Dünya Yorulunca Hakikat Anahtar Çevirir

Dünya Yorulunca Hakikat Anahtar Çevirir

Dünya Yorulunca Hakikat Anahtar Çevirir

Dünya Yorulunca Hakikat Anahtar Çevirir

Aynadaki aksime bakıyorum, acınacak bir hâl yok.

Bahanelerden inşa ettiğim bir kalbim var, işte oraya takılıp düşüyorum.

Affedersiniz, kendim kalkamıyorum da kaldırabilir misiniz?

Babalar ve kızları meselesi uzundur. Aslında evlat ve baba meselesi daha uzundur. Evlat yaradır, baba tuz basar yaraya, yara acıyınca sanır ki işkence ediliyor kendine, hâlbuki kabuk bağlasın da acımasın diye bir uğraşı vardır babanın. Evlat yaradır ve her yara sahibince kapatılmak istenir. Lakin bazı yaraların izi kalır, acısı diner ama acı çekmiş olma hali hep hatırlanır.

Zehra acısını öfkesiyle bastıran bir karakter olarak karşımda bu romanda. Ayyaş Mürşit’in – ki bu Mürşit’in hatıra defterini Zehra’yla birlikte okuyuncaya kadar benim taktığım ad- kızı Zehra Öğretmen romanın ilk sayfalarında babasını tam bir reddediş halindedir. Ne babalık etmiştir ki ona? Haklı değil mi Zehra diyorsunuz, haklı elbet. Bazen ebeveynlerimizle sadece biyolojik bir bağımız var gibi gelir. Onların toplum içerisindeki halleri, bizim üzerimizde de inkâr edilemez bir etkiye sahiptir. Dolayısı ile gün aşırı alkolik gezen, üstü başı pejmürde bir adamı, baba hanesine yazmak kolay değil Zehra için. Günlük yaşantımızda bu tarz insanlarla karşılaştığımızda muhakkak bir yüzümüz buruşur, kaçımız o insanı bu hale getiren süreci merak ediyor acaba?

Eserin ismi üzerinden bir fikir beyan etmek gerekirse, “Acımak” bir duygu olarak hepimizin sahip olmak istediği ama çoğunlukla “acınan” değil “acıyan” taraf olmak yönünde oyumuzu kullandığımız bir mesele yine. Sahi kim başkaları tarafından “acınan” hükmünde olmak ister ki? Ancak her insan, büyük acımaklar peşinde koşarken başkalarınca muhakkak acınacak tarafları bulunan bir canlıdır.

Zehra Öğretmen idealist, işinde iyi ancak kalbinde “acımak” duygundan yoksun bir yaşam sürer, bu durum onu takdir eden amirlerince eleştirilir. Öyle ki her iyinin bir kötü tarafı bulunur, Zehra Öğretmenin katı ve merhametsiz bazı tavırları eserde okuyucuya evvela öğrenciler üzerinden yansıtılır. Eserin en iyi cümlelerinden biri Zehra Öğretmen’in zaafları üzerinden konuşulurken verilir okura; “Acımak… Ben insan ruhlarındaki derinliğin ancak onunla ölçülebileceğine kaniyim. Evet, dibi görünmeyen kuyularına atılan taş nasıl çıkardığı sesle onların derinliğini gösterirse başkalarının elemi de bizim yüreklerimize düştüğü zaman çıkardığı sesle bize kendimizi, insanlığımızın derecesini öğretir… Fikrimce yalnız doğruluk hastalığı, bir hak ve hakikat meselesi etrafında toplanmak kabiliyeti, bir cemiyeti mesut etmeye kâfi gelemez… Bunun için acımak, birbirimizin feryadını, iniltisini duyabilmek de lâzım!..”(Syf.14)

Roman, Zehra Öğretmen’in babasına karşı acımak duygusundan yoksunluğunu bir kalp ve akıl terazisi ekseninde işler. Büyük resme bakınca nitekim Zehra fazlası ile haklı görünür. Yatılı bir okula verilmiş, baba sevgisi görmemiştir. Ancak görünen her zaman gerçek olan mıdır? İşte bu soru romanın tematik unsurlarından biridir bana göre. Zehra eserde ne kadar rasyonelliği temsil ediyorsa, babası Mürşit o kadar duygunun içerisindedir. Aklın ışıkları söndürdüğü bir gecede Mürşit’in yazdıkları, Zehra’nın duyguları kilit vurduğu kapılarını bir bir açmaya başlar.

Baba Mürşit Efendi karakterinde ise bir insanın hayatının nasıl ideal formlarda başlayıp, bir süre bu minvalde devam edip, dürüstlük ve ahlak duygularının zirvesine oturup, nasıl alaşağı olduğunu görürüz. Bir insan dürüstlük ve onur abidesi iken el açar duruma nasıl gelir? Hem de bir hiç uğruna! Eserin ahlak felsefesi yönünden okunacak en birinci ismi kesinlikle Mürşit Efendi’dir.

Mülkiyeyi bitirdiğinde iş bulma zamanları trajikomik olmakla birlikte neredeyse günümüz ile aynıdır: “Bu üç ayı nezaret koridorlarında, kapı diplerinde iş dilenciliğiyle geçirdim. Neticede şuna kanaat getirdim ki memuriyet almak için sade diploma kifayet etmiyor. Ayrıca tavsiye mektupları, selamlar da istiyorlar.” (Syf.60)

Romanda “acımak” duygusunun başına iş açtığı birinci kişidir Mürşid Efendi. Uzaktan tanıdığı lakin rahatsızlanınca kendisine eşlik ettiği Fadıl Efendi’nin nerdeyse kollarında vefat etmesi üzerine onu evine götürür, hatta ölü bedenini yatağına koyar. O sırada feryat figan eden Fadıl Efendi’nin karısı ve kızına acıdığından onlara bir takım yardımlarda bulunur ve en sonunda Fadıl Efendi’nin kızı Meveddet ile evlenerek, kaynanası ve karısı ile yaşamaya başlar. İşte asıl çözülme bu evlilikten sonra gerçekleşir. Mürşit Efendi tüm kararlarını öylesine duygusal alır ki bu durum adeta onun sonunu hazırlayacaktır. Kaynanası ve karısının bitmek bilmez ve ekonomisini zorlayan istekleri onu artık başkasına el açar, hatta yalan söyleyip hırsızlık etme noktasına getirir. Ataerkil bir bakış açısıyla bakarsak bu duruma, evin reisi gibi görünen Mürşit ancak onu yöneten ve isteklerini sanki damadının şerefi ve onuru için istiyor gibi gösteren kaynanasıdır. Sonuç olarak bu iyilik düşünme hali (!) Mürşit’in felaketini hazırlamıştır.

Mebus Şerif Halil Bey’in Zehra Öğretmen’e babası ile ilgili getirdiği haber ise Mürşit’in asıl kimliğinin ortaya çıkmasına vesile olacak olaylar silsilesini beraberinde getirir.

Reşat Nuri Güntekin’in romanlarında idealist öğretmen/memur tipleri meşhurdur. Zehra Öğretmen’in idealist yapısı muhakkak ki babası Mürşit’in ilk memuriyet zamanlarındaki idealistliği ile paraleldir. Bu açıdan baba kızın ortak yönünü okuyabiliriz. Babanın zaafları doğrultusunda aldığı yanlış kararlar, kızı Zehra’nın köksüz bir hayat sürmesine yol açsa da eserin ikinci kısmı diyebileceğimiz bölümde, Mürşit Efendi’nin hayatına dair tuttuğu defter tüm gerçekleri çıplaklığı ile ortaya koyar. En başta babasını inkâr eden Zehra, sonunda onu kucaklamak istese de karşısında nefes alan bir Mürşit Efendi ne yazık ki olamayacaktır. Yazar bu son hamlesi ile Zehra’nın kalbine “acımak” duygusunu enjekte edebilmiştir peki?

Biz insanların gurur denen zaafı vardır bir de. Yerli yerinde kullanıldığına epeyce şık dururken yersiz durumlarda bir insan hayatının son aydınlığını görmenize bile engel olabilir. Zehra tüm bu olanlardan sonra, kalbi üzerine kapaklanmış ve hakikatin çevirdiği anahtarla açılan kapıdan girerek kulağıma şunları fısıldamıştır:

Aynadaki aksime bakıyorum, acınacak bir hâl yok.

Bahanelerden inşa ettiğim bir kalbim var işte oraya takılıp düşüyorum.

Affedersiniz, kendim kalkamıyorum da, kaldırabilir misiniz?

Acımak

Reşat Nuri Güntekin

İnkılâp Yayınları

159 Sayfa

Gülnaz Eliaçık Yıldız - 28.07.2020

,

2182

Gülnaz Eliaçık Yıldız Hakkında

Gülnaz Eliaçık Yıldız

1987 yılının Aralık ayında Yozgat’ta dünyaya geldi.  Doğduğu bu şehirde yaşamaya devam ediyor. 2008 Yılında Yozgat Bozok Üniversitesinde Bilgisayar Teknolojileri ve Programlama Bölümünü, 2016 yılında Anadolu Üniversitesi İşletme bölümünü, 2020 yılında da yine Bozok Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü bitirdi. 2011 yılından beri Kitaphaberde kitap değerlendirme yazıları yazıyor.

Yazı çalışmaları; Bir, Şehrengiz, Serencam, Kün Edebiyat, Yedi İklim, Ayraç, Berhava, Mâi, Hayal Bilgisi, Mahur Beste, Yolcu, Siyah Sanat gibi süreli yayımlarda yer aldı.

2016 Eylül ayından beri evli. Şimdilerde bir oğula anne, okumaya âşık bir dünyazede!

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin