Enes CAN yazdı: Bir Şehir, Bir Adam, Bir Kitap;

Enes CAN yazdı: Bir Şehir, Bir Adam, Bir Kitap;

Enes CAN yazdı: Bir Şehir, Bir Adam, Bir Kitap;

07.02.2019 - Enes Can
Enes CAN yazdı: Bir Şehir, Bir Adam, Bir Kitap;

Bir Şehir

İnsan hayatının kader kavşağı denilen yerinde, ömrünün geri kalanının şekilleneceği bir yol vardır. Bu kavşağa ulaşana dek tüketilen ömür, sizin hangi yola gireceğiniz hakkında ipuçları verecektir. Ömrümüzün ergenlik sivilceleriyle dolu olan kısmını bir kenara atarsak, geri kalan kısmının karanlık, sıkıntılı ve feda edilen nice ayaklarla dolu olması gerçeği, aşikârdır. Çünkü yol fedakârlık, yorgunluk ve nice kederi içinde barındıran bir serüvendir. Bu serüvenin bir sonu olmadığını o kader kavşağında soluklanmaya başladığınızda anlayacaksınız. O kader kavşağı bir şehre açılan giriş, yeni yola adım atılan ilk başlangıçtır.

Kaderin beni bu şehre yolladığı günden bu güne, dokuz yıl geçmiş. Ardımdan bakıp anlamlandırmaya çalıştığım nice olayın bu kader çelmesinin bir sonucu olduğunu artık görebiliyorum. Bir şehre beslenen aidiyet duygusu, o şehrin nüfusuna kayıtlı olmakla elde edilen bir sonuç değildir. Bilakis, o şehrin ruhunu kalabalık, bol ışıklı, şatafatlı cadde ve bulvarları yerine; kimsesiz, sessiz ve harap olmuş sokaklarında arayan insanların, o şehrin asıl sahipleri olduğu bilinmelidir. Benim Kütahya’nın saklı, sessiz ve kendini ele veremeyen sokaklarında geçirdiğim her gün, bu topraklara duyduğum o aidiyet duygusunu her geçen gün pekiştirmekte ve ona olan hayranlığımı bir kat daha arttırmaktadır.

Çoğu insanın alelade birkaç cümleyle geçiştirip, belki de burun kıvırdığı bu şehir, neden bu yazının ana konularından biridir, işte cevabı:

Modernizmin çeşitli araçlar ve sistematik hamlelerle şehirleri bir bir ele geçirip hükümranlığını ilan ettiği günümüzde, bu ruhsuz ve baş belası akımın etkilerinden az da olsa kendini korumuş, ruhunu ve tarihini çeşitli örtülerde saklayabilmiş ender şehirlerden biridir Kütahya. Bu şehrin kendini hemen ele vermeyen gizemi, ziyarete gelen çoğu insanın sıkıcı, soğuk, durgun, ve renksiz sıfatlarıyla adlandırılmasına neden olmuştur. Çünkü Kütahya çeşitli örtülerle örtülmüş bir çeyiz sandığıdır. Kendini herkese açmayan bu şehir, ancak kalp damarlarına dokunan insanların örtülerin ardındakileri görebildiği bir yerdir.

Bu şehirde geçirdiğim zaman diliminde, şehrin kendine bağlayan o büyülü taraflarını keşfettikçe, bu şehre verilen değerinin ne kadar az olduğunu görüp, hayıflanıyorum. Türkiye’de birçok medeniyetin hüküm sürdüğü, birçok kavmin nesil büyüttüğü ve çeşitli kökenlere sahip insanların aynı anda yaşadığı ender şehirlerden biridir Kütahya. Tarihi terminolojisinde bu şehirde uygarlık kurmuş çoğu medeniyetin izlerini hala görmek mümkün. Akademik bir tanıtım yazısıyla değil de bendeki izleriyle aktarıyorum. Kütahya her sokağı pınarlarla dolu, bu özelliğinden dolayı türküler konu olmuş bir şehirdir. Her köşe başında farklı bir mimariye sahip çeşme, sebil sizi karşılamakta ve çoğunun farklı rahatsızlıklara iyi geldiği söylenmektedir. (Kütahya gibi bir şehir olmaz ki!/Ne mutlu o şehirde bir ay yaşayan kişi)(1)

Yüzyıllardır ayakta kalmış ve göğe doğru asaletle uzanana çınar ağaçlarının ilkbaharda yaydığı o muazzam kokunun sizi farklı dünyalara taşıması an meselesi. Osmanlı zamanında yapılmış küçük mescitlerin sizi karşıladığı sokaklar Ulu Cami’ye doğru uzanırken, ticaretin kalbinin de buralarda attığını görebilirsiniz. (Bu şehir bir mum gibi parlak yüzüyle her tarafı aydınlatır/Onun ışığı eksilmez ve o nur kimseyi karanlıkta bırakmaz)(1) Bakırcılar ve demirciler çarşısının o mütevazı yapıları arasında ilerlerken, Saman Pazarı’nın tatlı kalabalığına dalıp alışveriş yapabilirsiniz. Ulu Cami’nin yanına kurulmuş Paşam Sultan Sokağına girdiğinizde yüzyıllardır süregelen bir geleneğin izlerini hala görebilirsiniz: Antikacı dükkânları, hanlar, çay ocakları, hamamlar, her biri ayrı bir mimari güzellik olan Kütahya Evleri…(Herat, Merv ve Ehrî gibi binlerce şehir böyle güzel bir şehre feda olsun)(1)

Kütahya’daki yer üstündeki güzelliklerin belki de bir fazlası yer altında yatmaktadır. Mevlana hazretlerinin oğlu Sultan Veled’in gazelinde söylediği gibi; ‘’Cennet ya Kütahya’nın üstündedir, ya da altında.’’ Evliyalar, erenler, dervişler şehridir, bu şehir. İki sokak arayla bir dervişin, bir erenin, bir evliyanın mezarıyla karşılaşmanız an meselesidir. Yürüdüğünüz yollarda denk geldiğiniz o muhterem zatların kabirleri yanına kurulmuş her mahallenin farklı atmosferlerini içinize çeke çeke hissedeceksiniz.

Hâsılı, herkes İstanbul’a şiir yazar ama şair değildir. Ama Kütahya’ya şiir yazan ya aşıktır, ya delidir ya da derviş. İşte hem aşık, hem deli hem de bir derviş; Ahmet Uluçay…

(1) Sultan Veled’in ‘’GAZEL-İ KÛTÂHİYYE’’ eserinden alıntılanmıştır.

Bir Adam;

Ruhundaki hakikat arayışının ilk nefes alışını duyan insan, hayatının geri kalanında gelecek sıkıntılarının tümüne gönüllü olarak imzasını atmıştır. Çünkü hakikatin sesi, tüm kulaklarda duyulmayacak yükseklikteki bir eşiktedir. Ve herkesin bu sesi duyamayacak olması ruhundaki düşüklüğün eserindendir. Ruhu yükseklerde gezen insanların bu sesin ilk kıpırdayışını hissederken geri kalan seslerin tümüne sağır olması da kaçınılmaz bir sondur.

Bu hakikatin peşine veren insanların, zihnindeki ve kalbindeki putları devirmeleri, geçici dünya hevesleriyle dolu güzellikleri tekmelemeleri, menfaat maskesiyle dolaşan türlü suretlerin önünde eğilmemeleri sebebiyle kendilerine derviş denilmiştir. Derviş devrilen insana denir. Hakikat uğruna dünya ve içindeki tüm çilelerin karşısında dik durup, o sese ulaşmak gayesiyle benliğini yerle bir eden insana denir. Bu yüzden devrildikçe, yükselen; azaldıkça, çoğalan insanlardır onlar. İşte onlardan biri, ‘kendi rüyasında uyanan derviş; Ahmet Uluçay’.

Ahmet Uluçay, Kütahya’nın Tavşanlı ilçesindeki Tepecik köyünde doğmuştur. O dört tarafı bozkırlarla çeviri bir taşrada, dağlara da deniz çizilebileceğini yaşantısıyla bizlere gösteren tuvalsiz bir sanatçıdır. Her şeyin kısıtlı olduğu bir dönemde, asgari imkânlarla yaşamını sürdüren Uluçay’ın çocukluğundan beri kalbinin derinliklerine kodlanmış sinemayla ilk tanışıklığı, ilkokul üçüncü sınıfta köye gelen bir seyyar sinema sayesinde oluyor. Çocukluk ve sonradan yol arkadaşı olacak İsmail Mutlu’yla konuşmalarında dile getirdikleri ‘ah şu resimler bir de gımıldayıverse’ hayali, daha on iki on üç yaşlarındayken ahşap bir kutuyla yaptıkları bir film makinesiyle gerçeğe dönüşüyordu.

Köy ahalisine kendi yaptıkları film makinesiyle, sinema çöplüklerinden toplanmış film artıklarını toplayarak ilk gösterimlerini yapmaya başlamışlardır. Onlar sinemacı olmayı kafalarına takmıştır, ancak bu öyle kolay olmayacaktır. Köy ahalisinin ve ailelerinden aldıkları tepkiler onların bu hayalini gerçekleşmelerine uzun bir ara vermelerine sebep olmuştur. Uluçay bu sürede geçen zamanı anlatırken; hayatınızı sürdürmek için para kazanmak zorundasınız, bu sebeple tavukçuluktan, inşaat işçiliğine oradan uzun bir süre devam kamyon şoförlüğüne kadar birçok işle uğraşmıştım demiştir. Bu süre zarfında geçirdiği zamanı anlatırken şunları söylemektedir; ‘anlatacak bir hikâyeniz varsa size rahat yüzü yoktur. Ben de sinemayı bana yasaklayanlara karşı daha legal bir anlatım aracı olarak, edebiyatı seçtim. Kamyon şoförlüğüyle kazanıyordum hayatımı ancak bu arada sinemanın tekniğine dair ne kadar kaynak varsa okumaya çalışıyordum.’ (Güven Adıgüzel, Kendi Rüyasında Uyanan Derviş Ahmet Uluçay. 2017.İstanbul)

Bu uzun kuluçka dönemi onun zihninde bir film nasıl çekilmeli, bir film için neler gerekli gibi birçok sorunun cevabını bulmasını sağlamıştı. Hikâye konusunda zaten sıkıntı yaşamayan, zihninde sürekli besleyip büyüttüğü ve çocuğu gibi gördüğü hikâyeleri anlatmak için doğacak ilk fırsatı bekliyordu. Bu fırsat Uluçay kırk yaşındayken, Almanya’da çalışan bir işçinin İsmail ve ona 150 bin lira taksitle sattığı eski bir kamerayla gerçeğe dönüşecekti.

İlk kısa filmlerini bu kamerayla çeken Uluçay aslında imkânsızlığın en büyük üretim aracı olduğunu tüm insanlığa göstermekteydi. Elektrik güç kaynağının olmadığı yerde çekim yapamayan bir kamerayla; tripod, slider ve ışık gibi diğer kaynakları da kendileri yaparak bu serüvenlerine ilk adımı atıyorlardı.

Hayatında fonksiyonlu gerçek bir kamerayı eline almamış bir adam, eski bir kamera ve türlü yoksunluklarla çektiği ilk kısa filmiyle, birçok ödül alarak adını ‘Köylü Sinemacı’ olarak duyurmayı başarıyordu. O filmlerini on iki on üç yaşından, kırk yaşına kadar süren süreçte zihninde defalarca çekmiş ve sadece bunları kayıt altına alacağı günü beklemişti. O doğuştan sinemaya yetenekli doğan bir insandı. Zihnin tüm olanaklarını bu amaçla kullanmayı kendine görev bilmekteydi. Yine bir röportajında Ömer Seyfettin’in meşhur sözüne atıf yaparak ‘film çekmeseydim delirecektim’ diyerek sinemaya olan sevdasını dile getiriyordu.

Bir amaca çile çekmeden gelinmeyeceği çok iyi biliyordu. Türlü imkânsızlıklarla geçen hayatına ve kıt kanat süren yaşantısına bir de sinema sevdasıyla yaptığı masraflar eklenince, bu yük altından kalkamayacağı bir hal almaya başlamıştı. Bu arada türlü uğraşlarla çektiği diğer kısa filmler, çeşitli otoritelerce alkışlanıyor ve ağzı açık bir şekilde dilden dile dolaşmaya başlıyordu. Ancak onun hayali artık zihninde olgunlaştığını düşündüğü uzun metrajlı filmin senaryosunu hayata geçirme arzusuydu. Bu amaçla çalmadığı kapı, uğramadığı yer kalmamıştı. Kimi hikâyesini bile dinlemiyor, onu kapıdan geri döndürüyor. Tavşanlı-İstanbul arasında mekik dokuduğu o günlerde umudu iyice tükenmiş, yoksulluğun dibini iyiden iyiye görmüştü. Ama inatçıydı. Bir hikâyesi vardı ve bunu herkese anlatmak istiyordu.

Çeşitli denemelerden ve türlü zorluklardan sonra hayata geçirdiği ‘Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak’ filmiyle yıllardır süregelen sevdasına yeni bir paragraf açma zamanı gelmişti. Film çekilmiş, Uluçay muradına ermişti. Kaderin cilvesi bu, hep kırılma noktalarında kendini gösterir. Uluçay film çekimleri bittikten kısa bir süre sonra beyin kanaması şüphesiyle hastaneye kaldırılır. Beyninde bir tümör vardır ve bu tümör ömrünün sonuna kadar ona büyük eziyetler çektirecektir. Türlü engellemeler ve zorluklara boyun eğmeden, sinema sevdasıyla kurduğu hayallerin peşinden giden Uluçay, bu rahatsızlığın getirdiği engellemeler yüzünden bir daha eski sağlığına kavuşamayacaktır.

O hastalığının tedavi süreciyle ilgilenirken film kurguya girmiştir. Bu süre zarfında birkaç kez İstanbul’a gidip filmin son dokunuşları hakkında fikir alışverişi yapmış ve filmini vizyona hazır hale getirmiştir. Beklenen gül gelmiş ve belki de bir ömrü uğruna tükettiği sinema aşkı ilk meyvesini vermişti. ‘Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak’ ulusal ve uluslar arası, yirmiye yakın festival ve yarışmadan ödül almış ve Ahmet Uluçay ilk hikâyesini tüm dünyaya duyurma imkânı bulmuştur.

O, gerçek bir hikâyesi olanın dünyanın neresinde olursa olsun sesini insanlara duyurabileceğini biliyordu. Onun damarlarında akan sinema aşkı, hayatının tüm merhalelerine sirayet etmişti. Yatarken, otururken, çay içerken bile sinemanın büyülü hayal dünyasına dalıyor, gözleriyle dünyaya türlü resimler çiziyordu. Çoğu sinema otoritesinin ‘tek filmiyle kendi sinema ekolünü kuran dahi’ diye tanımladığı Ahmet Uluçay; üç belgesel film, yedi kısa film, bir uzun metrajlı film, onlarca ödül ve bir daha silinmeyecek bir isim bırakarak, 30 Kasım 2009’da tedavi gördüğü hastanede hayata gözlerini yumdu. Ardında çekilmeyi bekleyen ve hikâyesini yazdığı üç senaryo, muazzam bir hayat mücadelesi, şöhreti elinin tersiyle iten ve ‘bir cigaram bir de çayım olsun yeter’ diyecek kadar sade bir yaşantı bırakarak; Allah’a olan vuslat arzusuna ulaştı. Ruhu şad, mekanı cennet olsun.

Bir Kitap;

Kitabın yazarının büyük emek ve titizlikle hazırladığı bu eser Ahmet Uluçay ile ilgili yapılmış en kapsamlı araştırmadır diyebiliriz. Türk sinemasının yakın dönem tarihine adı kalın puntolarla kazınmış olan Uluçay’la ilgili sınırlı bilgilere sahipken bu kitabın elimize geçmesiyle sanki bir hazine bulmuş gibi sevinmiştik.

Güven Adıgüzel’in geniş bir arşiv çalışması ve uzun bir emeğin ürünü olarak hazırladığı eserde; Ahmet Uluçay’ın sadece sinemacı yönü değil, edebiyatçı ve toplumsal yönüne de ışık tutmuştur. Eserde Ahmet Uluçay’ın belki de çoğu kimsenin duymadığı öykü ve şiirleri ve kitabın büyük bir kısmını oluşturan değişik matbu ve platformlarda yayınlanan röportajları bulunmaktadır. Ahmet Uluçay gibi taşrada saklanmış bir hazinenin birkaç sene evveline kadar çoğu yönünün saklı gizli örtülü kalmış taraflarını göz önüne seren bu eser, bize Uluçay’ın duvarlarla ördüğü dünyasına bir pencereden bakma fırsatı doğuruyor.

Eserin birinci bölümü Uluçay’ın sinema yönü dışında daha az bilinen edebiyat yönünü ele almaktadır. Uluçay’ın iç egenin karasal bir taşrasında dağları denize çeviren o büyülü hayal dünyasına, yazdığı şiirler ve öykülerle girme fırsatı buluyorsunuz. Uluçay’ın sinemasının sadece görsel ve uzamsal bir zekânın ürünü olmadığı, aslında geçmişinde biriktirmiş olduğu bir entelektüelliğin eseri olduğu sonucunu yazdığı şiir ve öykülerin yetkinliğine bakarak görebiliyoruz.

Sinema ard arda dizilmiş sahnelerden meydana getirdiği bir bütünlük olmayıp, fotoğrafla şiir yazma sanatıdır. Tarkovski’nin ‘sinema şiirin çocuğudur’ anlayışıyla paralellik gösteren bu yetkinlik Uluçay’ın sinemasında da kendini göstermektedir. Bu anlayışla yazdığı şiirlerin, öykülerin ve edebi metinlerin eserin içinde yer ediyor olması Uluçay’ı anlamak isteyen okuyucular için çok büyük bir olanak sağlıyor.

Kitabın son ve büyük bölümünü oluşturan röportajlar; Ahmet Uluçay’ın sinemaya hangi zorluklarla başladığı, bu uğurda tükettiği ömrün meşakkatli basamaklarını nasıl aştığını, sosyal hayatını, düşünce dünyasını, hangi kaynaklardan beslendiğini ve kendine özgü olan o yaşam felsefesini anlamlandırmamız için çok büyük bir açık kaynak özelliği göstermektedir.

Kendi Rüyasında Uyanan Derviş Ahmet Uluçay

Güven Adıgüzel

Profil Kitap

Mayıs 2017

Enes Can - 07.02.2019

,

1818

Enes Can Hakkında

Enes Can
Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin