Cihad Ve Şiddet Dışı Direniş

Cihad Ve Şiddet Dışı Direniş

Cihad Ve Şiddet Dışı Direniş

16.12.2016 - Sait Alioğlu
Cihad Ve Şiddet Dışı Direniş

“Meseleler oldu sorun / Dedenin dilinden anlamaz torun…”

(Abdürrahim Karakoç)

Günümüzde adeta klasikleşen ‘batıcı’ bir söylemle önümüzde duran İslamofobi gibi ideolojik argümanlara ek olarak, İslam’ın kitleler nezdinde anlaşılmasını zorlaştıran ve ne olduğu gizleyen, gizleten, ne olmadığını da ön planda tutan, afişe eden yaklaşımlara –belki de danışıklı bir dövüş vardır- ek olarak aşırı yorumsallığın getirmiş olduğu heyula karşımıza cihad yerine salt şiddet, kan ve gözyaşı olarak çıkmaktadır.

Tabii ki, cihada yönelik bu olumsuz algının, sadece modern bir yüzü yoktur. Bir de onun ve ‘kesinlik’ sigasıyla söylersek, büyük oranda, zamanında yaşanılan çoğu da lokal olan birçok ‘acı’ tecrübeye binaen elde bulunan aşırı yorumların gölgesinde vücut bulan “gelenekçi/Selefist” yaklaşımlarda cihadın anlaşılmasını zorlaştırmış bulunmaktadır.

Buna bir de, Emevi dönemi ile başlayan ve İslam’ın özgürlüğü baz alan, akla hitabeden, gönülleri fethe yönelik olan, ama bir menfaate dönüştürülmesi mümkün olmayan anlayışın yerine deruhte ettirilen salt toprak fethi ile sultanın katına ganimet olarak devşirilen bir savaşçı anlayışın da cihadın, gerek Müslüman olmayan kitlelerin ve gerekse de, yapılan olumsuz algı kurbanı günümüzün ‘çaresiz bırakılmış’ müslümanı tarafından korku içerisinde karşılık bulan bir vasatta işi zorlaştırmaktadır.

Kitaba Giriş…

Cihad Ve Şiddet Dışı Direniş; Farklı Yollar Farklı Simalar…

Cihad ve Şiddet Dışı Direniş adlı eser iki ana bölümden oluşmakta. İlk bölümde Kur’an’ın ve hadislerin ışığında cihad ve şiddet konusu işlenmekte…

Kitabın ikinci bölümde ise, mücadeleyi cihad eşliğinde şiddet unsuruna başvurmadan gerçekleştirmiş bulunan Müslüman şahsiyetlere yer verilmiş; daha sonra ise, Hindistan özelinde şiddeti mücadele yoluyla fenomen olan Gandi ile birlikte, Abdülgaffar Han, Cevdet Said, Malcom X (Malik El-Şahbaz)’la birlikte, kendisi açısından ‘barışçı’ bir anarşizmi savunmuş bulunan Lev Tolstoy'la birlikte İmam Humeyni ve Aliya İzzetbegoviç’in hayatını, mücadelesini, bunların şiddete ve özellikle de Müslüman olanların cihada nasıl baktıklarını incelemektedir.

Yazar, konuya giriş sadedinde kitabına şu ifadelerle başlıyor; “Şiddet bir ölçüde antropolitik, bir ölçüde siyasal ve kültürel ve hatta belki de ontolojik (fıtratımıza ait) bir sorun. Hele ki İslam dünyası ve Türkiye açısından şiddet, kültürel kodlarımıza dek işlemiş olan, bir türlü üstesinden gelemediğimiz, üstesinden gelmek şöyle dursun, sorunlarımızın çözümündeki neredeyse yegâne siyasal aracımız olan bir sorun.”(s. 7)

Cihad ve Şiddet…

Cihad, kelime anlamına istinaden “cehd etmek” olarak tanımlanacaksa eğer, o halde‘olumsuzluk’ anlamına koşut olarak, salt bir cehd şeklinde okunabilir miydi? Evet, işin aslına bakıldığında öyle olmalıydı, ama her iki konunun ontolojik olarak birbirinden farklılığına rağmen, yaratılan hava ve oluşturulan algıya binaen, cihad bir heyula cinsinden şiddetle özdeş kılınmaya çalışılmıştır.

O zaman cihat şiddete nasıl ve ne şekilde kurban gitmekteydi? Yazar yukarıda yaptığımız alıntının devamında şunları da belirtmektedir; “Şimdilerde … maalesef şiddetle birlikte anılan başka, oldukça değerli bir kavramımız var cihad. Eline her silah geçirenin sorumsuzca işlediği cinayetlerin aklayıcısı ve hatta taçlandırıcısı olan bu kavram, İslam tarihi içerisinde maalesef bu anlamda en fazla gadre uğramış bir kavram. Tabiri caizse bu cahil “mücahitler” tarafından katledilen en önemli şey, bizzat cihad kavramının kendisi olsa gerekir.” (s. 7)

Şiddet karşımıza şu ifadelerle çıkardı; “Temel dürtü ve varoluş gereği savunma veya karşı savunma harici daha çok insanlarda ve topluluk halinde yaşayan hayvanlarda grup içi otorite sağlamak için diğerinin varlığını tehdit unsuru görmek ve onu bu konuda denemek, daha doğrusu sindirmek için karşı tarafa uygulanılan zarar vermeye yönelik psikolojik davranış türü…”

Cehd, cihad ve şiddet…

Cihad kendi başına salt bir kavrama dönüşmeden önce, Arap lügatinde ‘chd’ kökünden mastar bir kelime olup, ‘gayret etmek’ anlamında, tüm insanî uğraşılar için ‘cehd göstermek’ anlamını kapsamaktaydı…

Modern döneme kadar, birçok yanlış anlama ve ona yönelik olan yüklemelerle birlikte, anlam kaymasının yaşandığına ek olarak, günümüzde ise, bu kavramın ‘eş anlamlısı’ kabilinden şiddetle anılır olması işin seyrini ‘az da olsa’ değiştirmiş, işin yokuşa sürülmesine zemin hazırlamıştır. Modern zamanlarda, Batılıların ona yüklemeye çalıştığı ‘yeni anlam, kurgu ve algı’ya koşut olarak Müslümanların da, bir durum tespitinde bulunarak sağlıklı bir anlayış, dil ve üslup geliştirecekleri yerde reaksiyoner tavırlar içerisinde olmaları da elbette bir garipliktir oysa…

Yazar, büyük oranda yanlış algılamalar sonucu olarak cihadla birlikte zikredilen şiddet olgusuna binaen hak ve adalet mantığı ile iktidar mantığının ayrımına dikkat çekerken, devletlerin, var olan sorunların çözümünde silah olgusundan kaynaklanan bir sıkışıklığı belirtmektedir “günümüz dünyası, genel anlamda ellerindeki silahların sorunları çözmede becerisini yitirdiği bir silah sıkışıklığı içerisindedir.” (s. 44) dedikten sonra, şu tespitle bulunmaktadır; “zaten sorunları çözen hiçbir zaman silahlar değil, derinlikli ve alternatif düşünceler yaratabilme becerileri olmuştur. Önemli olan bizi bu düşünsel derinliğe ulaştırabilecek olan tefekkür cehdine sahip olabilmektir.” (s. 44)

Yaklaşık iki yüz yılın bir parçası olarak değerlendirilmesi gereken cumhuriyet dönemindeki uygulamalara, izlenen yola ve politikalara bakıldığında Türkiye’nin kendini bir Batılı ülke ve devlet olarak lanse ettiği görülecektir.

Yazar ise, mevcut iktidarın konuya yaklaşımı üzerinden Türkiye’nin Batılı bir devlet olup olmadığı konusunda şunları dile getirmektedir; “Türkiye doğal bir Avrupalı değildir ve öte yandan bir Avrupalı olabilmek için tüm gemilerini de yakmıştır. … Hem Türkiye’nin yüzyıldır yatırım yaptığı tek yönlü politik yaptırımlar sonucu, artık döneceği ve sığınabileceği bir arka bahçesi de yoktur.”(s. 47)

Şiddet olgusunun varolan karşılığı…

Şiddetin hemen her alanda bir karşılığı ve geçerliği olduğu üzere siyasetle birlikte devlet aygıtında bir karşılığı vardı ve önemli bir argüman ve güçtü; “Şiddete şiddetle karşı koymayı bir özgüven, cesaret ve hatta siyaset biçimi olarak telakki eden bir körlüğe tutunarak, farkına varmaksızın karşı tarafın (devletsel iktidarın) şiddet politikalarının elini güçlendiren ve bu yolla da olsa geliştirilen bir alt-iktidarlaşma yöntemidir.” (s. 49)

Şiddeti birde, kavramdan yola çıkarak siyasi, dinsel ve bunlara bağlı olarak toplumsal bir strateji çerçevesinde de ele alabiliriz. Bu stratejiye bakıldığında, önümüze gelen şiddet olgusunun toplum ve ülke olarak, olumsuz, ama ‘bize yarayan’ ve güya bizleri toplumun diğer kesimleri karşısında güçlü kılan olumsuz yönüne ek olarak, birde olumlu yanının olduğunu da görmemiz gerekirdi…

“Şiddetin iliklerine kadar işlediği, toplumsal sorunlarını şiddetten başka yollarla çözümleyebilme geleneği ve becerisinden oldukça uzak olan bir toplumda yaşasak da, bir yandan da şiddet deyince aklımıza ilk planda hep olumsuz anlamlar gelmekte ve şiddetin her halini, en azından bu ilk bakışta reddetmekteyiz. Ama üzerinde biraz düşündüğümüzde, büyük ölçüde olumsuz da olsa, olumlu şiddet biçimlerinin de olabileceğinin farkına varırız.” (s. 61)

Buna örnek olarak genel anlamda; aileden okula, toplumsal denetim mekanizmasından yol bularak bir üst hizmet kurumu şeklinde örgütlenmiş bulunan ve yasalar çerçevesinde, toplumsal kabul görmüş demokrasi benzeri uygulamalarla adaleti ikame etmesi gereken devlet aygıtının ‘olumlu’ uygulamalarında görebilirdik ve görmeliydik de…

Özel anlamda ise, başta Gandi olmak üzere, kitapta da işlendiği üzere Gandi, Abdülgaffar Han, Cevdet Said, Malcolm X (Malik El-Şahbaz), Lev Tolstoy, İmam Humeyni ve Aliya İzzetbegoviç ile, halen sivil direnişçi mücadelesini sürdüren Garid Gannuşi özelinde; Avrasya, Asya ve Afroamerikani vasatta gözlemleyebiliyorduk.

Bu meyanda;

  1. Hint alt kıtas’ında Gandi’yi İngiliz sömürgeciliği karşısında ‘nefsiz eylem, doğrulukta sebat’, Abdülgaffar Han’ı ‘İslam’ın Silahsız Askeri’,
  2. Amerika’da Malcolm X’i ‘bir sessizlik içerisinde, ama mücadeleyi de asla elden bırakmadan sessizleştirilmiş bir halk öfkesi’,
  3. Rusya’da dolayısıyla da Avrasya’da Tolstoy’u ideolojik, ama insanları olması gerekene çağıran barışçı anaşizmi,
  4. Ortadoğu genelinde olmak üzere İran özelinde ve İslam’ın yaşayan bir diğer yorumu, ekolu sayılabilen bir vasatta Şia coğrafyasında İmam Humeyni’yi salt bir mümin ve mücahid vasfı olan cihad ile vasfeden ve adına İslam devrimi denilen bir atmosferle,
  5. Batının sekülerliği ile doğunun mezhepçiliği baz alan anlayışı arasında kendine uygun bir yer bulma telaşı içerisinde kalıp mücadele etmiş bulunan Aliya İzzet Begoviç’i örnek olarak verebilirdik.

Zaten, adı geçen eserde de yazar, bu şahsiyetleri vermiş oldukları sivil, ama hak ve adalet esasına dayalı mücadelelerini sarih bir şekilde ele almaktadır.

Yeri gelmişken şunu da belirtelim; ne yazık ki, bizde hiç de hak etmediği şekilde ‘bilge kral’ olarak değil de, Endülüs pratiğinden sonra, Batıda/Bosna’da ‘yeniden hayat bulan bir özgürlükçü İslam anlayışı ile Raşid Gannuşi’yi de, Begoviç örneğinde olduğu üzere Endülüs pratiğinden besleyen din, hayat ve mücadele anlayışı bu kitabın ilgi alanına girmektedir.

Bu da bahsi değer bir konu…

Kitapta çağdaş sivil direniş örneklerinin yanında, İslam’da ilkesel olarak varolan, ama Emevi pratiği ile döneminin süper güçleri olan Bizans ve Sasani’den etkilenme suretiyle peyderpey ortadan kalktığını bildiğimiz ve şura prensibine dayalı yönetim anlayışının, kendi dönemlerinde ‘yeniden’ hayat bulması için ilmi ve mali imkânlarını ortaya koymaya çalışan Müslüman ‘tarihi’ şahsiyetleri, mücadele yöntem ve biçimlendirmekteyiz...

Bunlar kısaca; Hasan Basri’nin ‘itidal çizgisi, aynı zamanda Emevi iktidar koltuğunda oturuğu halde, iktidar şeklinin yanlışlığını gören halife Ömer Bin Abdülaziz’in şura sistemine dayalı bir yönetim anlayışı temellendirmeye çalışması ve sivil fıkıh anlayışından hareketle verilmekte olan kıyama ilmi ve mali destek sağladığı bilinen Ebu Hanife’nin tavırları cihat kavramı ile birlikte, hak ve adalet için sivil bir formla ele alınıyordu.

Bu konu, kitabımızın da konusu arasında kendine yer bulmaktadır.

Yazarın çeşitli yayın organlarında yayımlanan yazılarının toplamı olan bu eser, belki de muhafazakâr ve İslamcı cenahta konuya, düşünüldüğünden farklı bir şekilde yaklaşmakla, işi bir bütünlük içerisinde ve vukufiyetle ele almaktadır.

Cihad Ve Şiddet Dışı Direnişi/ Farklı Yollar Farklı Simalar

Ümit Aktaş

Mana Yayınlar

1.Baskı, Ağustos/İSTANBUL

Sait Alioğlu - 16.12.2016

,

1195

Sait Alioğlu Hakkında

Sait Alioğlu

Özgün Duruş gazetesinde kitap değerlendirme yazıları yazmaktadır.

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin