Devinimsel Gerçeklik

Devinimsel Gerçeklik

Devinimsel Gerçeklik

18.08.2021 - Mustafa Atalay
Devinimsel Gerçeklik

İnsanın gerçeklikle imtihanı, varlığının dipsiz bucaksız derinliğinde gizli birer elmas hüviyetindeki sorunlarının, çözümlenmesi hiç düşünülmeyen bir anda gün yüzüne çıkmasıyla gerçekleşir. Kendisini oldukça savunmasız bulduğu bu noktada, insanın, çaresizliğini gömmüş olduğu yalnızlık hissiyatı, çözüm hususunda en çıkar yol olarak önünde beliriverir.

İnsan kendisinden kaçtıkça, varlığını bir başkası üzerinde görmeye başlar. Doruğuna vardığı düşünceleri bir aklın dimağında dalgalandıran şeyin ne olduğuna odaklandığında, kendisini bir devinimin ilk dönemecinde bulur. Bunun adı, gerçekliğin kıskacıdır.

Yazılan her şey gerçeklikten bir pay almaktadır. Bu durum gerçekliğin ne olduğundan daha çok, gerçekliğin içinde bulunduğu şeyin ne olduğuna doğru bizi yönlendirir. Böylece her eserde gerçekliğin ovalarında huzur bulduğumuz yere demir atarız.

Anton Çehov (1860-1904)

Rusya doğumlu, tiyatro oyunları ve öykü yazarıdır. Babası bakkaldır. Çocukluk hayatı geçim sıkıntısı içinde geçmiştir. Lise yıllarında ailesinin geçimine katkıda bulunmak amacıyla dergilere kısa yazılar göndermeye başlamıştır. 1879 yılında Moskova’da Tıp eğitimi görmeye başlamış, okulu bitirince bir müddet hekim olarak çalışmıştır. Gazetelerde köşe yazıları, ardından uzun hikayeleri ve tiyatro oyunları kaleme almıştır. Ünlü öyküsü 6. Koğuş’u 1892 senesinde yayınladığında, yaşadığı bölgede kolera salgını olması nedeniyle doktor olarak aktif rol oynamıştır. 1894 yılında Verem rahatsızlığına yakalanmış ve Kırım’a tedavi için geçmiştir. 1904 yılında iyice rahatsızlaşan ve tüberküloz rahatsızlığı teşhisi konulan Çehov, Almanya’da vefat etmiştir.

Altıncı Koğuş

Anton Çehov'un kaleme aldığı “Altıncı Koğuş” adlı hikâye, bir doktor olan Adnrey Yefimıç'ın vicdanı ve düşüncelerinin ikileminde bocaladığı bir anda toplumsal bir tecrite uğramasına yoğunlaşır. Bununla birlikte okuyan ve eğitimli olan ancak takıntısını kontrol edemediği için akıl hastası olarak hastaneye yatırılan İvan Dmitriç Gromov'un kendini tüketen yalnızlığını da gözler önüne serer.

Eserin yazıldığı yıllar Rusya bürokrasisinin alt kısmında biriken memurların, üstte ise birbirini destekleyen ast-üst ilişkilerinin hakimiyeti ile yalan, rüşvet ve adam kayırmacanın en yüksek olduğu bir döneme denk gelmektedir.

Eserde, elden geçirilmeye mecbur olan ve hastane diye tasvir edilemeyecek bir mekanın aynı zamanda sağlık ekipman/teçhizat eksikliğiyle resmedilmesi kasaba toplumlarının sağlık durumunu açıkça ifade etmektedir.

Eser genel olarak bir odada yatan beş hastaya odaklanırken, toplumsal statüden bağımsız bir felsefi düşünce inşasının, insanların kaderini değiştirmedeki etkisizliği açısından teolojik ve toplumun buna hazır olmadığını ifade etmesi açısından da sosyolojik ve psikolojik bir zeminde ilerlemektedir.

Hastane ve Hastalar

Eser dul avrat otu, ısırgan ve yaban kenevirlerinin çevrelediği bir hastaneyi tanıtarak başlıyor. Bu bitkilerin alelade zikredilmediğini ve bir hastanenin çevresinde bulunmasının insan sağlığına olumlu etkisinden dolayı atıf yapıldığını düşünmekteyim.

Hastane şartlarının ardından altıncı koğuş olarak tabir edilen yatakhaneyi ve yatan hastaları ele alan yazar, bu hastaları tanıtarak esas üzerinde durmak istediği konuya doğru eserin seyrini yönlendirir.

Odadaki “asil” insana odaklanırken, aslında kendi içinde de eseri asil-orta ikilemine kurban eden Çehov, diğerlerinin hayatından daha çok asil İvan Dmitriç’e yönünü çevirir. Kısmen Moyseyka’ya değinse de, Moyseyka’nın yan yatakta yatan Dmitriç’i taklit ettiğinden bahsederek, eseri Dmitriç-Yefimıç ekseninde ele almanın en tutarlı durum olduğuna okuyucuyu ikna eder.

Hali vakti yerinde bir memur olan Dmitriç Gromov’un, iki oğlundan birini vereme kurban vermesiyle değişmeye başlayan yaşamı, babasından kalan borçların bütün birikimini alıp götürmesiyle farklı bir şekle bürünür. Sonrasında kasaba yaşamı başlar ve bir gün ansızın iki polis memurunun bir suçluyu götürmesini izlerken kendini onun yerine koyarak tedirgin olur. Böylece içinde başlayan huzursuzluğu bastıramaz ve hayatını altıncı koğuşa gidene kadar bir takıntıya feda eder.

Doktor Yefimıç

Andrey Yefimıç Ragin ilahiyat okumuş, doktor olmayı istemeyen ama ailesi tarafından zorunlu olarak bu mesleğe yönlendirilmiş birisidir. Nahif ve başkalarını kırmayan bir kişiliğe sahip olan doktor, dış görünüşe ise hiç önem vermezdi. Kasabaya atandıktan sonra hastaneyi inceleyen ve burasının hastaları tedavi etme hususunda yetersiz olduğunu gören doktor; önceleri bunu değiştirmeyi düşünse de zamanla bunun oldukça güç olduğunu görerek duruma kayıtsız kalmayı tercih eder.

Bu durumu vicdanında muhasebe ederken düşüncelerindeki detaylar ve kıvrımlar incelenmeye değer görünmektedir: “Eğer ölüm herkes için olağan ve meşru bir sondan ibaretse insanların ölmelerine engel olmak niye?... Tıbbın gayesi, ilaçların acıları hafifletmesi olarak görürseniz kaçınılmaz olarak ortaya şu soru çıkar: ‘Acıları hafifletmenin amacı nedir?’ İlk olarak acıların insanı kusursuzluğa götürdüğü söylenir. İkinci olarak ise, eğer insanoğlu acılarını haplarla ve damlalarla hafifletebileceğini öğrenirse, bugüne kadar onları hem her türlü kötülükten koruyan, hem de onlara mutluluk bahşeden dini ve felsefeyi tümüyle terk edebilir. (S.17)”

Bu düşünceler içinde bir şeyleri değiştirmeye güç yetiremeyen doktor Yefimıç, ilk başlarda oldukça fazla hastayı muayene edip, elinden geldiğince doğumlarda yaptırırken; günden güne bunun kimseye faydasının olmadığını görür. Hastaları bir kandırmacanın parçası haline getiren sistem değişmediği müddetçe bir şey elde edemeyeceğini düşünerek hasta sayısını azaltır.

Kendisi günlük beş-altı hastaya bakıp geri kalanını yanında doktorculuk/ilahiyatçılık oynayan sağlık memuru Sergey Sergeiç’e bırakıp gider. Zamanını kitap okuyarak geçiren Yefimıç, akşama doğru kendisini ziyaret eden Postane Müdürü Mihail Avaryanıç’la sohbet ederek günü tamamlardı.

Bu muhabbetler aslında ruhunu doyurmaz ve sadece kendisini dinlemeye ara verir belki de kendisi farkında olmadan düşüncelerini bir başkasıyla paylaşırken sadece karşısında bir suret olmasını isterdi: “Kasabamızda şöyle akıllıca, ilgi çekici şeylerden söz etmeyi bilen ve seven hiç kimsenin olmaması ne kadar da kötü, saygıdeğer Mihail Avaryanıç (S.21)”

Doktor ve Gromov

Doktor Yefimıç düşüncelerinin olgunlaşmasının yanında bu düşüncelerini paylaşabilecek, hayatı bu düşünceler ekseninde yorumlayacak ve belki de bir birlikteliğe kapı aralayabilecek birinin eksikliğini hissetmekteydi: “Hayat can sıkıcı bir tuzaktır. Düşünen bir insan olgunluğa eriştiğinde ve tam bir bilinç kazandığında kendini istençsiz olarak sanki çıkışı olmayan bir tuzağın içindeymiş gibi hisseder. (S.23)”

Altıncı koğuşa hiçbir zaman uğramayan doktor, bir vesile ile buraya girer ve Gromov’un oldukça hiddetlenmesi üzerine onu yatıştırmak için konuşma yaparken aslında, tuzağın içine doğru kendi ruhunu çekmeye başlar.

Ölüm-ölümsüzlük, hastalık-delilik, Diyojen- Voltaire-Dostoyevski ekseninde yaptıkları muhabbet aslında doktoru kendi gerçekliğine doğru iten fitilin ilk ateşi olmuştur. Onu düşünerek geçen geceden sonra yine onun yanına gitmiş ve muhabbete kaldığı yerden devam etmek istemiştir.

Bu konuşmalar eserin ana gövdesini oluştururken, doktor üzerinden Rus tembellerinin her şeyin farkında oluşu ama bir türlü bir şeyleri değiştirmek için müdahalede bulunmamasına dair eleştiriler oldukça dikkat çekicidir: “Hastalarınızdan bir kadın gelmiş dişinin ağrıdığını söylüyor. Ne olmuş? Ağrı, onu düşünmekle oluşur, üstelik hastalıklar olmadan bu dünyada yaşanmaz ki. Bu yüzden kenara çekil kadın, düşünmeme ve votka içmeme engel olma. (S.41)”

Sonuç

İnsan kendi gerçekliğine adımlamaya görsün, süreç kendiliğinden olgunlaşmaya başlar. Gromov ile muhabbet kasabalının dikkatini çeker, herkes tedavi için değil de sadece konuşmak için doktorun orada olduğuna hemfikirdir. Doktorun da onların bir parçası olduğu yaygarası, rezil bir bürokrasiye ek olarak oluşturulan algıyla beraber, doktoru kendi gerçekliğini altıncı koğuşta görmeye kadar götürür.

İnsan gerçekliği görmek için bu dünyada yeteri kadar cesaretli davranmazsa, ölümden sonrası bunu kendisine göstermek için hızla yaklaşır. İnsan kaybedecek neyi varsa onu kaybettiğinde yalnız kalır ve bu da düşüncelerini yitirmenin eşiğidir.

Çehov hekim olmasının da etkisiyle, aynı zamanda düşüncenin çığır aşan yapısını kurguladığı bu eseriyle, insanın kendine adımlamasının önünde hayat dahi olsa bunu engelleyemeyeceğini açıkça belirtir. Toplumun “deli” olduğu bir yerde, bu toplumun dinamikleriyle tersleşmenin akıllılık olmadığını, yapıyı bir üst emirle değiştirmeden düşüncelerin seyrine etki edemeyeceğini ortaya koyuyor. Bu yapı içinde akıllı olmanın asıl delilik olduğunu ise düşünenlerin payına bırakıyor…

Altıncı Koğuş

Anton Çehov

İş Bankası Kültür Yayınları

68 Sayfa

Mustafa Atalay - 18.08.2021

,

265

Mustafa Atalay Hakkında

Mustafa Atalay

Bir gölün kıyısında 88 yılının Temmuz sıcağında hayata gözlerini açtı. Eğitiminin büyük bölümünü burada geçirdi. Bir denizin kıyısında 2007-2012 yılları arası Üniversite eğitimiyle birlikte hayat eğitimi de aldı.

Bir gölün kıyısına döndüğü yaşamını, 2012 Ağustos'undan bu yana 'Lale'lerle bezeli düşüncelerle 'Eczane'sinde devam ettiriyor.

Okuyor, yazıyor, çalışıyor ve başka alanlarda eğitimine devam ediyor.

Daha önce Üniversite bünyesinde çıkarılan Sentez Dergisi'nin editörlük ve yazı işleri sorumluluğu görevlerini üstlendi. Kardelen Derneği Bülteni'nin editörlüğünü yaptı. Dernek ve Vakıf bültenlerinde ara ara göründü, Alıntılar Mektebi'nde talebe oldu, Yolcu Dergisi'nde nefeslendi, on5yirmi5.com'da uzun bir serencamı oldu. Kitaphaber.com.tr'yi ise evi gibi görüyor...

Facebook: mvatalay
Twitter:@ayn_sin_kaf
Blog:http://aynsinkaf.blogspot.com.tr

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin