Demokratik Hilafet Mes'elesi

Demokratik Hilafet Mes'elesi

Demokratik Hilafet Mes'elesi

14.11.2014 - Sait Alioğlu
Demokratik Hilafet Mes'elesi

  "Yine, yeni ve yeniden!"

Güncel bir izah...

"Osmanlı 'Türk' dünyasının, Yavuz Sultan Selim'in 1500'ün başlarında yaptığı Mısır seferi ile tanıştığı hilafet mes'elesi, birçok dinsel çevrenin iddia ettiği üzere, temeli Kur'an itikadına dayanmayıp, bir yönetim biçimi olarak, içerik olarak 'gereklilik' arzeden bir mevzu olarak, beraberinde birçok tartışmayı da getirmiştir.

Bilindiği üzere "halife" 'sonradan gelen' yani birinin ardılı hükmünde olan kişiyi vurgular ve salt maddi bir temele dayanır.  Buna iyi bir örnek olarak, Türkçemizde galat-ı meşhur olarak 'kalfa' denilen kişide, ustanın ardılı hükmünde olup halife kelimesinin, dilimize yerleşen farklı bir telaffuzuna işaret eder.

Bu böyle olmakla birlikte, modernizmin yol almasıyla birlikte, batıda olduğu üzere, doğunun, daha açıkçası İslam dünyasında da, hayatın her alanında olduğu gibi yönetim konusunda da Müslümanların, öteden beri tevarüs ettire geldiği paradigmaları -ki, bunların bir kısmı sahici olmayabilirdi-hiçe sayan 'çağdaş' uygulamalara koşut olarak, yeni biçimler ihdas edilmiş ve hızlı bir şekilde de kabul görmüştü. Ki, bu kabul görmelerin önemli bir kısmının, kendisi 'yerli' ama anlayış olarak yabancılaşıp batılılaşan aydınlar ve yöneticiler tarafından her ne pahasına olursa olsun toplum nezdinde temellendiriliyordu. 

Zaten, Tanzimat'la başlayan Osmanlı batıllaşmasına bir anlam veremeyen Müslümanlar, durdukları zeminin ayakları altından çekildiğine şahit olmakla birlikte, -içeriği salt siyasi olarak belirlenmiş olsa bile- ümmetin birliği olarak gördükleri, hakikaten de öyle görülmesi gereken hilafet kurumunun ortadan kaldırılmaya çalışıldığına şahit oldukları günden buyana bu mevzu hiç gündemden düşmemiş ve bilakis artarak devam etmiştir.

Yerine göre bu öyle bir hal almıştı ki, değil İslam'ın ilk döneminde olduğu bilinen hilafete, temeli, şura ilkesine değil de,salt saltanata dayanan Osmanlı idaresinin kendi kalınına uydurduğu hilafeti adeta itikadi bir mes'ele olarak kabul ettiği gözlemlenen bir anlayış vuku bulmuştu. Bu tartışma, yukarıda da belirttiğimiz üzere, günümüze kadar artarak devam etti. Bu devamlılık adeta, Müslümanların bir hayat memat meselesi olarak kendini ortaya koyuyordu.  Hemen her şey bu konuya bağlanır olmuştu. Bunun temeline indiğimizde, karşımıza birbirine bağlı birçok durum ile karşılaşırız; Müslümanlara batı tarafından teklif edilen, ya da dayatma yoluyla kabul görmesi istenen külli bir hayat anlayışı ile birlikte, bunlara bağlı olarak hilafetinde elden gitmesi kabilinden durumlar Müslümanları sıkıntıya sokmuş görünüyordu ve bunlar her şeyden önce psikolojik yıkımlarında birer habercisi idi sonuçta...

Batının gerek el altından, çoğu kez de aleni bir şekilde deklare ettiği ve hemen her alanı kapsayan Müslümanlara yönelik yıkım politikalarının birer sonucu olarak, Müslümanlar, hilafetin, Osmanlı toplumunda nasıl bir işleve sahip olduğuna bakmadan, psikolojik reflekslerle harekete geçip, hilafeti adeta itikadi bir konu olarak sahiplenmiş oldular. Ki, bunu besleyen kaynaklarda az değildi ve neredeyse her birinin, 'temelde' olmadığı halde, salt siyasi ve idari bir mevzu olan hilafet konusunu itikadileştirdiği görülüyordu.  Şimdi ise, batı tarafından İslam dünyasını yeniden düzenleme çalışması olarak okuyabileceğimiz IŞİD'in, derdinin, eksiğine ve gediğine rağmen hakikaten bir hilafet meselesi mi olduğu, yoksa öteden beri batı karşında mağlubiyet psikolojisi içerisinde duran ümmetin, bu istek ve arzusunun bir istismarından mı ibaretti? Bakıp göreceğiz...

El-Kâtip ve Demokratik Hilafet Mes'elesi...

Sanırız Ahmed El-Kâtib'in de, daha IŞİD'in devrede olmadığı bir zaman diliminde, Müslümanların hem batıya ve hem de onun önerdiği formlara karşı varolan güvensizliğine ek olarak, kendisinin de içerisinden geldiği Şii dünya ile birlikte, zamanla vakıf olduğu Sünni dünyanın idari anlamda rahatlamasına katkı sunacağını düşündüğü hilafet konusuna yaklaşımını içeren çalışması olan "Demokratik Hilafet" eseri ile ilgili olarak bir değerlendirmede bulunduk"

İşte o değerlendirmemiz;

"İletilmiş bilgiler ışığında yönetim olgusuna baktığımızda bu meselenin ontolojik açıdan farklı zeminlerini görebiliriz. Bunlar salt insan düşüncesinin eseri olan, insan muhayyilesine dayanan, edindiği tecrübî bilgiyi daha üst bir formla test etme ihtiyacı hissetmeden yönetsel düşünce biçimleri olan monarşi, oligarşi, demokrasi vs. kategorilerinde değerlendirilebilir.

Bunlar seküler temelli de olsa anlamları, işlevlikleri ve amaçları doğrultusunda değerlendirildiğinde birbirilerinden maksat açısından farklılık arzederler. Kur'ani ifade ile bunları kategorize ettiğimizde bazılarının marufa dair olmadığı bilgisine sahip oluruz. Zira istişareye, düşünce özgürlüğüne ve çoğulculuğa dayanmamaktadır. Örneğin, monarşi.

Demokrasiye gelince ise seküler temelli de olsa içerisinde en azından çoğulculuk vs. yanları barındırdığından iyiye ve güzele yönelim açısından yüzlerce yıllık insani bedellerle esaslı bir irtibatı bulunduğundan dikkate değer tarafı söz konusudur. Diğerlerinden en bariz farkı ise hem bir yönetim biçimi ve hem de seküler temelli de olsa bir yaşam biçimi içeriği oluşudur. Diğerleri salt boyun eğmeciliğe ve tekçiliğe dayandığından alternatif yaşam biçimi üretebilmeyi baştan silip atmaktadırlar.
 
Böyle oluşu ne olursa olsun demokrasinin en azından bizler tarafından 'bi ihtilaf' ele alınıp onu baş tacı ettiğimiz anlamına da gelmemelidir. Burada sadece bir tercih söz konusudur. Bu saydıklarımızdan farklı olarak ise İslam "en iyi haber" olan Kur'an tarafından ve fıtrata, ondan da yine onun mantalitesine uygun içre orijinal hükmünde 'yönetimden, ibadete' kadar hayatın her alanında tesis edebileceğimiz bir hayati form ihdas etmemiz gerekir.

Kur'an bu formlara kaynaklık teşkil ettiği halde formun en iyisine ulaşmanın yolu yine de hayat tecrübelerimizle ilintili olacaktır. Bir hayat dini olan İslam, farklılıklarımızı da işin içerisine katarak bizlere "onların işi meşveret/danışma üzeredir" diyerek sahih bilgiyi ve çoğulculuğu baz alan bir yönetim biçimine vurgu yapar.

Ama tarihi süreçte bu hep böyle mi olmuştur diye soru sormamız gerekir. Kısa bir zaman aralığı dışında ekseriyetle yönetim sultanlıklar şeklinde ve toplum nezdinde de "dinî bir hava verilsin diye hilafet adı altında tesmiye edilmiştir. Osmanlının yıkılışına kadar ki süreçte ne yazık ki bu form devam edip gelmiştir. Hatta yönetim bazında yer yer laikliği çağrıştırıcı uygumlalar da varid olmuştur. Bir hayat ve ona bağlı olarak meşveret dini/formu olan İslam ve demokrasi kendi şartlarına varlık nedenleri paralelinde salt bir yönetim olgusuyla birlikte aynı zamanda da farklı hayat pratiklerini yüzü kendisine dönük kitlelere salık vermektedirler. Ama monarşi oligarşi cumhuriyet benzeri tekçiliği öngören yönetim biçimlerinde olduğu gibi çeşitliliğe, kültürel zenginliğe pek de sıcak bakmayan "sultani hilafet" formu bize ulaşan medeniyet olgusuna rağmen elinde bulundurduğu güç unsurları yoluyla çoğulculuğa kısmi olarak yer verse de o unsurların devlet yönetimine ortak edilmelerini hep engelleme siyasetlerini sürdürmüştür.
 
Hilafet konusuyla ilgili bir yığın klasik ve modern birçok çalışma literatürümüzde yaklaşık yüz yıldır yer almaktadır. Bu meyanda Iraklı Şii alim Ahmed el-Katib'in Mana Yayınları'nca Türkçeye çevrilip yayımlanan "Demokratik Hilafete Doğru" adını taşıyan çalışması günümüzün algı dünyasını bir hayli kaplayan, işgal eden demokrasi kavramı ile hilafet olgusunun olası birlikteliğinin imkânlarına vurgu yapması açısından ele alınmayı gerektirmektedir.

El-Katib haklı olarak Şii literatürün yönetim olgusu konusunda "kayıp imam olgusundan" dolayı ketum ve karşıt davranmasını baz alarak makul eleştiriler getiriyor. Şia'ya nazaran yönetim konusunda Kur'an'i bakış açısını bir hayli zorlayan sultanlık sistemine "dinsel kaynaklar"dan fetvalar devşirildiğinden yola çıkarak Sünni geleneği de tenkit etmektedir. Bu iki ana bloğun yönetim konusunda pasifliğini ve ölçüsüz aktifliğini bir nevi 'ti'ye alarak farklı bir yöntem sunmaya çabalamaktadır. Günümüz şartlarını baz aldığımızda mevzu yönetim konusu da olsa esası alt etmeden insani tecrübelere dayanarak yeni yöntemler bulunabilir. Burada bir mahzur olmadığı gibi fayda da mülahaza edilebilir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi esası alt etmeden yine Kur'an'ın ifadesiyle "ortak iyi" ekseninden kalkılarak bir niyet beyan edilebilir.

Burada eşit olan şeye gelince demokrasinin aynı zamanda bir yaşam biçimi olduğunu vurgulamıştık. Meşveretin yerine ikame edile gelen hilafetin ise başta liyakate, genel geçer kriterlere ve adalet olgusuna cidden dayanmadığını yüzlerce yıllık pratik içerisinde birikimlerimize bakarak müşahede edebiliriz. Hilafet uzun bir dönem yönetimde aynı zamanda hukuksal bir ikiliğe, daha doğrusu çok başlılığa kaynaklık teşkil etmiştir. Bir yandan işin ehli bilginler, bir yandan ise dini değerleri alabildiğine boşlayan yöneticiler!

Birebir İslam'la uyuşma emaresi göstermemesine rağmen İslam ümmetinin önemli bir kısmını bir arada tutmaya çalışan Osmanlı Devleti'nin kendi iç durgunluğu ve batının gelmiş olduğu nokta, aynı zamanda hilafet müessesini sonun başlangıcına taşımıştı.  Bu meyanda Osmanlı modernleşmesi süreci ani bir atraksiyonla dönemin aydınları bağlamında zihinsel ve yönetsel açıdan İslami aidiyeti kesintiye uğratmış ve baştan beri var olan laikliği alabildiğine tahkim etmişti.

Türkiye bağlamında cumhuriyet uygulamaları halkın derinliksiz de olsa İslami aidiyetini kesintiye uğratmış, halk yeni duruma alışamamışken, sureta demokratik uygulamalar devreye sokulmuş, yeni bir süreç başlamıştı. Ama zamanla bu demokratik ortamların halkın kahir ekseriyetinin Osmanlıcı, saltanatçı yönünü ortaya çıkarmış oldu. Ama muadillerine nazaran çoğulcu ve özgürlükçü olan demokratik anlayışı içselleştirme bir tarafa, bu kalıbın onlarca yıldır tuhaf bir şekilde Osmanlılık vizyonuna doğru kaydı/rıldı/ğına tanık olmaktayız...

Saltanat bağlamında akideleşen Sünni anlayış yeni ve orijinal yönelimlerin önünde zihinsel bir kazıntı olarak durmaktadır. Buna paralel olarak Şii imamet olgusu da uzun bir dönem ketum davranarak en azından kendi kitlesini mehdinin zuhuruna kadar bil fiil yönetimden alı koyarak kendi formları adına zalim yönetimlerin neşvünema bulmasına dayanak teşkil etmiştir. İşte Ahmed El-Katib bu yanlışlıkla dolu formların elde ettiği yönetimle ilişkilerini eğer mümkün ise demokratikleştirmenin imkânlarını sorgulamaktadır. Bu iyi niyete itiraz etmemekle birlikte, geçmişin tortularını bir yere bırakıp asıllarını ele alan ve var olan formlardan ilkelilik içre yararlanıp maksada uygun yöntemleri ikame edebiliriz. Bu sayede de salt demokrat vs. olmak zorunda da kalmayız...

Demokratik Hilafete Doğru
Ahmed El-Kâtib
Mana Yayınları

Sait Alioğlu - 14.11.2014

,

1921

Sait Alioğlu Hakkında

Sait Alioğlu

Özgün Duruş gazetesinde kitap değerlendirme yazıları yazmaktadır.

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin