Direnişci - Mücahit Akagündüz
![]() Meryem Betül Altuntaş | Hatırat | Okunma: 435 | 20.07.11
Ana gibi yar olmaz, Bağdat gibi diyar...
Bağdat! Irak'ın gelini.. Dicle'nin ev sahibi.. Baştan ayağa buram buram tarih kokan şehir... Bağdat! 4. Murad'ı, Fatihi yapan şehir.. Bağdat! İmam-ı Azam'ın, Abdulkadir Geylani'nin, Halid-i Bağdadi'nin şehri.. Ve şimdi; Bağdat! Demokrasinin sağanak sağanak bomba olarak yağdığı, özgürlüğün kalaşnikofların ucundan dağıtıldığı şehir.. Bağdat! Gazetecilerin bile, bakkala giderken helalleşip çıktıkları hayalet şehir.. Bağdat! Tuvaletten bozma kulübesinde 3 çocuğuyla, kayıp kocasını bekleyen kadınların, hiç yoktan sebeblerle tıkıldığı Ebu Garip hapishanesinde tahliyeyi bekleyen adamların şehri.. Bağdat unutulmamalı! Felluce unutulmamalı! Irak savaşı unutulmamalı, gündemden düşmemeliydi. Süper devlet (!) Amerika; Irak'a sözde özgürlük ve demokrasi getirirken yetim kalan 4,5 milyon çocuk unutulmamalıydı. Neler olmuştu Irak'ta? "Beyaz adamların" demokrasi getirme telaşı nelere mâl oluyordu? Petrol kuyularının sorunu el kadar çocukları, evinde temizlik yapan kadınları ilgilendiriyor muydu? Ve sivil halk bu kadar zulmü hakedecek, bu kadar havan topu yiyecek ne yapmıştı? Şehitleri bir fatiha ile yâd ederken, ecel vaki olmamış o mazlumların hayata tutunacak dalı kalmış mıydı acaba? Hangi bir müslümanın ayağına diken batsa yerimizde duramazdık? Bağdat'ta neler olmuştu? Gidip görmeliydik... Nasıl olacaktı? Sivil - ferdi zordu. Amerika güdümlü yandaş medyaya da kanamazdık. Ve onlarca kameramanımız gitti, bizlere "göz" olmak için.. Gördüler, görüntülediler. Fakat, sanki haberler o an görüntülendi, sıcak savaşın durulmasıyla soğudu geçti. Elimdeki bu kitap: "DİRENİŞÇİ" kamera arkasındaki bir gazetecinin iz düşümü.. Meslekî kariyerinin bile önüne geçen vicdanının peşinde bir kameramanın, acısı tatlısı, sevinci ve telaşıyla yaşadıklarının kalemle somutlaşmış hali.. BAĞDAT GÜNCESİ Kitabın yazarı Mücahit bey "Gazetecilik mesleği doğru zamanda doğru yerde olmaksa eğer, benim şuanda Bağdat'ta olmam gerekiyor." diyerek atılmış Irak yollarına, ailesini ve küçücük kızını bırakarak. Kolay bir şey olmamalı bu. Çünkü yurtdışına çıkmak her zaman güzel bir gezi anlamına gelmiyor. Zira savaşın ortasına gidiyorsun ve karşında Amerika var. Hani şu; tüm katliamlardan masum çıkmayı başarabilen ve olası tüm ihtimallerde "demokrasi getirecektik" deyip, ölen binlerce mazlum içinse "üzgünüz" sözcüğünü tazminat sayan bir Amerika! Fakat orada da, seslerinin ve görüntülerinin dünya kamuoyuna yansıtılmasını bekleyen mazlum halk var. Onlar için ne yapabilirim? Hiç bir şey yapamazsam onlarla ağlarım. Karınca kararınca tarafım belli olsun" diyerek düşmüş yola yazar. Kitap: Bağdat, Felluce, Necef, Hilla, Omara, Kerrade, Kut'daki katliamları, yanan arabaları, roketsavarları, ağlayan çocukları, savunan gençleri, yangında kalakalan kadınları ve daha nicelerini geniş bir yelpazede konu almış. Satır aralarında çok dokunaklı yerler var. Mesela: paslı sedyede dünyaya gözlerini açan bebek yüreğimizi acıtmaz mı? Saddam'ın ordusunda asker iken gözlerini kaybeden gazinin: "Bağdat'ı beğendin mi?" sorusu ve ardından: "Daha önceden daha güzeldi. Ben bu şehre aşıktım. Şimdi her yerde patlamalar, ağır borbamdımanların, çatışmaların verdiği hasar, bakımsızlık, sokaklarda kol gezen ölüm korkusu... Bağdat'ın bu halini göremediğim için seviniyorum. Gözlerimi kaybetmeseydim kahrımdan ölürdüm." sözleri meselâ... Kitabın yaydığı etkide sanırım yazarımızın da büyük bir payı var. Zira meslekî haberlerini sıradan bir kayıt altına almak yerine, hissettiklerini yazmış. Mesela; Felluce'deki bir mahallede gencin biri yakasına yapışıp, yangını yeni sönmüş evlerini çekmesini söylüyor. Bir yandan halâ yanan yatağı tutup: o yatakta yatan annesini yıkıntılardan dolayı kurtaramadıklarını söylüyor ağlayarak. Yazarımız kamerasını bırakıyor, gence sarılıyor. Hıçkırıkları birbirine karışıyor. Bir kadının getirip başlarından aşağı su dökmesiyle kendisine geliyor. Ve çok manidar olaylar da var.. Ofiste temizlikçi olan Leyla ablanın işgalden önce Dışişlerinde çalıştığını öğrenmek mesela.. Yine de, tamamen karamsar bir hava yok kitapta. Tercümanları Hasen'in oğlunun doğum gününe 3 katlı pastayla gitmeyi ihmal etmiyorlar.. Zira Bağdat'ta da hayat her şeye rağmen devam ediyor. Yazarın dediğine göre: patlama anında halk halâ kavun suyu alabiliyor. Ve kadınlar hala renk uyumuna dikkat etmeye çalışıyorlarmış. Gerilim çok hoş anılara da yer açmış. Ya, yabancı gazetecilerin kaçırılmalarının artması üzerine kalaşnikoflarıyla yatan gazeteci ekibimizden Mücahit bey, lavaboya kalkan arkadaşı Murat beye koridorda silah doğrultursa? Yahut: ya İstanbul'dan gelen araçta şüpheli koku bulan köpek otur da, gazeteciler 3 gün gözaltına alınırsa ve köpeğin sucuk kokusuna huylandığı sonradan anlaşılırsa? Kısacası: 6 ay boyunca tümüyle Bağdat'ı yaşayan bir kameramanın Bağdat notları.. Kitabın dili hafif. Ve halen 47 bin Amerikan askerinin bulunduğu -15.05.2011 haber kaynaklarına göre - Irak'ta olanların unutulmaması için iyi bir kaynak diyebilirim. Fakat kitapta hiç tarih bulunmaması aklıma takılıyor ve Mücahit beyi rahatsız edip soruyorum: hangi yılda Bağdat'ta olduğunu. "2004 Nisan - Ekim arası 6 ay kaldım Bağdat'ta." diye yanıtlıyor. Bu kez kitabın basım yılının 2010 olması dikkatimi çekiyor. Zira arada 6 yıl var. "Bu kadar uzun sürecin nedeni var mı?" diyorum. Ve "kitabın sadece bir günlük mü yoksa kitap olması amacıyla mı yazıldığı" sorusunu da ekliyorum. Nezaketle şöyle yanıt veriyor: "Bağdat dönüşü psikolojim ciddi derecede bozulmuştu. İstanbul'da kalamadım. 20 gün sonra Afganistan'a gittim. Orada 4 ay kaldım. Döndükten sonra kendimi daha iyi hissediyordum ve sorunun tempoyu bir anda düşürdüğümden kaynaklandığını anladım. Ardından 2 ay Avrupa'ya gittim derken 2005 bitti. 2006'da malum İsrail - Lübnan savaşı vardı. 3 ay orada kaldım. Ve o yıl da öyle geçti. 2007 seçimler vs. derken, yoğundu. Vel hasıl kitabı yazmak 2008 yılında askere gittiğimde nasip oldu. Sonra biraz da muhteşem yayınevimizde, baskı sürecini bekledi. 2010 yılını böylelikle bulmuş olduk... Bağdat'tayken böyle bir kitap projemiz falan yoktu. Olsaydı bir de belgesel çekebilirdim o zaman orada. Ve herhangi bir günlük tutma durumumuz da olmadı. Geldikten sonra, ölümler hala orada devam ederken insan rahatsız oluyor. Biz döndük (kurtulduk) ama oradaki insanlar dramı yaşamaya devam ediyor. "Hâlâ onlar için yapabileceğimiz bir şeyler vardır elbet" diye düşünürken, "yaşadıklarımızı birer vesika haline getirelim, somut elle tutulur belgeler olsun" deyince kitap fikri ortaya çıktı. Böylelikle elimizden geldiği kadar bir şeyler yazmaya çalıştık." "Bir notunuz var mı eklememi istediğiniz?" soruma tevazuyla: "Yazınızı okuyanlardan oradaki müslümanlar için ve acizane kendim için dua istirham ediyorum. Hepsi bu.." diye yanıt veriyor. DİRENİŞÇİ: bir savaş güncesi.. Bağdat nedir? sorusuna en iyi en iyi yanıt yine kitaptan: Bağdat: korkak, gergin ve eli tetikte bir askerden daha tehlikeli bir şeyin olmadığı ve en ucuz şeyin insan hayatı olduğu şehir!.. İyi okumalar! Direnişci Mücahit Akagündüz Kaynak yayınları 172 sayfa 14 eylülde Kocaeli'nde doğdu. Tahsil hayatı İstanbul'da geçti. Çeşitli eğitim kuruluşlarında Arap dili üzerine dersler veriyor. Bir Yardım kuruluşunda gönüllü çalışıyor. Kocaeli'nde yaşıyor. İstanbul'u ve Kitapları seviyor.
Meryem Betül Altuntaş İsmine Kayıtlı 22 Yazı Bulunmakdadır. Meryem Betül Altuntaş İsmine Kayıtlı 22 Yazı Bulunmakdadır.
• Şu Saatte Orada Mıydın? - Bilal Sami Gök demir |

14 eylülde Kocaeli'nde doğdu. Tahsil hayatı İstanbul'da geçti. Çeşitli eğitim kuruluşlarında Arap dili üzerine dersler veriyor. Bir Yardım kuruluşunda gönüllü çalışıyor. Kocaeli'nde yaşıyor. İstanbul'u ve Kitapları seviyor.









