrelerden geçerek günümüzde ki kullanılış biçimine ulaştığı önemli ayrıntılardandır. Bu sebeple kitap okuma alışkanlığını henüz edinmeye çalışanlara bizim tavsiyemiz yazarın diğer kitaplarından başlanılması lakin bu kitabı muhakkak kitaplığında her kitap okurunun bulundurmasıdır.

Bu olaylardan bir süre sonra yanlış hesaplar ve Bağdat'tan bile dönemeyen hesaplar sonucu Kuyucu Murat Paşa, yediği bala karıştırılan zehirle, feci bir ölümü çoktan hak etmiş olmasına rağmen, cinayeti işleyen için bir vicdan muhasebesi ve tevafuklar silsilesine dönüşmüştür.

Olayların ve tarihin akışı koparılmadan sunulan romanda kitabın bir özelliği daha dikkatimizi çekiyor. Yaşanılan mekanların ince ayrıntılarına kadar anlatılması, kişilerin giyinişi ve renklerin gözlerinize akseden ışıltısı hikayenin özüne çok kolay ulaşmanıza ve ellerimizde sahnelenen oyunun zihnimizde derin işaretler bırakmasına sebep oluyor. Bir yeniçerinin giyiminden, mekanın duvarları ve tavanına kadar ince ayrıntılarla tasvir edilmesi, okuyucuyla kitap arasında, bir bağ oluşmasını sağladığı gibi, okuyucunun sıkmasını ve hikayeye dahil olmasını sağlıyor. At üzerinde geçilen yollar, ovalar, dağlar, vadiler ve daha coğrafi özelliklerini sayfa sayfa okuduğumuz şehirler gözlerimizin önünde yaşanmış bir hatıra gibi duruyor ve her an aklınıza gelen bir film şeridi gibi kayıp gidiyor. Zaman akıyor geceler gündüzleri gündüzler gecelerin peşi sıra koşturuyor. Kitabı iki kıtalı bir şiire benzetirsek birinci kıtanın beşinci mısrasından itibaren bir gözü Kuyucu Murat Paşa tarafından malul edilen Kör Mahmut, namını Osmanlı topraklarında koşturmaya, at sırtında taşımaya başlıyor. Muhteşem bir süvari, bileği bükülmez bir cengaver oluyor.

Atıyla aştığı yollar, geçtiği dereler ve yaşadığı onca garip olayla en ince ayrıntısına kadar sayfa sayfa kağıtların bağrında mürekkep darbeleriyle tarihe ve olaylara şahitlik ediyor. Yer yer alıntılardan, tarihi kaynaklardan, güzelden, çirkinden, iyiden, kötüden, temiz ve kirliden bahsediliyor hayretler içinde buda olur mu diyeceğiniz muhteşem bir hayal gücü ve tarihten bir kesitin elinizde eriyip gittiğine şahitlik ediyorsunuz. Hatta kitabın bazı yerlerinde bunları biliyor muydunuz der gibi sizi gayri ihtiyari araştırma yapmaya teşvik ediyor.

Kitabın sonlarına doğru elinizdeki kitap, tarihin kanlı sayfalarından arınıp naçiz bir aşk kitabına dönüşüyor sanki. Hikayenin ortasına doğru atılan aşk tohumları zaman geçtikçe tutkulu bir sevdaya dönüşüyor. Kanlı sayfalardan, toz pembe rüyalara dikey geçiş yapıyorsunuz. Her aşk gibi hasret, her sevda gibi zorluklardan geçiyor, yalın ayak yürüdüğünüz kırık camlar ruhunuzu teskin ediyor. Yeri geliyor hüzzamın derin izlerine yeri geliyor tensel aşkın şehvetli bakışlarına maruz kalıyorsunuz.

Sonuç olarak aşk her yerde bildiğinden şaşmıyor. Yazarın edebi mukavemetini takdir ediyor bazen de nereden çıktı bu şimdi diyebiliyorsunuz. Ölümün kol gezdiği Mekke çöllerinden Bağdat seferine çıkıyorsunuz. Cennetle cehennem arasında yorgun hata ve ezik kalıyorsunuz. Susuyor, acıkıyor, güneşin kızgın narını içinizdeki derin acıyla hissedebiliyorsunuz. İşte böyle bir anın tecelli ettiği firari bir yolcu oluyorsunuz. Bu yorgun ve ölümden ölümün parmak uçlarına kaçış anını şöyle okuyorsunuz;

"Kasım Beğ'in alelacele tahrik ettiği süvarilerin velvele-i takibi çabuk kulaklarına erişti. Sayısız yıldızlar, bir taraftan firarilere yol gösteriyordu; diğer taraftan da onları, iri bir nişangah gibi muakkiplere teşhir ediyordu. Zayıf atlar, çölü aşabilecek kudrette değildi; adım başında sendeliyorlardı. Zeynep, bu topal gidişten meyustu. İkide bir arkasına bakıyor, haşin ve mütehakkim bir elin hemen boynuna yapışacağı vehmiyle titriyordu. Bir aralık sevgilisine döndü:

- Arkamızdan gelenlerde belki bir haber var, şunu kabil ise anlasak.

Humma-yi yeis ile söylenen bu manasız söz, Kör Mahmut'u acı acı güldürdü:

- Evet, dedi, cehennemden selam getiriyorlar. Hoşuna gider mi!

..."

Maraş'la Elbistan arasında başlayan, ölümlerle hastalıklarla yer yer tarihten kesitlerle devam eden hikaye sizi Mekke ile Bağdat arasındaki çöllere sürüklüyor. Mucizevi bir kurtuluştan ölüme doğru kaçılan bir yol halini alıyor. Her ne kadar tarihten alıntılarla ve örneklemelerle oluşan bir kitap dahi olsa, bu tarihlerde böylemi yaşanmıyormuş ya da o zamanları biz böyle bilmiyorduk demeyin. Ön yargılarla okunan her kitap yarıda bırakılmaya mahkumdur. Elinizdeki kitap, teorisi yasalaşmış bir deney kitabı olmadığını ve hikayede geçen bir çok karakterin hayal ürünü olduğunu unutmayın.

Hasip Çifci - 14.02.2011

,

2309

Hasip Çifci Hakkında

Hasip Çifci

Konyada doğdu, Konya'da yaşıyor. Kitap okumayı ve çocukları seviyor: her baba gibi.

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin