Ey Çanakkale Ey Şehit Şehir

Ey Çanakkale Ey Şehit Şehir

Ey Çanakkale Ey Şehit Şehir

18.03.2014 - Merve Yüksel
Ey Çanakkale Ey Şehit Şehir

"Ey Çanakkale... Ey Şehit Şehir...
Sen gülercesine, bir gül bahçesine girercesine,
Ölüme, aslında ölümsüzlüğe doğru koşan,

Gelibolu gibi ufacık bir yarımadada
Gül Peygamberle musafahalaşan ,
Ravza'da  sonsuzlaşan,
Allah, Peygamber aşkına kurban olanların,
Kınalı Hasan'ların, Anadolu'nun yiğit evlatlarının,
Gömüldüğü mukaddes diyarsın."

Yıl 2013, mevsim yaz... Akşamın narin sisleri yavaş yavaş her tarafı sararken yol arkadaşım kapımı çaldı.     

- Hadi kalk gidiyoruz!
- Nereye gidiyoruz"
-Çanakkale'ye...

Çanakkale... Bir nedamet çığlığıdır yüreğimde. Ruh temessül etmez miydi muştu sahibin yüreğiyle" İnsan yeni bir arayışa girerse, eskinin bütününü kuş bakışı görmesi gerekmez miydi" Toprağında ve kalplerinde, rahmet ve lutfun sıcaklığını hissetmek için, önden gidenin arkasından gitmek gerekmez miydi" Demek ki içimdeki fırtınaların dinmesi için davete icabet etme vakti gelmişti.

2013 yılının Mayıs ayında Çanakkale'deydik. Çanakkale... Masmavi, berrak deniziyle, yemyeşil, hoş kokulu ormanların, cennet bahçesinden bir köşesidir ecdada ismini veren bu şehir.  İlk uğrak yerimiz yaralı kalplerimizin tedavi edildiği "Şehitler Diyarı" oldu. Buraya girdiğimizde manevi bir atmosferi tahayyül ettiğimden olmalı ki, sanki bizi O  Nurlu İnsan, Kainatın Efendisi Peygamberimiz karşıladı... Derler ki, buraya gelenlerin dertlerine deva olacak reçete sunulur. Ruhları tedavi görür. Sinir, stres bir anda kaybolur. Eşsiz güzelliklerin sergilendiği bu toprak parçası üzerinde ecdadımızın akan kanının rengine bürünen laleler, kekik ve lavanta kokuları ile hala esrarını saklayan ve sırrına vakıf olamadığım barut kokuları birbirine karışır. Toprağında yetişen binbir çeşit lezzetli nimetler, iliklerimize kadar sunulur. Soğuk ve berrak suları kana kana içilir.

Çam ağaçlarının koyu gölgeleri sıcak günlerin eşi benzeri bulunmaz köşeleridir. Bütün bu nimetlerin bizlere birer emanet bırakıldığını ve devredildiğinin sırrına vakıf olmaktaydım. Ecdadımız bu emanetlerin bekçiliğini yaparken canlarıyla bir bedel ödememişler miydi" Yanağımdan aşağıya titrek titrek süzülmek için çırpınıp duran gözyaşlarımla mezar taşlarındaki isimlere ve yaşlarına bakarken bir an kendimi onların yerine koydum. Acaba onlar gibi gençliğimizi arkada bırakabilir miydik" Sevmeye doyamadığımız anamızı, bacımızı, kardeşlerimizi, sevdamızı geride bırakıp davamız uğruna canımızı verebilir miydik" Bir şehit adayının ruhunu Rahman'a teslim etmezden önce, anasının her zaman evladıyla iftihar ettiği gibi; "Ben yetiştirirsem, vatana, böyle evlat yetiştiririm..." diyebileceği bir evlat olabilir miydik" Analarımızda bize gururla bakabilir miydi"

Kahraman ecdadımızın, toprağa karışmış, aziz kanlarını ve kemiklerini bağrında saklayan Gelibolu Yarımadası'nın toprakları bizi büyük bir  sükunetle  karşıladı. Artık bugünü yaşama vaktimiz gelmişti. Şehitliğin çıkışında bizi karşılayan gencecik subaylar, rehberimizle birlikte bizi topların yanına götürdüler. Büyük bir sükunetle ve benliğimizin derinliklerinden yükselen o saygıyla gezmeye başladık. Bir taraftan anlattıklarını hayretle dinlerken diğer taraftan gözlerimizde yaşlar, yüreğimizde burukluk Gelibolu Sahili'nin tam karşımıza düşen noktasında, çam ağaçlarının koyu yeşil gölgeleri altına oturduk. Enginlerin parlak maviliklerine dalan gözlerimiz birden; lacivert bir göl gibi uykuda duran ve göğsümüzü kabartan Karanlık Limanı'nı gördü. Bu nazlı sulara kim bilir kaç yüz düşman cesedi gömülmüştü... Sonrasında, biraz daha berideki Dardanos dedikleri yere uğradı bakışlarımız. Dardanos denilen yer, tam Boğaz'ın girişine karşıdır. Gelibolu Sahili'nin tam karşısına düşen noktasında ise Koca Seyit'in destanına ev sahipliği yapan Rumeli Mecidiyesi vakarlı bir heybetle bize selam ediyordu. İçimizde bir yerler kanıyor, göğsümüzden taşıyordu.

Bir taraftan beynimde esen fırtınalar gözyaşlarına kendini teslim etmişken rehberimizin anlatmaya başladığı hatıratla irkildim. Etrafımdaki insanlar gözyaşlarını tutamıyorlar, sessiz sessiz ağlıyorlardı. Konu can veren şehitse, ağlamamak, gözyaşı akıtmamak da elde değildi. Bu sırada yanıma 20 yaş civarında olduğunu tahmin ettiğim kumral saçlı, çakır gözlü bir genç geldi. Bana selam verdi ve oturdu.

Ben de dinleyebilir miyim diye sordu. Her halinden çok kibar ve mütevazi bir delikanlı olduğunun izlenimlerini veriyordu. "Elbette!... Sen de dinle... Keşke her insan bu manevi atmosferi tahayyül edebilse, keşke herkese bu anı anlatabilsem, keşke herkes bilse..." dedim. O şöyle yanıma doğru geldi, biraz daha yakın oturdu. Diğer yanımda Yol Arkadaşım Mavi vardı. Göz ucuyla ona baktı. Birbirlerine tebessüm ettiler. Memnun oldukları her hallerinden belli oluyordu. Derken, rehberimiz anlattıkça o da bizi dinliyor, o da bizimle beraber ağlıyor ve gözyaşı döküyordu.

Rehberimizin anlattığı olay bitmişti. O Genç; "Ben de size bir şehidimizin başından geçen menkıbeyi anlatabilir miyim".." diyerek rehberimizden izin istedi. Rehberimiz "Ne biliyorsan anlat kardeşim, dinlemek istiyoruz, ihtiyacımız var..." dedi. O Genç anlatmaya başladı. Öyle içten anlatıyordu, öyle yürekten konuşuyordu ki, ağlamalarımız hıçkırıklara dönüştü.  Gözyaşlarımız sel olup akmaya başlamıştı. Artık ne dediğini anlayamaz duruma gelmiştik.

Sözünü bir ara noktaladı... Biraz durakladı... Ben ne söyleyecek diye bütün dikkatimi ona verdim, iki dudağı arasına dikkat kesilmiştim adeta.  Sessizliğin tam ortasında kulağıma eğilerek, "Sana bir sır vereyim mi "..." dedi. "Evet!... Elbette!..  Buyrunuz!..." dedim. "Deminden beri anlattım o şehit yok mu""  "Evet!.. " Sağ elini göğsünün üzerine götürerek "İşte O Şehit benim!..." dedi.

Olduğum yerde gözyaşlarımın sel olduğunu hatırlıyorum. Mavi'nin elinden tuttuğumu hatırlıyorum.  Canımın yandığını hissediyorum. Yanıp kavruluyorum. Yutkunamıyorum. Sonra bayılmışım. Kendimden geçmişim. Bir müddet sonra kalabalık bir gurubun ortasında kolonya kokusuyla kendime gelmiştim. Çok korkmuş ve çok etkilenmiştim. "Şüheda fışkıracak, toprağı sıksan şüheda." diyen Mehmet Akif, bu mısrasıyla herhalde benim yaşadığım şeyi anlatmak istemişti.

Bu topraklar üzerinde fazlaca kalabilmiş ve yaşayabilmiş olsanız, tam olarak ne demek istediğime vakıf olabilirsiniz. O sırlı toprakların sırrına ermek gerek. Ayaklarınızla bastığınız toprakların, bağrında neler gizlediğini bir bilseniz... Ah!... Ona basmaya kıyamaz, yüzünüzü sürersiniz... Hele Allah! Allah! seslerini duymak isterseniz, muhakkak ki size varlıklarını hissettireceklerdir.

Gün sonludur, vakit tamam oldu mu güneş devrilir. Akşamın kızıllığı Boğaz'ın girişinde bize doğru akmaya başlamıştı. Kanlısırt, 57. Alay Şehitliği, Conkbayırı, Zığındere Sargı Yeri, Anzak Koyu, Şehitlik Abidesi, Ertuğrul Koyu, Yahya Çavuş Şehitliği, Alçıtepe Canlı Tarih Müzesi, Mecidiye Tabyaları, Seyit Onbaşı Anıtı, Kilitbahir Kalesi, Namazgah Tabyaları, Eceabat Tarihe Saygı ve Anıtı Parkı, Gökçeada ve Bozcaada, Güzelyalı Köyü ve Dardanos Mevkisi, Aynalı Çarşı ve Çimenlik Kalesi, Truva ve Asos Antik kentleri ve mevkileri de uğrak yerimiz olmuştu. Sırrını açıklayamayacağım ve yazmakta kifayetsiz kaldığım birçok esrarengiz olayla buralarda da karşılaştım. En son şehitlerimizi ziyaret edip, ruhlarına Fatihalar gönderdik...

Ayrılık vakti gelmişti. Ziyaretimi tamamlayıp Çanakkale'ye veda ederken yolda Abdullah Fevzi Efendi'nin Çanakkale Cephesinde Bir Müderris isimli kitabını okuma nasibine müesser oldum. Kitapta okuduklarımla Çanakkale ziyareti boyunca yaşadıklarım uhrevi bir derinliğe sürüklemişti beni. Altı asır, üç kıtaya hükmeden şanlı Osmanlının son zaferi ve İstiklal Harbinin habercisi Çanakkale'mizi içleri titreten, gözleri yaşartan, ruhları ürperten, ulvi ve kudsi güzelliklerin tesiriyle ruh kumaşına imanla dokunan bir yürekle yazılmış bu kitabı okurken ağlamamak elde değildi.

Eser, gençlerimizi hayata ve tarihe motive ediyor, sırlı olaylarla dopdolu bir Çanakkale'yi ele alıyor. 20. Yüzyılın başlarında dünya karışmıştı, 600 yıllık  Osmanlı İmparatorluğu, ardı ardına topraklarını kaybediyordu.  Abdullah Fevzi Efendi,  askerlik döneminde müderrislere tanınan askerlikten muafiyet hakkını göz ardı ederek, kendi isteğiyle cepheye yazılmış, gönüllü olarak orduya katılmış ve yaşadıklarını samimi ve akıcı bir üslupla bu kitapta toplamış. Abdullah Fevzi Efendi, o karmaşık günlerde yaşanılan olayları bir müderrisin sürgün yılları adı altında Çanakkale'de başlayarak, Irak Cephesinde nihayete erdirmiş.

Yaşanılan olayları ve sonuçları kendine dert edinmiş entelektüel bir medrese âliminin dilinden zaferin arkasında yatan örtülü gerçekleri okumak, kalıplaşmış birçok düşüncemize yön verecek ve kendimizi sorgulamamızı sağlayacak. Elbette usulleri hoşgörü, mayaları uhuvvet, gayeleri rıza-ı ilahi olan bu kahraman erinin samimi bir dille yazdığı, yaşadığı destanlar en mutena okurlara ne güzel yakışacak ve kim bilir hangi talihli nesiller, hayatı destanlaşacak bu kahraman erinin torunu olmakla ve onu okumakla iftihar edecek.

Keyifli Okumalar!

Bir Müderrisin Sürgün Yılları
Abdullah Fevzi Efendi

İz Yayıncılık

Merve Yüksel - 18.03.2014

,

2821

Merve Yüksel Hakkında

Merve Yüksel

Kitap sever, deniz sever, camilerin ezan seslerinin bereketinde yaşar; sadece olduğu gibi yaşamaya çalışan, gördüğünün ve yaşadığının hakkını vermeye çalışan bir kul...

 

Yorumlar
  • Sabri Unal 2014.03.26 10:01

    Merve Ablam, çok duygusal bir deneyim yaşamışsınız... Şehidin hikayesini de bir gün anlatmanızı ümit ederiz...

  • merve yüksel 2014.03.26 16:35

    Eşlik eden sözünüze, gönlünüze ve kelamınızın halisliğine bereket Sabri Bey. İnşallah o şehidin anlattıklarını ve hikayesini temaşa ede ede, sırrına düşe düşe yazmak nasib olur bana. Buarada yazının dizaynında değişiklik yapmışsınız. Teşekkür ederim inceliğiniz için...

  • Ayşe Kaş 2015.03.18 22:29

    Çok duygulu çok özel bir yazı olmuş...Kalemine kuvvet...Ellerin dert görmesin Mervecim...

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin