Fıkıh Usulü - Muhammed Seyyid Bey

Fıkıh Usulü - Muhammed Seyyid Bey

Fıkıh Usulü - Muhammed Seyyid Bey

09.06.2014 - Ferhat Özbadem
Fıkıh Usulü - Muhammed Seyyid Bey

Kimi kitapların tanıtım/eleştiri yazılması zordur. Öyle ki, eserin yazarının eserde ortaya koyduğu güzellikler ile müellifin dünya görüşü (yada belli olaylar karşısında sunduğu fikirler) içindeki bazı sakatlıklar aynı şahısta tevhid olunca dolayısı ile eserin tanıtımı/eleştirisi de zor oluyor. Tıpkı şu an tanıtımını yapacağımız Muhammed Seyyid Bey'in "Fıkıh Usulü" adlı eseri gibi.

Eserin değerlendirmesine geçmeden önce, müellif ile ilgili bilgi vermek yerinde olacaktır. Eseri yayına hazırlayanların notunda, M. Seyyid bey ile ilgili olarak biraz temize çıkarmaya gayret gösterildiği gözden kaçmıyor. Lakin bu çabalar beyhude çabalardır. İnsanlar, büyük eserler ortaya koysalar bile hata yapabilirler. Yayına hazırlayan muhteremlere bu gerçeği hatırlatmış olalım. Hilafetin ilgası (kaldırılması) için çaba sarfeden Büyük Millet Meclisinde bu konuda ateşli bir konuşma yapıp mebusları iknaya çalışan bir kişidir M. Seyyid Bey. Eseri yayına hazırlayanın notu kısmında, M. Seyyid Bey'in hilafetin ilgası ile ilgili görüşü ile Merhum Elmalılı Hamdi Yazır Efendinin, Sultan Abdulhamid'in "hal fetvasını" yazması olayı ile aynı kefeye koymaya çalışan bir kısım görüşler(1) olduğuna yer veriliyor. Bu büyük bir yanılgıdır. Birincisi, Sultan'ın hal fetvası ile hilafetin ilgası konusu illetleri bakımından farklı kategorilerde ve farklı öneme haiz konulardır. Hal fetvasında şahsın tahttan indirilmesi, hilafetin ilgasında kurumun ortadan kaldırılması söz konusudur ki, ikisinin hem sebepleri hemde sonuçları birbirinden çok farklı olmuştur. İkinci ise, Elmalı Hamdi Yazır efendi, bir defasında bu işin içyüzünü soran oğluna son derece üzgün ve buruk bir şekilde: Cinayet, cinayet... Bu iş bir cinayetti. Bunu bana bir daha sorma" demiştir. Oğlu Muhtar Yazır'ın, babasının defterinden naklettiğine göre M. Hamdi Efendi "Hayatımda yaptığım en büyük hata, Sultan Hamid'in haline karışmamdır" demiştir. Elmalılı böyle derken, M. Seyyid bey'in bu konuda pişman olduğuna dair her hangi bir beyanatı yoktur. Bu iki konuyu konjektörel olarak değerlendirip aynı kefeye koymak büyük bir hata olsa gerek.

Öncelikle müellif M. Seyyid Beyin kısaca hayat hikayesine bakalım. Akabinde, DEÜ İlahiyat Fakültesi İslam Hukuku Öğretim Üyesi Prof. Dr. Osman Eskicioğlu'nun "M. Seyyid Bey'in Hilafet Anlayışı Üzerine Bazı Düşünceler" konulu tebliğinin metninden hem M. Seyyid bey'in hilafet konusundaki çelişkili görüşleri ve "Muhterem efendiler, asıl dini kanun olan Kur'an-ı Kerim'e müracaat ederseniz görürsünüz ki, bizim hilafet şekli hakkında hiçbir ayet-i kerime yoktur" cümlesinde beyan ettiği yalanı birlikte okuyalım.

Muhammed Seyid Bey: 1. İnönü Hükümeti'nde Adalet Bakanlığı yapmış, Hilafet'in kaldırılmasında kilit bir rol oynamış din ve siyaset adamı ve yazardır. 1873′de İzmir'de doğmuştur. Medrese eğitimini takiben, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden mezun olmuş, aynı üniversitede fıkıh dersleri vermeye başlamıştır. Osmanlı Meclisi Mebusan'ına iki dönem İzmir mebusu seçilmiştir. Cumhuriyet'in ilanıyla eşzamanlı TBMM 2. Dönem'de de İzmir milletvekili olmuş, kurulan kabinede Adliye Vekili olarak yer almıştır. 3 Mart 1924′de, 1. İnönü Hükümeti'nin son günlerinde Meclis'te Hilafet'in kaldırılmasına dönük, "Hilafetin Mahiyet-i Şeriyyesi" konulu, günümüzde de tarihi addedilen bir uzunca konuşma yapmış ve karar alınmıştır. Milletvekili Kamil Miras'ın daha sonra İstiklal Mahkemesi'nde metnin hazırlanmasında payı bulunduğu ifadesi, konuşmasının muhtemelen bir ekip çalışmasının ürünü olduğuna işaret etmektedir. Meclis oturumunda İsmet İnönü'nün "Halife Türkiye'nin itibarıdır" yaklaşımıyla hilafetin kaldırılmasına karşı çıkmış olması da, günümüzden geriye bakıldığında, bir taktik hamlesi olabilir. Seyit Bey, bu konuşmada milli hâkimiyet ilkesinden hareketle, hilafetin kaldırılmasının İslam dini açısından bir mahsur taşımayacağını savunmuş ve meclisteki muhalefeti de büyük ölçüde ikna etmiştir. Bu belirleyici konuşmanın neticesinde Meclis hilafeti ilga etmiştir. 1924 Anayasası'nın hazırlanmasında da önemli rol oynayan Seyit Bey, daha sonra dile getirdiği bazı teklifler nedeniyle gözden düşmüş ve baskı altında bakanlık makamından ayrılmak zorunda kalmıştır. Bunun üzerine akademisyenliğe geri dönmüştür. Ertesi yıl, 8 Mart 1925′de İstanbul'da ölmüştür. II. Mahmut Türbesi'nde gömülüdür.

Eserleri:
1. Usul-i Fıkıh Dersleri (1912)
2. Usul-i Fıkıh Dersleri - Mebahis-i Hüsün ve Kubuh (1914)
3. Usul-i Fıkıh-Medhal (1917)
4. Hak Mefhumu ve Kuvvei Müeyyidesinin Suret-i Telakkisi Hakkında İslâm Felsefe-i Hukuku ve Avrupa
5. Felsefe-i Hukuku Arasında Bir Mukayese (1922)
6. Usul-i Fıkıh Mebahisinden İrade, Kaza ve Kader (1922)
7. Hilafet ve Hâkimiyet-i Milliye (1924, Anonim yayınlanmıştır.)
8. Hilafetin Mahiyet-i Şer'iyyesi (1924, Konuşma metni.)

DEÜ İlahiyat Fakültesi İslam Hukuku Öğretim Üyesi Prof. Dr. Osman Eskicioğlu'nun "M. Seyyid Bey'in Hilafet Anlayışı Üzerine Bazı Düşünceler" konulu tebliğinin metni. (Bu tebliğ, "Türk Hukuk ve Siyaset Adamı Seyyid Bey Sempozyumu" D.E.Ü. İlahiyat Fakültesi 16 Mayıs 1997 tarihinde sunulmuştur. )

Seyyid Bey'in Kısaca Hayatı

Seyyid Bey'in asıl adı Mehmet Seyyid'dir. Seyyid Bey, 1873 yılında İzmir'de doğdu. II. Meşrutiyetin ilanından sonra kurulan Meclis-i Mebusuna iki dönem İzmir mebusu olarak katıldı. Daha sonra Ayan Meclisi-Senato üyeliğine seçildi. Cumhuriyetin ilanından sonra da İzmir mebusu olarak TBMM'nde görev yaptı. Cumhuriyet döneminin ilk kabinesi olan 1. İsmet İnönü Kabinesinde Adliye Vekili oldu. Hilafetin kaldırılması Mecliste tartışılırken adliye vekili idi. Adliye vekili olarak Mecliste hilafet hakkında uzun bir konuşma yaptı. 1924 yılında vefat etti. (İsmail Kara, Türkiye'de İslamcılık Düşüncesi, I, 177)

Hilafet Hakkındaki Görüşleri

Seyyid Bey'in kısaca hayatından bahsetmemizin sebebi onun ilim adamı olduğu gibi, aynı zamanda bir siyaset adamı olduğunu göstermektir. Onun hem bir bilgin ve hem de bir politikacı olduğunu altını çizerek belirtmemizde fayda vardır. Çünkü o, hilafet meselesine ayrı iki pencereden bakarak farklı iki çeşit hilafet ortaya koymuştur. Onun ilim adamı, fıkıhçı ve büyük bir İslam hukukçusu olarak hilafet hakkındaki görüşlerini 1333/1917 tarihinde yayınladığı Usul-i Fıkıh-Medhal adlı eserinde görüyoruz. Siyasetçi ve politikacı olarak hilafet görüşlerini ise 1924 yılında hilafetin kaldırılması için TBMM'nde yaptığı konuşmada görüyoruz. Bu iki görüş birbirinden farklıdır. Farklı olduğunu her iki kaynaktan, yani hem kitabından ve hem de meclisteki konuşmasından naklederek açıklamaya çalışacağız. Yalnız mukayeseye geçmeden evvel Seyyid Bey'in nasıl bir inkılâp taraftarı olduğunu öğrenme bakımından onun mecliste yaptığı konuşmadan bir bölümünü buraya almada fayda vardır. Seyyid Bey bu konuda şöyle söylüyor:

"Dediğim gibi İslam tarihinde büyük bir inkılâp yapıyoruz. Diyebilirim ki, bundan daha büyük bir inkılâp olamaz. Zihinlerin bununla çok meşgul olması, inkılâbın azameti ve büyüklüğündendir. Kalpler endişe ve tereddüt içindedir. Bunun için hepimizin vicdanı ve izanı istiyor ki, mesele tümüyle açıklansın, ortaya konsun, dost, düşman herkes ne yaptığımızı ve ne yapmak istediğimizi bilsin, şuurlu mu, şuursuz mu yaptığımızı anlasın. Büyük Meclis, hilafet meselesinin dini ve siyasi mahiyetini bilerek mi karar alıyor, yoksa bilmeyerek mi! Bu konular tamamıyla açıklığa kavuşsun. Çünkü tekrar ediyorum, mesele hakikaten gayet mühimdir. İslam dünyasında şimdiye kadar böyle bir inkılâp olmamıştır. Değil İslam dünyasında, bütün yeryüzünde meydana gelen inkılâpların en büyüğü, en mühimidir. Bunun için zihinlerde ve fikirlerde şüphe ve tereddütler bulunmamalıdır. Meseleyi bilerek halletmek gerekir. Gerek dini ve gerekse siyasi yönünü bizim bilmemiz lazım gelir." (İsmail Kara, a.g.e. I, 177)

Seyyid Bey'in bu konuşmasından anlaşıldığı gibi, o yapılan değişiklikleri yeryüzünün en büyük inkılâbı olarak görmektedir. Böylece onun şiddetli bir inkılâp taraftarı olduğu söylenebilir. Şimdi Mehmet Seyyid'in iki eserine dayanarak onun hilafet hakkındaki görüşlerini öğrenmeye çalışalım.

Hilafet Hakkındaki Görüşlerinin Mukayesesi

Seyyid Bey, Medhal adlı eserinde hilafeti şöyle açıklıyor: "Hilafet luğatta bir kimseye halef olmak manasınadır. Emiri'l-Müminin ve İmami'l Müslimin olan zat-ı muhterem, Hz. Peygambere halef olduğu için kendisine halife ıtlak olunmuştur. Nerede ve ne maksatla halef olduğunu izahat-ı atiye gösterecektir.

"Hilafet" ıstılahta "imamet" müradifidir. (eş anlamlı, sinonim). Namazda cemaate imam olmak manasına olan imametten tefrik (ayırmak) için buna İmamet-i Kübradenir. Büyük araştırıcı Sadruşşeria'nın Tadilü'l Ulumu'nda Mevakıf ve Makasıd gibi en meşhur ve en muteber kelam kitaplarında imamet şu suretle tarif olunuyor: "İmamet, Hz. Rasül-i Ekrem'den halef olarak dini ve dünyevi işlere umumi riyasettir."

Müctehidlerin sonu imam İbn Hümam da kelam ilmine dair olan Müsayere adındaki seçkin eserinde imameti, "İslam milleti üzerinde amme tasarrufuna sahip olmaktır" diye tarif ediyor. Bu iki tarif, lafzen ve mefhumen müteğayir (başka) iseler de netice itibariyle ikisinin de delalet ve manaları birdir. Zira evvelki tarifte geçen "umumi riyaset"te İslam milleti üzerinde tasarruf hakkı bulunmayacaksa riyasetin anlamı kalmaz. İkinci tarife göre "amme tasarrufuna sahip olmak" hususu da "umumi riyaset" siz meydana gelmez... Birinci tarif kelam ilmine, ikinci tarif ise fıkha daha uygun gibi gözükmektedir. Adı geçen İbn Hümam müctehid derecesinde büyük bir hukukçu olduğu için ikinci tarifi tercih etmiştir. (Seyyid Bey, Usul-Fıkıh Medhal, 107-108)

Seyyid Bey, mecliste yaptığı konuşmasında ise hilafeti şöyle açıklamaktadır: "Benim asıl maksadım, meselenin dini yönünü İslamiyet'in hilafet meselesi hakkındaki telakki tarzını izah etmektir. Siyasi yönünü açıklamak maksadımın dışında kalmaktadır. Ben ona karışmam. 0 tarafını Büyük Meclis bilir. İlkönce şunu arz edeyim ki, hilafet meselesi dini olmaktan çok dünyevi bir meseledir. İtikadi meselelerden değil, millete ait haklar ve kamu menfaatlerindendir, itikadla ilgisi yoktur...

Her şeyden evvel şu noktayı arz edeyim ki, hilafet hükümet demektir. Doğrudan doğruya millet işidir, zamanın gerektirdiklerine tabidir. Onun içindir ki, Hz. Peygamber Efendimiz vefat ettikleri zaman ashab-ı kiram hazretlerine hilafet meselesini açıklamamışlardı."  (İsmail Kara, a.g.e. I, 180-181 )

Görüldüğü gibi Seyyid Bey, kitabında hilafeti, Hz. Peygamberden halef olarak (O'nun arkasından giderek) din ve dünya işlerinde kamuya başkanlık yapmaktır, diye tarif ederken mecliste yaptığı konuşmasında ise hilafetin dinle ilgisi bulunmadığını, onun dünyevi bir mesele olup doğrudan doğruya milletin işi olduğunu ve zamanın gereklerine tabi bulunduğunu açıklamaktadır. Burada bu iki ifadenin birbirinden çok, çok farklı şeyler olduğu açıkça görülmektedir.

Diğer taraftan Seyyid Bey, kitabında İslam dininin, hem diyaneti ve hem de siyaseti kapsadığını açıkça itiraf ederek şöyle diyor: "Birinci bölümde şer'i hükümlerin Hz. Peygamber tarafından nasıl konulduğunu açıklarken demiştik ki, İslam dini, hem diyanet ve hem siyaseti cami olan (kapsayan) yüce bir dindir.

Hz. Muhammed yalnız şeriatı koymakla iktifa buyurmadılar; bir taraftan şer'i kanunları vaz' ve tebliğ ettiler; diğer taraftan da o şer'i kanunların uygulanmasını bizzat üzerlerine aldılar. Milletin mesalihini-faydasını gözetip ümmetin kamu işlerini yürüttüler. Etrafa vali ve kadı tayin ettikleri gibi, cihad işinde de başkomutanlık görevini bizzat ve bilfiil ifa ettiler. Bu ise ehl-i İslam üzerinde amme tasarrufu demektir ki, İslamiyet'in siyasi yönüdür. Müsayere adlı kitabın şerhinde buna, "nübüvvet" üzerine oturmuş-yerleşmiş "imamet" denilir ki, zamanımız örf ve ıstılahınca hükümet tabirinden kast olunan manadan başka bir şey değildir... İşte şu zikrolunan siyaset, imamet ve hükümet de Cenab-ı Peygamber'e halef olduğu için İmamü'l-Müslimin hazretlerine halife, sahip olduğu sıfat ve makama da hilafet adı verilmiştir. (Seyyid Bey,a.g.e.s.108)

Seyyid Bey, burada hilafeti İslam dininin bir parçası sayıp onu peygamberlik üzerine oturturken ve zamanımızda buna hükümet tabir edildiğini söylerken bu konuda meclisteki konuşmasında ise hilafet şekli hakkında Kur'an-ı Kerim'de hiçbir ayetin bulunmadığını, hükümet ve memleket idaresi hakkında sadece iki prensip yani şura ve emir sahiplerine itaati getirdiğini ifade ederek şöyle diyor.

"Muhterem efendiler, asıl dini kanun olan Kur'an-ı Kerim'e müracaat ederseniz görürsünüz ki, bizim hilafet şekli hakkında hiçbir ayet-i kerime yoktur. Kur'an-ı Kerim hükümet ve memleketin idaresi konusunda bize iki düstur gösteriyor: Biri bugün medeniyet âleminde yürürlükte olan meşveret (şura) kaidesidir ki, bunu Kur'an bize 1300 sene evvel ortaya koymuştur. 0 da "Onların işleri kendi aralarındaki şura iledir." (Şura, 38)

Kuran'da zikredilen ikinci düstur da ulu'l-emre (devlet başkanına) itaattir. Kur'an-ı Kerim'de "Allah'a, Peygamber'e ve içinizden emir (idare) sahibi olanlara itaat ediniz."( Nisa 4/ 59), buyrulmaktadır. İşte bu ikinci düsturdur. Bu da anarşiyi, hükümetsizliği ortadan kaldırmak ve uzaklaştırmak içindir... İşte memleketin idaresi konusunda Kur'an-ı Kerim'de bu iki ayetten başka bir ayet yoktur." (İsmail Kara, a.g.e. I, 181-182)

Burada Seyyid Bey, İslam hilafeti hakkında hiçbir ayet yoktur ve Kur'an bize hükümet ve memleket idaresi hakkında iki düstur getiriyor derken doğru konuşmuyor. Üzülerek söylemek mecburiyetindeyim ki, Kur'an-ı Kerim'i veya İslamiyet'i eksik tanıtıyor. Burada bir parantez açarak meseleyi iyice anlamakta fayda vardır.

Zaman, zaman Kuran'da şu var ve şu yok, gibi ifadeler kullanılır. Bu ifadeler eksiktir. Çünkü Kuran'da bir şeyin var olduğunu görecek ve gösterecek gözlere ihtiyaç vardır. Çünkü Kur'an, bir ahkâm ve kanun kitabından daha ve ziyade delil kitabıdır. Kuran'da bazı hüküm ve kanunlar yanılgıyı, şaşırmayı ve sapıklığı önlemek için, Allah'tan bir lütuf olmak üzere açık ve zahir olarak gelmiştir. Ayette bu husus, "Şaşırırsınız diye Allah size (hükmünü böyle) açıklıyor."(Nisa, 76) şeklinde ifade edilmektedir. Şu halde bazı konularda sadece kıyas yaparak veya aklımızı kullanarak antoloji yoluyla ihtiyacımız olan hükümleri bulmamız mümkün olmayabilir. Bu durumda Allah onları bize açık bir hüküm olarak bildirmektedir. Bunun dışında kalan hükümleri, müslümanlar kendilerine hidayet kaynağı olan Kuran'dan ictihad ederek, bulacaklardır.

Sohbetlerde, konuşmalarda, konferans ve tartışmalarda her zaman şahit olduğumuz bir husus vardır. Kuran'da hukuk olmadığı, siyaset ve ticaret olmadığı söylenip durulur. Hatta Kuran'ın bir kanun kitabı olmadığı ifade edilir. Bunlar bir bakıma eksiği ile beraber doğru olabilir. Fakat bu görüşte olanların Kuran'a bakış tarzları yanlıştır. Tabir caiz ise böyleleri Kuran'a şaşı bakmaktadırlar. Aynı mantığı devam ettirecek olursak, yani her hangi bir konuda açık-zahir ayet isteyecek olursak, bunların kafasıyla Kuran'da namaz yok demek de mümkündür. Çünkü namaz Kuran'da "salat" kelimesi olarak geçer ki, bu da dua demektir. Yani buna göre Kuran'da duayı yerine getirin şeklinde ayetler var mı diyeceğiz! Kuran'da hukuk yok diyenler, Kuran'da siyaset yok diyenler aslında Kuran'da namaz yok demiş oluyorlar. Fakat bunun farkında değiller.

Namazın efali hakkında Kuran'da geçen kelimeleri sayacak olursak, sanırım bunlar kıyam, kıraat, rüku' ve secde gibi bir kaç kelimeden ibarettir. Buna göre Kuran'da siyaset, ticaret, iktisat ve aile hakkındaki ayetler ve kelimeler ise pek çoktur. Bunların yüzlerce olduğunu söyleyebiliriz. Seyyid Bey'in yönetimle ilgili sadece iki ayet vardır, demesi son derece yanlıştır. Çünkü ben şimdi yönetimle ilgili olan bazı ayetleri burada vereceğim ki, bunların iki tane olmadığı böylece ortaya çıkacaktır. Hepsini anlatıp döküp saymam tabiidir ki, mümkün olmaz. Kur an da siyaset, hilafet, hükümet veya yönetim ne derseniz deyin bunlarla ilgili bazı kelimeler şunlardır. İmam,(Bakara2/124) ümmet,(Ali Imran3/104; Yunus 10/47) Halife,(Sad38/26) ülü'l-emr,(Nisa4/59) itaat,(Nisa4/59) bey'at,( Mümtehıne60/12) kavm,(Araf7/159) velayet,( Enfal8/72) şura,( Ali Imran3/159; Şura 42/38) adalet,(Nahl16/ 90; Nisa4/135) ihsan(Nahl16/90) emanet,( Nisa 4/ 58) ehliyet,( Nisa4/58 ) hüküm,( Nisa4/58 ) gibi kelimeler hep yönetimle ilgili ifadelerdir. Bunlardan başka daha pek çok kelime ve terimler vardır. Birinci, ikinci veya üçüncü dereceden ilgili olanlarını da bulmak mümkündür. Ancak biz iddiamızı ispat bakımından bu kadarıyla yetinmek istiyoruz.

Burada Kuran'ı doğru anlama bakımından bir hususa açıklık getirmek çok faydalı olacaktır. Daha önce ifade ettik: Kur'an, hüküm-kanun kitabı değil, müslümanlar için bir delil kitabıdır; muhtaç oldukları hükümleri müslümanlar kendileri çıkaracaklardır. Her bir ayet mutlaka bir bilgi ve bir hüküm sunmak için gelmiştir. Her bir ayet, kesinlikle bir mana, bir bilgi veya bir hüküm taşır. Burada mukatta harflerinin taşıdığı bilgi nedir diye bir soru akla gelebilir. Hemen söyleyelim ki, harfler bir sestir, bir titreşimdir. Bunlar bu mukatta harfleri Kur'an okuyana, Kur'an yalnız mana olarak Allah'tan değil, ses olarak, lafız olarak da Allah'tandır, demektedirler. Yoksa harflerin bir anlamı yoktur. Kuran'da sadece manası zahir ayetler yoktur. Açık-zahir ayetlere dayanan zahiri anlayışı, yani zahiri ekolünü ehl-i sünnet adı verilen ekol sapık olarak nitelemiştir.

Bu sebeple Kuran'da 5, 10, 50 veya 500 ahkâm ayeti var sözü de yanlıştır. Bu ifade, maksadı tam yüzde yüz bir şekilde ortaya koyamamaktadır. Bu sözün doğru açılımı şöyledir. Kuran'da açık hüküm getiren mesela 500 ayet var dersek daha doğru olur. Bu konuyla ilgili olarak Ahmet Hamdi Akseki, müçtehitlerin Kur'an ve Sünnetin hepsini bilmesinin şart olmayıp sadece ahkâm ile ilgili ayet ve hadisleri bilmesinin yeterli olacağını anlatırken şunları söylemektedir: "(Müctehid)in Kitap ve Sünnetin bütün muhteviyatını bilmesi şart olmayıp, fıkıh ve hükümler ile alakalı ayet ve hadisleri bilmesi gerekir. Gazali ile İbn Arabî, Kur'an-ı Kerimde, bu manada beş yüz ayet bulunduğunu zikretmişlerdir. Ancak bu rakam, doğrudan doğruya hüküm getiren, fıkıhla alakalı bulunan ayetlere aittir. Yoksa delalet, işaret, iltizam yoluyla kendilerinden hüküm çıkarılabilecek ayetler pek çoktur. Anlayış, kavrayış ve zekâ sahibi kimseler, kıssa ve hikâyelerden bile hüküm çıkarabilirler." (M. Reşit Rıza el-Hüseyni, İslam'da Birlik ve Fıkıh Mezhepleri, çev: Ahmet Hamdi Akseki, Türk Tarih Kurumu Basımevi Ankara-1974, s. 205)

Netice

Netice olarak her bir âlimin yapacağı şey gerçekleri olduğu gibi göstermek olmalıdır. Çünkü ilim, teoriktir ve nazaridir. Nazari olan bir şeyin kimseye bir zararı dokunmaz. Önemli olan pratik ve uygulamadır. Allah, ayette şahitliği (gerçeği) saklayan kimselerden daha zalim bir kimsenin bulunmadığını bildirmektedir.( Bakara,140) Saklamak söylememek ve bildirmemek insanı zalim yaparsa, yanlış söylemek, varı yok, yoğu ise var göstermek her halde ondan daha kötüdür."

M. Seyyid Bey'in hayatı ve görüşlerine kısaca göz attıktan sonra, eserin muhtevası ve değerlendirmesine geçebiliriz. Öncelikle fıkıh usulü eserlerinin yazım metodları ile ilgili kısa bir bilgi verelim, ondan sonra eserin kendisi ile ilgili açıklamalara geçelim.

"Fıkıh usülu kitablarının yazımında "Fukaha metodu" ve "Mütekellimun metodu" olmak üzere belli başlı iki metod takip edilmiştir. Fukaha metodu özellikle Hanefilerin takip ettiği bir metod olup, temel özelliği fıkhi örneklerden kurallara gitmesidir.

Fukaha metoduna göre yazılan eserler:
1- Ebu Bekr b. Ahmed b. Ali er-Razi el-Cessas(370/980), el-Fusûl fi'l-Usûl
2- Ebu Zeyd Ubeydullah b. Ömer ed-Debûsî(432/1040), Takvimu'l-Edille
3- Fahru'l-İslam Ali b. Muhammed el-Pezdevî(483/1090), Kenzu'l-Vüsul ile'l-Usul
4- Ebu Bekr Muhammed b. Ahmed es-Serahsî(490/1097), el-Usul

Mütekellimun metodu ise genelde Hanefiler dışındakilerin yazım metodu olup, temel özelliği kuralların öncelikle tespit edilip, meselelere uygulanmasıdır.

Mütekellimun metoduna göre yazılan eserler:
1- Kadı Abdulcebbar(415), el-Umed fi Usuli'l-Fıkh ve en-Nihaye fi Usuli'l-Fıkh
2- Ebu'l-Hüseyn Muhammed b. Ali el-Basrî el-Mu'tezilî(436/1044), el-Mu'temed fi Usuli'l-Fıkh
3- İmamu'l-Harameyn el-Cüveynî(478/1085), el-Burhan fi Usuli'l-Fıkh
4- İmam Ebu Hamid Muhammed Gazzalî(505/1111), el-Mustasfa min İlmi'l-Usul

Bu iki metodu meczederek yeni bir metod ortaya koyan eserler:
Bu gruptakiler bir taraftan, usûl kaidelerinin sağlam temellere dayandığını isbat ederken, diğer taraftan fıkıh kurallarını
usûl kaidelere bağlayarak fıkha hizmet etmişlerdir.

Bu metotla te'lif edilen belli başlı eserler de şunlardır:
1- Muzafferuddin Ahmed b. Ali el-Bağdâdî İbnu's-Saatî(694/1294), Bedîu'n-Nizam el-Câmî Beyne Kitâbeyi'l-Pezdevî ve'l İhkâm
2-Sadru'ş-Şerîa Ubeydullah b. Mes'ûd(747/1346), et-Tenkîh. Bu eseri bizzat kendisi et-Tavzih adıyla şerhetmiştir. Bu eserde, Pezdevî'nin Usûl'ü, Râzî'nin Mahsûl'ü ve İbn Hâcib'in Muhtasar'ı cem edilmiştir.
3-Tâcuddîn Abdülvehhab es-Sübkî(771/1369), Cem'ul-Cevâmî.
4-Muhammed b. Abdülvahid İbnu'l-Hümâm(861/1456), et-Tahrîr. Bu eseri ise öğrencisi Muhammed b. Emiri'l-Hacc el-Hâlebî(879/1474) et-Takrir ve't-Tahbir adıyla şerhetmiştir.

Bu eserlerin yanında eş-Şatıbî'nin(790/1388) el-Muvafâkat ve el-İ'tisam, Şevkânî'nin(1250/1834) İrşadü'l Fühûl adındaki eserlerini anmak gerekir.

Muasır Eserler
Fahrettin Atar, Fıkıh Usûlü, MÜ İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, İstanbul 1988
Seyyid Bey, Usul-i Fıkıh, İstanbul, 1333, 1338.
Büyük Haydar Efendi, Usûl-i Fıkıh Dersleri, İstanbul, 1969
Zekiyyuddin Şa'ban, İslam Hukuk İlminin Esasları(Usulü'l-Fıkh), TDV Yay.
Muhammed Ebu Zehra, Abdulvahhab Hallaf, Şâkir'ul-Hanbelî, Muhammed Hudarî bey, Abdulkerim Zeydan, Muhammed Ma'rûf ed-Devâlibî'nin fıkıh usulune dair yazdıkları eserler" (Veyis Aydın -Fıkıh Dersi Notları)

M. Seyyid Bey'in Fıkıh Usulü adlı eseri üç ana bölüm bir de ek bölüm olmak üzere dört bölümden müteşekkildir. Birinci bölümde, Usulü Fıkıh ilminin ortaya çıkış süreci ve tarihini, ikinci bölümde, Usulü Fıkhın tarifi konusu gayesi esasları ve diğer ilimlerden faydalanmasını, üçüncü bölümde, hilafet, içtihad, taklit, Hanefilere ve Şafiilere göre müçtehidlerin tabakaları ele alınmış. Dördüncü bölümde/ek bölümde ise, meselelerin tabakaları, taklit, teflik gibi konular ele alınmıştır.

Kullandığı dil itibar ile (eserin tercümesinin) Osmanlıca ve Fıkıh literatüründen kavramların ağırlıkta olduğu görülmektedir. Müellifin son dönem Osmanlı ve Cumhuriyetin ilk dönem şahsiyetlerinden olduğu göz önüne alınırsa bu durumun doğal olduğu anlaşılacaktır. Akademik bir kitap olma özelliği taşıması hasebi ile (kitabın yazımı üniversitede verilen ders notlarının müsveddelerinin düzenlenmesi ile olması ile birlikte, tercüme edilmiş şekli akademik bir kitaptır) eser okunmadan önce fıkıh usulü ile ilgili farklı eserlerin okunması, eser okunurken de Osmanlıca-Türkçe lügat bulundurulması tavsiye olunur.

Bazı konular en ince ayrıntısına kadar ele alınır iken, bazı konular çok kısa tutulmuş. Misalen, taklit derinlemesine ele alınır iken, fıkıh usulü gayesi kısa bir şekilde ele alınmış.

Dikkatimi çeken hususlardan bir tanesi, o dönemde, Mecelle ile ilgili eleştiride bulunurken "Hanefi mezhebine göre değil de, toplumun diğer kesimlerini/mezheplerini göz önüne alarak oluşturulsaydı daha iyi olurdu" manasındaki yaklaşımı ve taassub ile ilgili tespitleri orijinal tespitler.

Eserde, hilafet ile ilgili görüşlerin ortaya konulduğu bir bölüm var. Yukarda, müellifin hilafet ile ilgili görüşlerini beyan etmiştik. Eserin o kısmı dışında kalan kısımlar, klasik fıkıh usulü kitaplarının genelinde ele alındığı şekli ile konular ele alınmıştır. Dolayısı ile eserden istifade etmek isteyen okuyucular, hilafet bahsi hariç diğer konularda verilen metodolojik bilgilerden istifade edebilirler. Bir kısım farklı görüşler, bir kısım değişik tespitleri olan müellifin genel olarak usul konusunda kendisinden önceki ulemanın görüşlerine başvurduğu görülmektedir.

Müçtehidlerin tabakaları konusunda hem Hanefi hem de Şafii mezheplerinin görüşlerine göre izah etmiş olması, konu ile ilgili genel kültür seviyesine katkıda bulunuyor. Telfik konusunda, caiz olmama sebepleri ve bu konudaki farklı görüşler ise, diğer fıkıh usulü kitaplarında pek görülmeyen bir bilgi/yaklaşım.

Netice itibari ile, araştırmacı okuyucuların fıkıh usulü konusunda Türkçe az eser bulunması münasebeti ile okunabilecek bir eserdir. M. Seyyid Bey'in görüşlerinin bilinmesi noktasında gündeme gelmesi konusunda kültür dünyamıza kazandırılmış bir eserdir. Bu vesile ile Osmanlının son dönemi ve Cumhuriyetin ilk yıllarındaki ilmi şahsiyetler ve o dönemdeki ilmi gelişmelere ışık tutan bir çalışma olması hasebi ile de değerlendirilebilecek bir eserdir.

(1)Yayına Hazırlayanların Notu bölümünde ilgili kısım: Günümüz diline uyarlayıp takdim ettiğimiz bu kıymetli eser, son dönem Osmanlı âlimlerinden Darülfünun Hukuk Fakültesi Usûl-u Fıkıh hocası ve Meclis-i Âyan âzası Muhammed Seyyid Bey'in Usûl-u Fıkıh -Medhal- adlı kitabıdır.

Eser, bir dönemin kapanıp yeni ve sancılı bir dönemin başladığı bir kırılma noktasında bulunan ve bu kırılma noktasında aktif rolü bulunan bir kişiye ait olduğu için birçok açıdan önemli ve üzerinde durulmayı hak ediyor...

Seyyid Bey, tartışmalı, hatta netameli diyebileceğimiz, Hilafetin kaldırılması tartışmalarındaki rolü dolayısıyla da İslâmî camia tarafından mahkûm edilmiş biri... Hâlbuki Seyyid Bey'in o süreçteki rolünü değerlendirmek ayrı bahis; kendisinin bu konudaki eserleri çok daha önce, hatta saltanatın bile henüz kaldırılmadığı dönemde yazılmış ve (muhtemelen) defalarca basılmış eserlerdir. Dolayısıyla, bu eserlerin, klasik bir Osmanlı aydınının görüşlerini yansıttığı rahatlıkla kabul edilebilir.

Seyyid Bey'in bu süreçteki rolünün, Elmalılı Hamdi Yazır'ın II. Abdülhamid'in hal' fetvasını kaleme alması gibi, o devirdeki siyasi konjonktüre bağlı olduğunu ve bunun mevcut konjonktür içinde değerlendirilmesi gerektiğini düşünen, hatta, Tefsir'de Elmalılı'nın, Hadis'te Ahmet Naim'in* hâlâ aşılamaması gibi, fıkıhta da Seyyid Bey'in aşılamadığını düşünenler de var. Ancak, çok kritik bir dönemdeki mâlum rolü, kitaplarından da sarf-ı nazar edilmesi sonucunu doğurmuştur. Haliyle, kitaplar mahkûm edildiği ve incelenmediği için de ciddi tenkitlere konu olmamış ve hakkıyla değerlendirilmemiştir. Ancak, ne olursa olsun Seyit Bey, yakın dönem Cumhuriyet tarihi sözkonusu olduğunda mutlaka adı geçecek ve gündeme gelecek bir kişidir...

Kuran'ın aydınlığında buluşmak ümidi ile...

Ferhat Özbadem - 09.06.2014

,

5948

Ferhat Özbadem Hakkında

Ferhat Özbadem

1979 yılında Adıyaman?da dünyaya geldi. İlk, orta ve lise öğrenimini Adıyaman'da bitirdi. Gül Eğitim Yardımlaşma Dayanışma İlmi Araştırmalar ve İnsan Hakları Derneği kurucu üyesidir. Özgün İrade, Vuslat, AbıHayat ve Yolcu dergisinde şiir ve makaleleri yayınlanan yazar evli üç çocuk babasıdır.

zeynepder.org, haberdurus.com, gulder.info, dunyabizim.com, kitaphaber.com.tr web sayfalarında belli periyotlar ile yazı yazmaktadır.

Yayınlanmış Eserleri:

  • Ebrulim
  • Kur'an'ın Gölgesinde Hz. Muhammed
  • Cennetin Yolu
  • Kur'an'ı Nasıl Okumalı
  • 40 Esas 40 Düstur
Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin