Doğu Batı Tartışmaları - Hasan Hanefi, Muhammed Âbid El Câbirî

Doğu Batı Tartışmaları - Hasan Hanefi, Muhammed Âbid El Câbirî

Doğu Batı Tartışmaları - Hasan Hanefi, Muhammed Âbid El Câbirî

07.10.2011 - Sait Alioğlu
Doğu Batı Tartışmaları - Hasan Hanefi, Muhammed Âbid El Câbirî

Doğu batı ana başlığıyla, diyalog şeklinde süren tartışmalar günümüz İslam/Arap dünyasının iki önemli şahsiyeti, düşünür arasında geçmektedir. Bu iki düşünür, biri Mağripli/Fas Muhammed Abid El-Cabiri, diğeri ise Maşrıklı, yani Mısırlı Müslüman düşünür Hasan Hanefi"dir. Bilindiği gibi Mağrip"le batı Arap dünyası, Maşrık"la ise doğu Arap dünyası ve yakın Müslüman dünya anlaşılır. Haliyle Türkiye ve İran"da bu kategoriye girer...

Doğu batı tartışmaları da olarak bilinen bu diyalog 'seksenlerin tartışması" olarak da ilgilisince, bilinir. Cabiri"nin "Şam"da bana Sordular; Sizin Oralarda Su Var mı"" başlıklı ve 'Diyalogun Anlam ve Amacı" konulu ilk bölümde yayımlanan metinden anlıyoruz ki, bu tartışmalar Paris"te halen yayımlanmakta olan "el-yevm es-Sab"î" (Yedinci Gün) adlı Arapça dergide yayımlanmış bulunmaktadır.

Diyaloglar şeklinde iki düşünürün görüşlerini içeren tartışmalar orijinal adıyla "Hıvaru"l Meşriq ve"l Mağrib" adıyla Arapça olarak 1990larda Beyrut"ta yayımlanmış. Yukarıda adı Arapça olarak zikredilen kitap çalışmasının, bazı kaynaklarda yine 1990 yılında Kahire"de yayımlandığına dair bilgiler de var! İşte, Arap dünyasında bir hayli ilgi uyandırdığı bilinen bu eser Mana Yayınları"nın kendi yayın periyodu içerisinde biz okuyucularıyla buluşmuş oldu...

Konu başlıklarına bakıldığında bazı konuların o dönemlerin düşünce ve siyaset anlayışını yansıttığı görürecektir. Örnek vermek gerekirse; FKÖ lideri müteveffa Yaser Arafat"ın öncülüğünde Cezayir"in ilan ettiği Filistin devleti meselesi Hasan Hanefi tarafından 'Filistin Davası" adlı diyalogun ilk metni olarak işlenen "Misak-ı Milli"den Cezayir"in Endülüs Modeline" başlıklı değerlendirmesi, intifada öncesi bir dili yansıtmaktadır.

Bu tartışmalar içerisinde günümüzde hararetle tartışılan "İslamofobia/İslam Korkusu" adlı bizleri bir hayli meşgul eden yeni ve yakıcı tartışmalar, haliyle yok! Zira o günün şartları içerisinde bu türden konular daha henüz dünya gündemini işgal etmiyordu!

Ki, seksenli yıllarda batı ve İslam dünyası hemen her açıdan, birtakım tartışmalara gebe idiyse de şimdilerde olduğu üzre emperyalist irade tarafından pompalanmaya çalışılan İslami terör(!) ve batının ötekisi bağlamında bir kuşatma içerisinde değildi...

Yine Cabiri"nin yukarıda başlığını zikrettiğimiz metninde adı geçen derginin yöneticilerinin 'biri Mağrip"ten, diğeri ise Maşrık"tan iki düşünür arasında karşılıklı bir diyalog gerçekleştirmeyi ve bunu sayfalarında yayınlamayı planladıklarını" belirttiklerini öğreniyoruz...

Bizce hacim olarak küçük, ama işlediği konular açısından bir bütün olarak modern çağı, geçirmiş olduğu ideolojik ve düşünsel serüveni ve oradan da seksenli yılların atmosferinde, konuların halen önemini koruyarak günümüze bıraktığı mirası bizlere göstermesi açısından 'Doğu Batı Tartışmaları" adlı kitap uzun bir dönem kendini okutturacağa benzemektedir.

Bu tartışmalarda Maşrık"ı temsil ettiğini bildiğimiz Hasan Hanefi ülkemizde İslamcı entelektüel çevreler tarafından yaklaşık on beş- yirmi yıldır tanınmakta ve bir, iki eseri Türkçeye çevrilmiş bulunmaktadır. Hasan Hanefi genellikle İslami sol kategorisi içerisinde zikredilmekte olup İlerici İslam düşüncesini savunduğu bilinmektedir.

İslami sol gibi bir formu savunduğu -belki de Mısır"da o forma mensup tek kişidir- öteden beri bilinse de bu tartışmalarda yeri geldiğinde hem İlerici İslam"a ve hem de İslami sol"a atıfta bulunmasına rağmen, bizde yapıldığı gibi olayı salt bir mülk olgusuna indirgemediği gibi, öteden beri sahihlik bağlamında sapa sağlam bizlere ulaştığına kani olduğumuz birçok İslami sembolü ve ritüelleri var olan kültürden söküp atma derekesine düşmemekte ve aksine sahih geleneği savunmaya çalışmakta...

Hasan Hanefi"nin bu diyalog çerçevesinde, bilgi seviyesi yüksek bir entelektüel, bir açıdan Cemil Meriç misali bilgi aktaran bir ansiklopedist konumda bulunması, aceleci davranması ve yerine göre de herkesin bildiğini samimice- orta yere koymasını talep edici oranda da kışkırtıcı çabaları, onu önemsiz kılmamakta, bilakis, önemi bizce tartışma boyunca devam etmekte...

Cabiri ise İslam düşünce tarihinde İbn Hazm, İbn Haldun ve Şatibi gibi isimlerle temayüz ettiğini düşündüğümüz Endülüs eksenli bir İslami formu günümüzde canlandırma çabaları içerisinde olmuştur. Ondan dolayı da Maşrık coğrafyasında asırlardır kabuk tutan gelenekçi, taklitçi bir İslam anlayışına karşı duruş sergilemeye çalışan çağdaşı düşünürler gibi hem aceleci, indirgemeci değil ve hem de batıyı da onların çoğundan iyi anladığını ortaya koyabiliyor...

Çeşitli tartışmaları içeren mezkur kitap sekiz küsur diyalog konusundan /bölümünden oluşmakta ve her bölümde sadece "Modernlik ve Taklit" diyalog konusu hariç, ilk metinler Hanefi"ye, ikinci metinler ise cevap açısından Cabiri tarafından kaleme alınmış olup o periyot takip edilerek eserde yerini almıştır.

Diyalogun ana başlıklarını sıralarsak;
1)Diyalogun Anlam ve amacı
2)Köktencilik ve Modern Çağ
3)İslam ve Laiklik
4)Liberalizm
5)Modernlik ve Taklit
6)Diyalogu Gözden Geçirme
7)Fransız Devrimi ve Araplar
8)Filistin Davası

Hasan Hanefi, rivayet yoluyla Hz. Peygamber"e atfedilen "Kurtuluşa eren fırka" hadisini, İbn Hazm"ın da sıhhatinden kuşku duyduğunu belirterek, bu dar ve karşıtını nereyse 'tekfir cihetiyle" dinden çıkarıcı bir anlayışın terk edilmesi gerektiğini vurgulamakta...

Ve "...bu rivayet, ümmetin düşünce ve ilim zenginliği ile uyuşmadığı gibi şeriatın ruhunu ve anlamını kurutmaktadır." Der. "... İstişare eden pişman olmaz" "İsabet eden iki sevap, hata eden bir sevap alır"(s.9) Diyerek, tekfir anlayışının bir zihniyet sorunu olduğuna dikkat çeker.

Hanefi bu hadisin sıhhat sorununu dile getirirken aslında haklı olarak en başta Müslümanlar arası bir diyalogun her daim olmasını talep etmekte...

Cabirî"de "...Böylece "farklılıklar" diyalogun hareket noktası olacaktır. Fakat bu diyalogda farklılıkların derinleştirilmesi değil, derinliklerine inilmesi hedeflenecek..."(21) diyerek geniş bir bakış açısına sahip olduğunu ortaya koyabilmekte...

Hanefi, ikinci diyalog bölümünde çağdaş İslami hareketin üç tarihsel dönemine vurgu yaparken, köktenciliği "...Humeyni sonrası İran"da şekillenen yeni bir durum..." olarak belirtip 'geri kalmışlık, gericilik, şekilcilik, şiddet ve yöntem karşıtlığı gibi..."(33) özelliklere sahip olduğunu vurgular... Bu kelimenin Arapça karşılığının Usûliyye kelimesi olduğunu, fakat "Batı dillerindeki Fundamentalism kelimesinin tercümesidir" der.

Cabirî ise bu bölümde özet olarak "ortak gelecek inşa etmek için 'ortak noktalar bulma zorunluluğundan bahsetmekte. Ayrıca konu açısından köktenciliği kendi ifadesiyle 'selefilik" olarak tanımlamakta... Aslına bakılırsa Arapça karşılığı Usûliyye olan köktenciliğin uzun bir dönem bizleri uğraştırması, kelimeden ziyade onu o şekilde tercüme edenlerle bizlerin farklı anlam dünyasından olduğumuzun payı olsa gerek...

Üçüncü bölümde Hanefi özetle "İslam"ın batı tarzı laikliğe ihtiyacı yoktur" diyor, 'ama" sigasına da vurgu yapmayı ihmal etmiyor. Cabirî ise, yine özetlersek "İslam"ın devletten ayrılacak bir kilisesi yoktur ki!" diyerek Hanefi"nin bize özgü(!) bir laiklik anlayışının bir yeri olmadığına atıf yapmakta...

Batı tarzı laiklik vurgusu modernleşme sonucu batı için ne kadar anlamlı ve anlaşılır ise de, bizler açısından da o kadar anlamsızdır. Bunu imayla karışık dile getirdiğimizde hayat-din ilişkisini haliyle, parçalara ayırmış oluruz... Tamam, Hanefi kendimize ait kadim değerlerin muhafazasından yana, ama onları açıklarken sık, sık da batıya atıfta bulunmayı da ihmal etmemektedir.

Dördüncü bölümde Hanefi Liberalizmin Eş"ari Mısır"da başarılı olamadığını belirtir ve bunun kendince birçok izahını yapmaya çalışır.

Bu akımın Mısır"da başarılı olamadığından bahis açarak, onun yerini sosyalizm, Arap milliyetçiliği gibi akımların geçtiğini, devrimler olduğunu izah etmeye çalışır. Liberalizmin Mısır"da batıdakine benzer temelleri ve süreci olmamıştı. Ama onun başarısızlığından nemalanan "devrimci ideolojiler"inde acımasızlığı halk, adına, toplum adına bir umutsuzluk kaynağı olmuştu, günümüze dek...

Buna rağmen Cabirî liberalizmin Mağrip"te başarılı olduğunu belirtmekte... Mağrib"in Maşrık"tan farklı bir takım yönünden yola çıkarak başarı ve başarısızlıkta bir farklılığın da altını çizmekte ve şöyle demekte; "...Liberalizmin Mağripte başarılı olduğunu söylemiyorum, fakat liberalizmin Mağripteki başarısızlık sebeplerinin ve sonuçta gelmiş olduğu durumun Maşrıktakinden çok farklı olduğunu söylüyorum." (s.79) Anlaşılan o ki Mağripte de kesin bir başarı söz konusu değildir liberalizm açısından, ama 'bazı" temel farklılıkların da olduğu uygulamaların seyrinden de belli oluyor!

Aslında, adı geçen bu akımın birçok yerde oluşan başarısızlığının esas sebebinin onun ontolojisinden kaynaklanan mesajının farklı ideolojik duruşu olsun, ya da olmasın toplum katmanlarında itibar görmemesi, ilgi uyandırmamasıdır. Bizde de liberal kalemlerin medyada cirit atmalarına, son dönem hükümetlerinin, ona sığınmalarına, halka çeşitli vasıtalarla batılı değerleri sunma girişimlerine rağmen geniş halk katmanlarından ilgi görmemesi de ona rakip ideolojilerden ziyade halkın değerlerine yabancı kalmasından olsa gerek...

Beşinci bölümde Cabirî özetle söylersek; Modernliğin çağı yakalayabilmemiz için tek yol olduğunu vurgulamakta. Fakat modernliği batılı anlamda değil de bizi var kılan/kılacak çabaların husule gelmesinde bir form olarak, algılıyor olsa gerek...

O, modernliği bu şekilde ilzam ederek bir şeylerinde önünü 'peşinen" kesmeye çalışıyor! O da İslam"ı hemen, hemen hiç bilmedikleri halde O"na ve değerlerine sarılan(!) yerli aydınların batıyı toptan redetmelerini, ama kendilerine özgü bir formu oluşturamayışlarını eleştirmekte ve çözüm olarak da bize özgü bir modernliğin imkânlarını bulmaya, ortaya koymaya çalışmakta...

Bu bakış açısına, batı adına, ona özgü bir ontolojik çerçeveden bakmasak bile bizde de örnekleri alabildiğine var olan muhafazakârlığı düşünebiliriz. Bunu yaparken, bizde olmayan unsurları, çabaları yok saymıyoruz, ama modernliğe bir açıdan sahip çıkmayı da 'işleri kotarmaktan ziyade" onun sonuçta seküler yönünü baz alarak sağlıklı bulmadığımızı belirtmiş olalım...

Bu bölümde Hanefi"de Arapların Avrupa merkezciliğinin kurbanı olduklarının ısrarla altını çizmekte... Onun da bu haklı feryada rağmen batı düşünce ikliminden elini, eteğini çekemediğini 'kafa karışıklığı ve asli formlarımızdan mahrum oluşumuzdan ötürü" çok rahatlıkla söyleyebiliriz...

Altıncı bölümde Hanefi Cabirî"ye "Neden diyalogumuz böylesine soğuk"" sorusunu yöneltmekte, bu konu ile ilgili düşüncelerini dile getirmekte; Cabirî ise "Görünüşte sakindi, ama içerik olarak gayet ateşliydi" cevabını vermekte ve diyalogun hiç de soğuk geçmediğinin altını çizmekte...

Yedinci bölümde Hanefi Fransız devriminden yola çıkarak o günden bugüne dünyanın çehresini büyük oranda değiştiren aydınlanma felsefesine bir hayli önem atfetmekte ve neredeyse onun bizler için bir nimet olduğunu kendi özelimizden yola çıkarak salık vermekte...

Hanefi bu konuda şekil ve bazı pratikler açısından haksızda sayılmaz, sayılmasına, ama nihayetinde aydınlanmanın bizzat kendiside sorgulanmayı gerektirmemekte midir" Diye sormak, sorgulamak gerekir! Zaten bu dünyanın başına ne geldiyse, buna eski hatalarımızla birlikte, aydınlanmacı felsefenin hiçbir kadim değeri ve kriteri tanıma durumunu da ekleyebiliriz, çok doğal olarak...

Cabirî ise kendinden emin ve bizi şaşırtacak bir edayla "Fransız devrimi mi" Biz Vehhâbiliğin üstüne devrimtanımayız!" yaklaşımını sergilemekte "Fransız devriminden tam 42 sene önce, 1747 senesinde Muhammed b. Abdulvehhab ile Suud ailesi arasındaki anlaşma sonucunda ortaya çıkan Vehhabi hareketi olduğunu görmekteyiz"(s.131) diyor ve "...Vehhabi hareketinin Arap dünyasındaki tesirinin Fransız devriminin Avrupa"daki tesirine denk, hatta ondan daha güçlü olduğunu söylersek abartmış sayılmayız" (s.131) diyerek konunun önemini belirtmekte...

Kitabın son bölümü ise onlarca yıldır Ortadoğu/İslam dünyasını birinci elden ilgilendiren Filistin sorunu üzerinden Filistin davasına ayrılmış. Hanefi bu bölümde Filistin sorununa İslam"ın öngördüğü bir bakış açısı içerisinde direniş ruhuyla yaklaşacağına, Yahudilerin başta Endülüs"te olmak üzere aydınlanma dönemi Avrupası"n da toplumsal, kültürel ve düşünsel hayata en başta feslsefi açıdan sunduklarını(!) dile getirdiği katkılarını belirtmekte ve bunun halende mümkün olduğunun altını çizmekte; Cabirî ise bu görüşe genel anlamda prim vermeden "Haksız mıyım dostum, tek çözüm daha fazla direniş!" önerisinde bulunarak adeta günümüzde söz konusu olan direniş seçeneğine vurgu yapmakta ve dönemin bazı İsrailli bakanının radyolarda ve basında dile gelen ve "...biz nefs-i müdafaa yapıyoruz!" yollu hinlik kokan 'yıkıcı söylemleri"ni delil olarak Hanefi"ye aktarmaya çalışmakta ve "Hanginize inanayım"" diyerek de olayın vahametini serdetmekte...

İşte "seksenlerin tartışması" olarak da bilinen bu diyalog, bünyesinde her ne kadar bir dil ve üslup değişikliğini barındırıyor olsa da tarafımızdan yeni ve önemli konular ilave edilerek günümüz Müslüman entelektüellerini, aydınlarını beyin fırtınaları yapmaya sevk edebilir, diye düşünebiliriz...

Ki, buna da çok mu çok ihtiyacımız var!

Doğu Batı Tartışmaları
Hasan Hanefi, Muhammed Âbid El Câbirî

Çeviren, Muhammed Coşkun
Mana Yayınları, İstanbul
Ağustos - 2011

Sait Alioğlu - 07.10.2011

,

4121

Sait Alioğlu Hakkında

Sait Alioğlu

Özgün Duruş gazetesinde kitap değerlendirme yazıları yazmaktadır.

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin