Cengiz Duman'la “Üç Kral İki Peygamber” Kitabı Bağlamında Bi

Cengiz Duman'la “Üç Kral İki Peygamber” Kitabı Bağlamında Bir Söyleşi…

Cengiz Duman'la “Üç Kral İki Peygamber” Kitabı Bağlamında Bir Söyleşi…

23.06.2017 - Fatih Pala
Cengiz Duman'la “Üç Kral İki Peygamber” Kitabı Bağlamında Bir Söyleşi…

Kendisini, Haksöz dergisindeki Kur’an kıssaları üzerine yazdığı yazılarından tanıyıp bildiğim Cengiz Duman Hoca ile Ekim 2013’te Pınar Yayınları arasından çıkan “Kur’ân Perspektifinden Üç Kral İki Peygamber” isimli kitabı üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik. Alalı beri birkaç yıl oldu ve kaç zamandır hakkında yazmak istediğim bir kitaptı bu.

Teferruatın bol olduğu, açıklanması gereken noktaların bariz bir şekilde okuyucuya göz kırptığını düşündüğüm için bizzat yazarının konuşmasını istedim kitabıyla alakalı olarak. Yakın zaman içerisinde yeni baskısının Ekin Yayınları arasından çıkacağının bilgisini aldığım Cengiz Duman’ın bu ciddi araştırma eserini şimdiden ilgililerine tavsiye ederken, âcizane sorduğum sorulara dönük verdiği doyurucu cevaplarıyla sizleri baş başa bırakmak istiyorum.

Kur’ân ayı olan Ramazan’ı gün gün soluduğumuz şu günlerde, kitapta söz konusu edilen kıssaları, yaptığımız hatimlerde okuduğumuzu düşündüğümüzde, söz konusu söyleşimizin biraz daha anlamlı olduğunu düşünüyorum. Faideli olması duasıyla…

Öncelikle bize kendinizi kısaca tanıtıp yaptığınız çalışmalarla ilgili bilgi vermenizi istesek…

Ekin Yayınları tarafından birinci baskısı 2011, ikinci baskısı 2015 yılında yapılan, “Kur’ân Kıssalarının Tarihselliği”; 2013 yılında Pınar Yayınları tarafından baskısı yapılan, “Kur’ân Perspektifinden Üç Kral İki Peygamber”; 2015 yılında Süleymaniye Vakfı Yayınları tarafından baskısı yapılan, “Kur’ân Perspektifinden Zülkarneyn ve Ye’cûc Me’cûc”; isimli dört kitabın yanı sıra; internet ortamında dijital olarak yayınlanan “Dinlerde Arınma İbadeti olarak Gusül” ve “Mecûsilik/Zerdüştlük Dini” isimli iki pdf kitabın yazarıyım. Bunlarla birlikte; Kur’ân kıssalarıyla ilgili yayınlanmayı bekleyen dört kitabım daha bulunmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm konuları, Kur’ân kıssaları ve Tevrât-İncîl kıssaları bağlamı üzerindeki çok yönlü araştırmalarım, Türkiye’deki önde gelen İslâmi dergiler ve internet üzerindeki çeşitli İslâmi web sitelerinde yayınlanmaktadır. Aynı zamanda “www.kurankissalari.tr.gg” ve “www.kurankissalari.com” web sitelerinin moderatörlüğünü sürdürmekteyim.

“Kur’ân Perspektifinden Üç Kral İki Peygamber” kitap çalışmanızı oluşturmakla ve okuyucuya ulaştırmakla varmak istediğiniz hedefin genel olarak ne ya da neler olduğunu bizimle paylaşır mısınız?

Kur’ân-ı Kerîm’deki Tâlut, Dâvud ve Süleyman kıssalarının ortak yanı, kıssaları bildirilen bu üç şahsiyetin de toplumlarının en tepe noktasında bulunan yönetici kişiler olmalarıdır. Üçü de İsrailoğulları kavminden olan bu şahsiyetler, aynı zamanda orduların komutanlarıdırlar ve kavimlerine dıştan gelen askeri baskıları savmak ve karşı toplumlar ile savaşarak onlara karşı üstünlük elde etmesi gereken kişilerdir. Kur’ân’da kıssaları anlatılan bu şahsiyetlerin yüklendikleri konum (yönetici/kral) itibariyle hem sosyal hem siyasal hem iktisadi hem de askeri alanda örnek olma fonksiyonları ortaya çıkmaktadır. Hz. Dâvud ve Hz. Süleyman’ın hüküm verme kıssaları, sosyal yaşamdaki bireysel ve toplumsal ölçekte adaletin tesisi için yapılması gerekenlerin mesajını barındırmaktadır. Hz. Süleyman ile Sebe Melikesi arasındaki diyalog ve karşılaşma anlatımları devletlerarası hukuk, diplomasi ve İslâmi siyasetin içeriğini barındıran mesajları kapsamaktadır. Her üç şahsiyetin biyografileri, aynı zamanda yönetime seçilecek insanlardaki standart “ehliyet” vasıflarına dair mesajlar iletmektedir. Hz. Dâvud ve Hz. Süleyman (as)’ın imar, inşaat, ticaret ve diğer ıslah alanındaki çalışma anlatımları, iktisadi anlamda öğüt ve ibret mesajları olarak algılanmalıdır. Tâlut kıssasında, Tâlut ordusunun nehri geçişi ve Câlut ordusu karşısındaki emre itaat konumu gündeme getirilirken, aynı zamanda askeri anlamdaki “itaat”e de dikkat çekilmektedir. Hz. Dâvud kıssasındaki onun, zırh yapımı gibi askeri ve teknolojik anlatımları, aynı zamanda askeri yönden mesajlar içermektedir. Hz. Süleyman kıssası, ordu saf düzeni ve karınca kıssası vesilesi ile ordunun savaştığı halklara karşı tavrı ne olmalıdır, anlamında mesajlarla yüklüdür.

Kur’ân’da kıssaları beyan edilen şahsiyetler aracılığıyla kısaca değindiğimiz bütün bu özellikler; onların yöneticilik vasfına dair verilen mesajlar olması yanı sıra, aynı zamanda devlet idaresinde gözetilmesi gereken zaruri insani standartlara da dikkat çekmektedir. Yani bu kıssalardaki mesajlar, öğüt ve ibretler; aynı zamanda bireyler ve onların toplamı olan halk için de nazar-ı dikkate alınmalıdır. Kıssaları, Kur’ân’da anlatılan bu üç tarihi şahsiyetten ikisinin bir başka önemli özelliği bulunmaktadır: Kur’ân’da anlatılan resullerin geneli ile kıyaslandığında; Hz. Dâvud ve Hz. Süleyman, peygamberlik ve yöneticiliği aynı anda yüklenen insanlar konumundadırlar. Bir başka yönden bakıldığında, içinden çıktıkları toplumun yöneticilerine karşı Hak-Bâtıl mücadelesi yapmayan peygamberlerdir. Spesifik olarak günümüz Türkiye’sinde İslâmi camiada başlatılan; İslâm sosyalizmi, insanların ekonomik yönden eşitliği, kenz (servet yığma) gibi siyasal, sosyal ve iktisadi açıdan polemik ve spekülasyon konularında, Süleyman ve Dâvud (aleyhimüsselam) kıssaları ve onun mesajları önemli bir örneklik arz etmektedir. Dolayısıyla Türkiye’deki İslâmi camianın aktüel gündemi açısından bakıldığında, Dâvud (as) ve Süleyman (as) peygamberlerin kıssaları, daha bir önem arz etmektedir. İslâmi ilimler geleneğinde tasavvuftan sonra en zayıf halkanın kıssalar olduğu söylenebilir. Kıssaların doğru anlaşılması konusunda sahih bir metodoloji geliştirilememiş olması, bu alanda keyfi ve İsrâiliyyat’a dayalı yorumların yapılmasına, böylece Kuran’ın yarısından fazlasını oluşturan Kur’ân kıssalarının doğru bir biçimde anlaşılamamasına yol açmıştır. Biz, “Üç Kral İki Peygamber” kitabımızda, geleneksel hale gelmiş bu yanlış yaklaşımları terk ederek, Kur’ân perspektifinde, önceki ilahi kitapların verilerinden yararlanma yöntemini benimseyerek, Kur’ân’da anlatılan Tâlut, Dâvud ve Süleyman kıssalarının; Kur’ân’ın nüzul yapısı ve derlenmesi gereği oluşan parçalı, dağınık ve mücmel/kısa anlatımlarını, yine Kur’ân perspektifinde Tevrât’ın Tâlut, Dâvud ve Süleyman kıssalarının tarihsel anlamdaki verileri ile mufassallaştırarak; biyografik, kronolojik ve diğer tarihsel detayları ile yüklü bir biçimde sunduk. Kronolojik sıraya göre Tâlut, Dâvud ve Süleyman olarak tertip ettiğimiz yazılarımızı, peygamberler tarihi açısından bakıldığında, şimdiye kadarki peygamberler tarihi kitaplarında gerçekleştirilmeyen bir usulle; birbirleri ile kronolojik ve biyografik açıdan alakalı üç şahsiyet şeklinde toplu sunarak, bu üç kıssanın bir arada incelenmesine imkân sağlamayı amaçladık. Bu üç kıssayı konularına göre yine kronolojik olarak bölümler halinde tasnif edip inceleyerek, her bölümün sonunda kıssanın o bölümü ile ilgili Cenâb-ı Hakk tarafından verilmek istenen mesajların, öğüt ve ibretlerin altını ayrıca çizmeye çalıştık.

Kitabınızı okurken, satır aralarında bazen Kur’ân-ı Kerîm’in Tevrat’ta tasdik ettiği noktaların olduğunu, kimi kıssaların Tevrat’taki bağlamıyla yorumlanmasının daha doğru olacağını ifade ettiğinizi görüyoruz. Gelmesiyle birlikte diğer kitapların hükmünü, geçerliliğini ortadan kaldıran, deyim yerindeyse, biz mü’minleri onların yanına yaklaşmaktan bile beri kılan Kerîm kitabımız Kur’ân’a karşı bu ifadelerin sorun teşkil etme durumu söz konusu olmaz mı? Buna bir açıklık getirebilir misiniz?

Kur’ân’ın, diğer geçmiş kitap (Tevrât, Zebur, İncîl) bilgilerini nazar-ı dikkate almadığı, onların bilgilerini “bırakın dikkate almayı yanına bile yanaşılmasına asla müsaade etmediği” ve Kur’ân’ın nâzil olduğu Arab cahiliyye ortamının; Kur’ân öncesi bu kitaplardan etkilenmeyerek adeta “sıfır” bilgi sahibi olduğunun kabulüyle; Kur’ân kıssalarını sahih/doğru bir yöntemle mufassallaştırmanın mümkün olamayacağı kanaatindeyiz. Kur’ân, kendinden önce nâzil olan kitapları tasdik etmekte ve onlardaki bilgilerin tümünü reddetmemektedir.

“Ve âminû bi mâ enzeltu Mûsaddikan li mâ meakum ve lâ tekûnû evvele kâfirin bih ve lâ teşterû bi âyâtî semenen kalîlen ve iyyâye fettekûni./ Sizin yanınızda olanı (Tevrât’ı) tasdik edici olarak indirdiğim şeye (İbrâhim’e) îmân edin ve O’nu inkâr edenlerin ilki siz olmayın. Ve âyetlerimi az bir bedelle satmayın. Ve artık sadece bana karşı takva sahibi olun.” (Kur’ân/2, Bakâra/41)

“Vellezî evhaynâ ileyke minel kitâbi huvel Hakku mûsaddikan limâ beyne yedeyh./ Sana vahyettiğimiz kitap, kendinden öncekini doğrulayıcı olarak gelen gerçektir.” (Kur’ân/35, Fâtır/31)

“Kul men kâne aduvven li cibrîle fe innehu nezzelehu alâ kalbike bi iznillâhi mûsaddikan limâ beyne yedeyhi ve Hûden ve buşrâ lil mu’minîn./ De ki: Cebril'e kim düşman ise şunu iyi bilsin ki Allah'ın izniyle Kur’ân'ı senin kalbine bir hidâyet rehberi, önce gelen kitapları doğrulayıcı ve müminler için de müjdeci olarak o indirmiştir.” (Kur’ân/2, Bakâra/97)

“Nezzele aleykel kitâbe bil Hakkı Mûsaddikan limâ beyne yedeyhi ve enzelet Tevrâte vel İncîl. Min kablu Hûden lin nâsi ve enzelel furkân… / Sana kendinden öncekileri doğrulayan Kitab’ı hak ile indirdi. İnsanlara yol göstermek üzere daha önce de Tevrât’ı ve İncîl’i indirmişti...” (Kur’ân/3, Âli İmran/3-4)

“İnne hâżâ lefîssuhufi-l-ûlâ, Suhufi ibrâhîme ve mûsâ/ Şüphesiz bu (anlatılanlar), önceki kitaplarda vardır. İbrâhim ve Mûsa’nın kitaplarında.” (Kur’ân/87, Â’la/18-19)

Kur’ân’ın, kendisi nâzil olmadan evvel gelen ilâhi kitaplara yaklaşımı böyle olunca, geçmiş (Tevrât, Zebur, İncîl) kitaplardaki kıssalar ile alakalı tarihsel bilgilerin tümüyle yok sayılmasının mümkün olamayacağı gerçeği ile karşı karşıyayız, demektir. Prof. Dr. İdris Şengül; “Kur’ân, dini gayeyi gerçekleştirmek için tarihi olayların en çarpıcı ve ibretli olanlarını anlatırken öyle bir uslûb takip eder ki, adeta ilgili âyetleri okurken verilen pozlar, sahneler arasındaki boşluğu doldurma görevini hayale vermekte, teferruatla ilgili birçok sahneyi de doğru olarak izleme ufku açmaktadır” tespitinde bulunmaktadır. Aslında İ. Şengül’ün, Kur’ân kıssalarındaki “… âyetleri okurken verilen pozlar, sahneler arasındaki boşluğu doldurma görevini hayale vermekte…” tespitinde “… hayale vermek…” yerine veya peşine; “Tevrât, Zebur, İncîl ve Arab arka planındaki kıssalarla ilgili mâkul mâlumatla mufassallaştırılmasına izin vermektedir” dememiz daha doğru bir tespit olacaktır. Kur’ân, kıssalarının Kur’ân’da bahsedilmeyen mücmel/öz/kısa kısımlarının geçmiş kitap bilgileri ile tamamlanabileceğini şu âyetler ile emreder:

“(… fes-el benî isrâîle…) İsrailoğullarına sor, Mûsa onlara geldiğinde, Firavun kendisine: Ey Mûsa! Ben seni büyülenmiş sanıyorum, demişti.” (Kur’ân/17, İsra/101.)

“(Sel beni israile…) İsrailoğullarına sor ki kendilerine nice apaçık mucizeler verdik. Kim mucizeler kendisine geldikten sonra Allah’ın nimetini (âyetlerini) değiştirirse bilsin ki Allah’ın azabı şiddetlidir.” (Kur’ân/2, Bakâra/211)

“(… fes’el beni israile…) Haydi, İsrailoğullarına sor. Mûsa onlara geldiğinde Firavun ona: Ey Mûsa, dedi, senin büyülenmiş olduğunu sanıyorum!” (Kur’ân/17, Isra/101)

Anlaşılacağı üzere Kur’ân’daki konularla alakalı olarak geçmiş kitap bilgilerine ve cahiliyye Arap arka planındaki Kur’ân perspektifinden sahih addedilebilecek malûmata başvurmak, Kur’ân-ı Kerîm’in istediği/yönlendirdiği veya onay verdiği bir yöntemdir ve Cenâb-ı Hakk, kıssalar hususunda bize sahih bir yöntem ihsas etmektedir. Kur’ân’ın, geçmiş kitaplardaki kıssaların benzerini anlatmasının amacı; geçmiş kitaplardaki hidâyete yönelik bir kısmı tezyif edilmiş, bir kısmı da tahrif edilmiş kıssaları, tevhid ve hidâyete matuf restore ve revize etmektir. Böylece amacı, onların bozulan veya dağılan ibret ve öğüt vasfını tahkim etmek; kıssaları tebliğ eden resûl’ün ve yeni gelen Kitab’ın, Hz. Âdem’den beri aynı kaynaktan yani tek bir Allah’ın vahyi olduğunu beyan etmektir. Binaenaleyh Cenâb-ı Hakk’ın bize, Kur’ân’da beyan ettiği bu yöntem; yani geçmiş kitap bilgilerine başvuru, ayrıca Arab cahiliyye arka plan malûmatını dikkate alarak ve bütün bunlara ilave olarak İslâm âlimlerince harmanlanarak günümüze kadar intikal eden “geleneksel” İslâm tefsir ve tarih algısının makul bilgileriyle birlikte, Kur’ân perspektifinden, onun bakış açısıyla tarihsel nitelikli detaylı kıssa analizleri yapmaya çalışmaktayız. Bu hususta ilginç bir örnek vermeye çalışalım: Bir realite olarak baktığımızda Kur’ân’da olmayan ve çoğunluğu yalnızca Tevrât’ta yer alan Hz. Hâcer ile ilgili İslâm kültürü ve kaynaklarını incelediğimizde, Hz. Hâcer ile ilgili oluşmuş bilgi birikimine şaşırmamak elde değildir. Hz. Hâcer’in adının nereden geldiği, memleketi, etnik yapısı -Arab/Kıptî-, statüsü -hür/câriye- ve Kâbe’nin bitişiğindeki Hatim/Hicr’e defnedildiği gibi nice malûmat bunların arasındadır. Hâcer ile alakalı tarihsel bilgiler, tamamen Kur’ân dışı ve de gaybî bir olgu iken, hem İslâm kültürü ve hem de kaynaklarında geniş olarak yer almıştır. Bu olumsuzluk arzeden realite, Kur’ân’daki mücmel Hz. İsmâil kıssasının detaylandırılması gayretleri sonucu olarak karşımızdadır. Kur’ân’daki İsmâil kıssası; Hz. İsmâil’in doğumundan, Mekke’ye hicretine kadar olan yaşamına dair aradaki bilgileri arz etmeden, doğrudan Mekke’ye hicret veya orada ikamet ile başlamaktadır. Kıssada, Kâbe’nin inşası, Hacc ibadeti ve İsmâil (as)’in resûllüğü ile ilgili mücmel açıklamaların yanı sıra çok cüz’i olarak da İsmâil’in kişisel özellikleri üzerinde durulmaktadır. O halde İsmâil kıssasının doğru ve kâmil manada anlaşılması bazında Kur’ân’ın, mücmel İsmâil kıssası anlatımlarının mufassallaştırılması gerekmektedir. Bu tavrın, genel geçer bir cevabı vardır. İsmâil kıssası sadece Kur’ân’da yer almaz; aynı zamanda Kur’ân öncesi inen Tevrât’ta da hem de daha detaylı olarak yer almaktadır. Bundan dolayı Tevrât ve Kur’ân’da yer alan bu kıssaların Kur’ân metni perspektifinde mufassallaştırılarak daha genel veya kapsamlı anlaşılması yönünde sahih bir yöntem kullanılmalıdır. Bu yüzden her iki metinde geçen ortak konuların karşılaştırılarak ele alınması, konu hakkında daha doğru bir bilginin elde edilmesini sağlayacaktır. Kur’ân metni, kendisinden önceki kutsal metinlerdeki tahrifattan bahsederken, onlardaki doğru bilgileri de tasdik edici olduğunu ifade eder.

“Kur’ân kıssalarının tarihselliğini mi yoksa mesajlarını mı dikkate almalıyız?” diye bir soruyu sormadan edemeyeceğiz. Zira bu iki nokta hep tartışılagelmiştir. Bu iki noktadan birisini tercih etmek mi yoksa ikisinin de dikkate alınacağı dengeli bir tercih mi daha isabetli olacaktır? Bu soruyu, kitabınız bağlamında ve hatta örneklerle cevaplandırabilir misiniz?

Kur’ân kıssalarını kâmil manada anlamanın; hem tarihselliğini hem de ibret ve öğüt niteliklerini layıkıyla anlamaktan geçtiği kanaatindeyiz. Her ikisi de birbirlerinden ayrılmaz parçalardır bizce…. Örnekle açıklamaya çalışalım: Ashâb-ı Kehf kıssasının doğru anlaşılmasındaki metodumuz, sebeb-i nüzul rivayeti üzerinden hareket ederek Arap arka planına nüfuz etmek olmalıdır. Bunun için de Kur’ân’daki, Ashâb-ı Kehf ayetleri inmezden evvel bu kıssa hakkında malumat sahibi olan Medine Yahûdileri, dolayısıyla onların bu mâlûmatının kaynağı olan Tevrât’ın, Ashâb-ı Kehf konusuna dair verilerini incelememiz gerekmektedir. Bundan sonra Kur’ân’daki Ashâb-ı Kehf kıssası ayetleri doğrultusunda Kur’ân ve Tevrât’tan elde edeceğimiz tarihsel nitelikli bilgileri, tevhidî ve hidayet edici istikamette örtüştürmek olmalıdır. İşte bu iki İlâhi kitapta yer alan verilerin örtüştürülmesi ameliyesi, aynı zamanda tarihsel Ashâb-ı Kehf kıssasını ortaya çıkaracaktır. Ortaya çıkan bilgi manzumesi, modern arkeoloji, tarih, coğrafya bilim/disiplinleri ile desteklendiğinde, kıssaya dair daha da somut tarihsel verilere sahip olmak mümkündür. Mesela; olayın geçtiği dönemin siyasal yönetimi, İmparatoru/kralı, bu döneme ait takvimsel zaman, mağaranın coğrafi konumu, mağara ehlinin uyandıklarında haber almak için elçi yolladıkları şehir, vs gibi. Denilebilir ki Tevrât ve modern bilim/disiplinler vasıtası ile ortaya çıkan Ashâb-ı Kehf’e ait bu malzeme ne kadar sahih olabilir? Buna cevabımız, “Kur’ân’a aykırı olmadığı sürece o kadar tarihsel ve de sahih olabilir/kabul edilebilir.” Yine denilebilir ki, Tevrât’ın ve Arkeoloji, Tarih, Coğrafya gibi disiplinlerin malumatlarından yararlanmaya ne gerek var; Kur’ân ayetleri ile yetinsek olmaz mı? Bu da bir yöntem olarak kabul edilebilir. Ancak kıssa, Kur’ân’ın ilk muhatap toplumunca hiç bilinmeyen –sıfır bilgi ortamı- bir vakıa olarak anlatılmış olsa idi bu yöntem doğru olabilirdi. Oysa Allah, Arap toplumunca bilinen bir vakıa/kıssa üzerine ve bu bilinenlerdeki tevhidî yanlışları tashih eden olarak kıssayı vazettiği için; Arap arka planında bilinen kıssa materyali ile Kur’ân’ın vazettiklerinin, tevhidî, dolayısıyla hidayet edici istikamette birleştirilmesi en doğru metod olacaktır. Tıpkı, Cenâb-ı Hakk’ın, Âd ve Semud, Sâlih ve Hûd’a dair kıssayı anlatmasına rağmen, onlara dair somut delil olan onlardan bakiye harabelere dikkat çekmesi gibi. “(Ey insanlar!) Siz, onların yanlarından geçip gidiyorsunuz: sabahleyin ve geceleyin. Hâlâ akıllanmayacak mısınız?” (Kur’ân/37, Saffat/137–138)

Onlar, yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin akıbetlerinin nice olduğuna bakmadılar mı? Ki onlar, kendilerinden daha güçlü idiler; yeryüzünü kazıp altüst etmişler, onu bunların imar ettiklerinden daha çok imar etmişlerdi. Peygamberleri, onlara da nice açık deliller getirmişlerdi. Zaten Allah, onlara zulmedecek değildi; fakat onlar, kendi kendilerine zulmetmekteydiler.” (Kur’ân/30, Rum/9)

“İşte bu, (halkı helâk olmuş) memleketlerin haberlerindendir. Biz, onu sana anlatıyoruz; onlardan (bugüne kadar izleri) kalan da vardır, biçilmiş ekin (gibi yok olan) da vardır.” (Kur’ân/11, Hûd/100)

Dolayısıyla, bir kıssanın ne kadar tarihsel (vakii/gerçek) olduğu ortaya çıkarılırsa, kıssadan o kadar öğüt ve ibret alınması artar ya da bu durum kıssanın anlaşılmasına katkıda bulunur, kanaatindeyiz. Aynı zamanda bilhassa Kehf Sûresi’nde yer alan, Ashâb-ı Kehf, Zülkarneyn, Âlim kul-Mûsa ve diğer bazı Kur’ân kıssaları üzerine yapılan “sembolik/temsilî kıssa” ithamları da ortadan kalkmış ya da bastırılmış olacaktır. “Üç Kral İki Peygamber” kitabımızda da bunu yapmaya gayret ettik. Kur’ân ve özellikle Tevrât’ta yer alan bu üç şahsiyetin doğru tarihselliğini ortaya çıkararak onlardan daha ideal anlamda öğüt ve ibret alınmasını sağlamaya çalıştık.

Çalışmanızda ele aldığınız konular ve üç şahsiyet çerçevesinde, yer yer yılların ve hatta yüzyılların Müslümanları tarafından kabul görmüş diyebileceğimiz tefsir kaynaklarını, cesurca eleştirebiliyor, eleştirmenin yanında çok büyük yanlışlarının olduğunu söyleyebiliyorsunuz. Onları kutsamak anlamında söylemiyoruz elbette; ama geçmişteki âlimlerimizin ödenmesi mümkün olmayan haklarının teslim edilmesinin gerekliliğiyle birlikte, onların ‘suyun kaynağına’ yani Kur’ân çağına ve Peygamber aleyhisselam’a daha yakın bir zaman diliminde yaşamış olmaları, doğru bilgiye sahip olabilmelerini biraz daha kolaylaştırmaz mı?

İslam dünyasında gerek Kur’ân, gerekse Kur’ân kıssaları konusunda iki ana yaklaşım tarzı bulunmaktadır: Bunlardan birincisi, “geleneksel eğilim”dir. Geleneksel eğilim/Kadim anlayış; tefsir, hadis, siyer ve diğer İslâmi kaynaklarda bulunan rivayetlerin neredeyse tümünü doğru ve tartışılmaz gördüğü gibi, bu konularda söylenmesi gereken her şeyin geçmişte söylendiği için yapılması gerekenin önceki âlimlerin görüşlerini alıp nakletmek olduğu, bunun dışında yeni bir usul ve bilgi üretiminin haddi aşma sayılacağı kanaatindedir. Bunlardan ikincisi olan “Modernist/Seküler/Rasyonal eğilim” ise; “Kadim anlayışın”, kabul edilemez çeşitli “İsrâiliyat” ve “indi” rivayetlerin yoğun etkisi altında şekillendiği ve titiz bir ilmi araştırma ve usule dayanmadığı için, geçmişten bize ulaşan birikimin ekserisini, üzerimizden bir an evvel atıp kurtulmamız gereken köhne bir tarihi yük olarak görmektedir. Oysa bizce yapılması gereken, geleneği kutsama ya da inkârdan ziyade, söylendiği zaman dilimi ve ilgili oldukları ilmi disiplinlerin verileri dikkate alınarak “geleneksel bilgi”nin sahih addedebileceğimiz yönlerinden faydalanmak ve ona nüfuz etmiş gayri sahih yaklaşımları titiz bir şekilde elemek, ayıklamak olmalıdır. Görebildiğimiz kadarıyla, bugüne kadar Kur’ân kıssalarını anlamaya yönelik doğru bir metodoloji ortaya konulamadığı için, kıssaların anlaşılmasındaki “müşkül”leri izah etmek gayesiyle, ya hiçbir ilmi kriter gözetilmeden her türlü “İsrâiliyyat” ve “indi” nitelikli hurafe devreye sokulmuş ya da Taha Hüseyin, Muhammed Halefullah ve yerel (!) takipçilerinin izlediği gibi, Kur’ân kıssalarında –Zaman, Coğrafya, Tarih, Şahıslar, Olay bütünlüğü- tarihsel unsurlar bulunmadığından hareketle, bu kıssaların geçmişte yaşanmamış/vakii olmayan, hayali, edebi/sanatsal yahut sembolik/temsili veya mitolojik/usturî/efsanevî anlatımlar olduğu iddia edilmiştir ki, ifrat ve tefrit nitelikli her iki yorumlama tarzı da kıssaların sahih bir biçimde anlaşılmasını engellemiş/engellemektedir.

Kadim tefsir ve siyer anlayışının İsrâiliyat ve indi eksenli yorumlarına haklı olarak muhalefet edenlerin; Taha Hüseyin ve M. Halefullah menşeli Kur’ân kıssalarını edebi/sanatsal değerlendirmelere tabi tutan seküler yaklaşımlara, can simidi gibi yapıştıkları görülmektedir.

Cenâb-ı Hakk’ın, Kur’ân kıssalarını, Arap cahiliye toplumunun yalan-yanlış efsanevi/mitolojik anlatımlarını modifiye ederek vazettiği iddiasında bulunanlar, Kur’ân’a dış saldırıları önleme adına adeta “kaleyi içeriden çökertme” harekâtı yapmaktadırlar. Bunların önde giden teorisyenleri de Taha Hüseyin ve onun talebesi Muhammed Halefullah’tır. Bu “kaleyi içten çökertme” hareketine karşı yapılacak en iyi savunma; Kur’ân kıssalarının geçmiş İsrâiliyat ve indi yorumlarından kurtarılarak; Tevrât, İncîl, Zebur kitapları anlatımları ve arkeoloji, tarih, coğrafya, dinler tarihi, jeoloji, vb. ilim ve disiplinler aracılığıyla Kur’ân perspektifinde mufassallaştırılmasıdır. Bunun için Kur’ân kıssalarının doğru anlaşılması adına sahih bir metodoloji oluşturulmalıdır. Aksi halde “İsrâiliyat” ve “indi” yorumlar gölgesinde Kur’ân kıssalarını savunma adına yapılan cılız ve yetersiz savunmalar; Kur’ân kıssalarına yapılan modernist/seküler/rasyonel saldırı ve iftiraları engelleyemeyecektir, kanaatindeyiz.

Tâlut, Hz. Dâvud ve Hz. Süleyman (Yüce Allah’ın selamı onların üzerine olsun) kıssalarının daha anlaşılır hale gelmeleri için verdiğiniz çaba takdire şayandır. Kıssaları, yaşandıkları zamanları ve mekânları aşarak günümüzle ilişkilendirmeniz, Rasulullah Efendimiz’in döneminden örneklerle pekiştirmeniz, eserinizi daha çok sevmemizi sağladı. Son zamanlarda üzerinde durduğunuz çalışmalarınızdan bilgiler alarak söyleşimizi tamamlayalım müsaadenizle.

Kur’ân kıssaları hakkında, tamamen eleştirel nitelikli yazılar ve kitaplar yayınlamaya neden ihtiyaç duyduğumuzu izah etmeyi zaruri ve faydalı buluyoruz. Kur’ân kıssaları ile ilgili olarak yıllarca yaptığımız inceleme, araştırma çalışmalarımız esnasında çok sayıda görüş, yorum, iddia ve tezlerle karşılaştık. Kur’ân kıssaları ile alakalı çeşitli Tefsir, Meal, Kitab, Makale, Web sitesi yazarlarının, TV program konuk veya tartışmacılarının çeşitli makalelerimiz ve kitaplarımızda yer verdiğimiz çoğu iddia ve görüşlerinin, ilginç ve çağdaş (!) nitelikli yepyeni yorum, iddia, görüş ve tezler olduğunu müşahede ettik. Sessiz kalınıp, göz ardı edilemeyecek kadar, Kur’ân’ın ve anlattığı kıssalarının ruhuna aykırı gördüğümüz çağdaş (!) nitelikli bu görüş, yorum, iddia ve tezleri uzun bir inceleme sonucu ayrıntılı olarak değerlendirmeye aldık. Kur’ân perspektifinden spesifik bir bakışla farklı zamanlarda ayrı ayrı yaptığımız yoğun inceleme ve değerlendirmelerimizden sonra, Kur’ân kıssaları ile alakalı geniş hacimli ve hemen hemen hepsi Kur’ân perspektifinden eleştirel nitelikli yazılar ve kitaplar oluştu. Kur’ânî tarassut ve tecessüsümüzün bir neticesi olarak, kendimizi zorunlu hissettiğimiz bu inceleme ve değerlendirmelerimizdeki amacımız, eleştirmek zorunda kaldığımız gerek kadim gerekse modern dönem âlimler, yazar/müelliflerin şahıslarını veya eserlerini küçümsemek asla değildir. Biliyoruz ki hata/yanlış yapmak insanlara mahsustur. Aslolan, zuhur eden bu hata/hatalar, yanlış/yanlışları görmek veya göstermek, dolayısıyla bu vesile aracılığıyla hata ve yanlışları izale edip, doğru olana teveccüh etmektir. Amacımız, Kur’ân kıssalarının doğru/sahih anlaşılması hususunda gördüğümüz hatalar ve yanlışlıkları hem geçmiş âlimler ve modern dönem yazarlar ve hem de okuyucular açısından ayrıntılarıyla değerlendirerek, Kur’ânî doğrulara ulaşmaya bir vesile kılmaktır. Bu çalışmalarımızla bir kez daha Kur’ân’ın önceki Kitaplarla ve arkeolojik çalışmalarla birlikte okunması gerektiğini gözler önüne sermekte, “Kıssalar Bilimi” adı altında başlı başına bir bilim dalı oluşturulmasına dair teklifimizi yinelemekteyiz. İslâm âlemi ve spesifik olarak İlahiyat fakülteleri artık kelamcı, tefsirci, fıkıhçı âlimler yetiştirmenin yanı sıra Allah’ın indirdiği ayetlerle, yarattığı ayetleri birlikte okuyan bilim adamları da yetiştirmelidir. Allah’ın “ol” emrinden geçerek birer ayet haline gelmiş olan tarihi olayları, Allah’ın indirdiği ayetler ışığında okumak vakti çoktan gelmiş ve geçmektedir. Fussilet Sûresi 53. ayetinin de delaleti ile hiçbir bilim, Allah’ın indirdiği ayetlerden bağımsız olarak icra edilmemelidir. Öyle ki tez vakitte Kıssalar anabilim dalını da içeren “Kur’ân Üniversiteleri”nin kurulması için bütün Müslümanların çalışması gerekmektedir. Nasıl ki Allah’ın insan vücudu ayetini okuyan Tıp ilmi, yakın zamana kadar Dâhiliye, Kalp ve Damar, Nöroloji gibi bölümlere ayrılırken günümüzde neredeyse beynin her bir bölümü için ayrı birer uzmanlaşma yoluna gidiyorsa, Allah’ın indirdiği ayetler de Allah’ın bildirdiği anlama yöntemi ile kendi içinde uzmanlık gerektiren bilimsel çalışmalara tâbi tutulmalıdır. Kısacası, artık bir Bakara Sûresi Fakültesi, Âdem-İblis Kıssası Bölümü gibi akademik platformlar, kendi uzmanlarını yetiştirmelidirler.

Fatih Pala - 23.06.2017

,

330

Fatih Pala Hakkında

Fatih Pala

Gümüşhane/Köse doğumlu. 2003’ten beridir Kayseri’de ikamet etmektedir. 

Küçük yaşlarda başlayan okumaya olan sevgisi, şimdilerde, kimi yayıncıların kitaplarının tashihini ve editörlüğünü yapmasıyla daha da büyümektedir. 

"Genç Birikim" dergisinde ve "dunyabizim.com"da düzenli olarak yazmakta. Genellikle portre, deneme ve kitap tahlili türlerinde yazan yazarımızın Mayıs 2017'de Okur Kitaplığı'ndan "Gün Gün Rahmet İklimi - Ramazan ve Oruç" isimli bir kitabı yayınlanmıştır.

Rüveyde Bera, Şüheda Vera ve Sümeyye Sena’dan dolayı Peygamber aleyhisselatu vesselam'ın cennet müjdesine nail olacağına inanıyor. 

E-mail: fatihpalafatih@gmail.com

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin