George Orwell Ve Bin Dokuz Yüz Seksen Dört Romanı Üzerine Bir İnc

George Orwell Ve Bin Dokuz Yüz Seksen Dört Romanı Üzerine Bir İnceleme

George Orwell Ve Bin Dokuz Yüz Seksen Dört Romanı Üzerine Bir İnceleme

09.04.2021 - Şerife Saliha Buğa
George Orwell Ve Bin Dokuz Yüz Seksen Dört Romanı Üzerine Bir İnceleme

George Orwell’ın Hayatı

George Orwell, 25 Haziran 1903 tarihinde İngiliz işgali altında bulunan Hindistan’ın Bengal eyaletinin Montihari kentinde dünyaya gözlerini açmıştır. Asıl ismi Eric Arthur Blair olan Orwell, İngiliz bir ailenin ikinci çocuğudur.

Yazarlığa henüz çocuk denilebilecek yaşlarda ilgi duymaya başlayan Blair’ın ilk yayımlanan yapıtı on bir yaşında yazdığı bir şiirdir: Genç İngilizler Uyanın! (Williams, s. 19) O yıllar, ödevleri haricinde, kendi ifadesiyle “edebî etkinlikler” de (Orwell, s. 8) bulunmaya devam etmiştir: “On dördümde, Aristofanes’i taklit ederek kafiyeli bir oyunun tamamını aşağı yukarı bir haftada yazmıştım” (Orwell, s. 8) diyen Blair bunların yanı sıra yaklaşık on beş yılı aşkın bir süre farklı bir türden edebî alıştırma yapar. Bu, “kendim hakkında süregiden bir ‘hikâye’nin uydurulması, yalnızca aklımda var olan türden bir günlük.” (Orwell, s. 8) şeklinde ifade ettiği bir alıştırmadır. Bu yıllarını “gayri edebî yıllarım” diye niteleyecektir.

İngilere’de, Eton College’da’ eğitimini tamamladıktan sonra 1922-27 yılları arasında Hindistan İmparatorluk Polis Teşkilatı’na katılmış ve Burma’da görev yapmıştır. Yaklaşık beş yıl görev yaptıktan sonra ise istifa etmiştir. İstifasında yazar olmayı kafasına koymuş olmasının etkisi yadsınamazdır. Zira bu meslek hayalini gerçekleştirmesine pek uygun değildir. Bunun haricinde istifasının altında yatan bir diğer neden olarak ise görev yaptığı yıllar boyunca emperyalizmin doğasını anlamasını ve sömürgeciliğin gerçek yüzünü görmüş olmasını gösterebiliriz. Ancak takındığı tavır onun bu hususta kafa karışıklığı yaşadığını gösterir niteliktedir. ‘Bir Fili Vurmak’ başlıklı yazısında sarf ettiği şu sözler bu durumu net bir şekilde ortaya koyar niteliktedir:

“Tek bildiğim, hizmet ettiğim imparatorluğa olan nefretim ile işimi yapmamı olanaksızlaştırmaya çalışan kötü ruhlu küçük yaratıklara duyduğum öfke arasında sıkışıp kaldığımdı. Aklımın bir yanıyla Britanya Hindistan’ının yenilmez bir tiranlık, güçsüz düşmüş insanların iradesine zorla kabul ettirilmiş bir şey olduğunı; diğer yanıylaysa bir Budist rahibinin bağırsaklarını sürgüyle deşmenin dünyadaki en büyük haz olacağını düşünüyordum.” (Orwell, s. 99)

Bilinçli ikili bakış” (Williams, s. 18) denilebilecek bu yaklaşımı Orwell’ın temel niteliklerindendir. Zira bu kafa karışıklığına istifasından sonra da tanık olmaktayız. “İspanya İç Savaşı ve 1936-37 yıllarındaki diğer olaylar durumu değiştirdi ve ondan sonra nerede durduğumu bilmeye başladım.” (Orwell, s. 13) diyen ve 1938 yılında Fas’tan gönderdiği “bazı mektuplarda İngiltere’nin yavaş yavaş faşizme kaymasına karşı tek seçenek olarak savaş karşıtı yasadışı bir sol hareket olasılığı” (Williams, s. 13) üzerinde duran Orwell savaş baş gösterince düşüncesini değiştirir ve “Bu kahrolası savaşa girdiğimize göre kazanmamız gerek. Bunun için ben de üstüme düşen görevi yapacağım” (Williams, s. 14) demekten de geri durmaz.

Yazarın hayatı ile ilgili yazımızda bilgi verme gereği duyuyoruz; çünkü bu hususta, “Bir yazarın dürtülerinin ilk gelişimine dair bir şeyler bilinmeden değerlendirilebileceğine inanmıyorum.” (Orwell, s. 10) diyen Orwell ile aynı görüşü benimsemekteyiz. Bilhassa “Yazarın meselesi yaşadığı çağ tarafından belirlenecektir –bu en azından bizimki gibi hareketli ve devrimci çağlar için geçerlidir- fakat yazar, daha yazmaya başlamadan, hiçbir zaman tamamen kurtulamayacağı duygusal bir tutum edinmiş olacaktır.” (Orwell, s. 10) diyen Orwell için bu durum daha da bir önem arz etmektedir.

İki dünya görüşü arasında sıkışıp kalan Orwell eserleri bazında ise şöyle der: “1936’dan bu yana yazdığım ciddi eserlerin her satırı, doğrudan ya da dolaylı olarak, totalitarizme karşı durarak ve –benim anladığım biçimiyle- demokratik sosyalizmi destekleyerek yazıldı.” (Orwell, s. 13) Ona göre böyle bir dönemde insanın bu tür konular hakkında yazmaktan kaçınabileceğini düşünmesi saçmalıktır; çünkü o, bir yazarı yazmaya iten dört dürtü olduğuna inanır. Bunlar, katıksız egoizm, estetik coşku, tarihsel itki ve politik amaçlardır. “Bu dürtüler her yazarın içinde farklı derecelerde bulunur ve ölçüleri her yazarda zamana ve içinde bulunduğu ortama göre değişir.” (Orwell, s. 10) şeklinde ifade eden Orwell kendisinde ağır basan dürtünün hangisi olduğunu ise şu sözleriyle ortaya koyar: “Yaradılış itibarıyla, ilk üç dürtünün dördüncüye ağır bastığı bir insanım. Barışçı bir çağda şatafatlı ya da sadece betimleyici kitaplar yazabilir ve politik bağlılıklarımdan neredeyse bihaber olabilirdim. Ancak şimdi bir tür propagandacı olmak zorunda bırakıldım.” (Orwell, s. 11)

Bu dürtünün etkisiyle eserlerini kaleme alan Orwell’ın en çok tanınmasını sağlayan eserleri ise Hayvan Çiftliği ve Bin Dokuz Yüz Seksen Dört romanlarıdır. Geçtiğimiz günlerde Orwell’ın telifinin kalkmasından dolayı pek çok yayınevi tarafından yeni edisyonları yayımlanan 1984, ilk kez CanYayınları tarafından Nuran Akgören çevirisiyle dilimize kazandırılmıştır. Erdal Öz’ün, eseri 1984 yılında yayımlaması ise bir tesadüf değildir. Daha sonra, yine Can Yayınları’ndan çıkan fakat çevirmenliğini Celâl Üster’in yaptığı ve bizim de incelememizde baz aldığımız baskısında Üster bu durumu şöyle ifade eder: “Yazarlığının yanı sıra çok iyi bir yayımcı olan Erdal Öz, Bin Dokuz Yüz Sekden Dört’ü, öykünün geçtiği yıl gelip çattığında basmaktan derin bir haz duymuştu herhalde.” (Orwell, s. 10)

1948 yılında tamamlanmasına rağmen 1949’da yayımlanabilen eser ise sosyalizme karşı bir eleştiri olarak düşünülmüştür fakat sadece sosyalizm değildir eleştirilen her türlü totaliter rejime karşı bir muhalefetin yansımasıdır. Kitapta totaliter rejimler eleştirilir eleştirilmesine ama tek eleştiri onlara mıdır? Hayır, bu eleştiri oklarının hedefine bizzat “insan”ın kendisini de yerleştirir Orwell. Bu insan, Nietzsche’nin de sürü insanı olarak nitelediği insandır. Daha iyi anlayabilmek için esere kısaca bir bakış atmakta fayda vardır.

1984 Romanına Kısa Bir Bakış

Romanın geçtiği dönemde üç büyük süper devlet vardır: Okyanusya, Avrasya ve Doğuasya.

“Avrasya, Portekiz’den Bering Boğazı’na kadar, Avrupa’nın ve Asya anakarasının tüm kuzeyini kapsar. Okyanusya, Kuzey ve Güney Amerika’yı, aralarında Britanya Adaları’nın da bulunduğu Atlas Okyanus’u adalarını, Avusturalya’yı ve Afrika’nın güneyini içine alır. Ötekilerden daha küçük olan Doğuasya ise, Çin ve onun güneyindeki ülkeleri, Japon adalarını ve Mançurya, Moğolistan ve Tibet’in büyük ama durmadan değişen bir bölümünü kapsar.” (Orwell, s. 215)

Okyanusya’da savaş durumu değişmemekle beraber savaşılan ülke kimi zaman Avrasya’dır kimi zaman Doğuasya. Düşman değişmektedir değişmesine fakat parti bir değişim olduğunda ona dair tüm verileri ortadan kaldırır ve sürekli aynı ülkeyle savaşılıyormuş gibi gösterir. Tüm bunlar gözlerinin önünde gerçekleşmesine rağmen insanlar her söylenene inanır, çünkü ülkede ‘çiftdüşün’ diye bilinen bir düşünce sistemi vardır. Eski söylemde ‘gerçeklik denetimi’ olarak isimlendirilen bu sistem “insanın iki çelişik inancı zihninde aynı anda bulundurabilmesi ve ikisini de kabullenebilmesi anlamına gelir.” (Orwell, s. 245)

Sloganı “Savaş Barıştır, Özgürlük Köleliktir, Cahillik Güçtür” olan partinin başında Büyük Birader vardır ve tam bir korku imparatorluğu kurmuştur. Ülkede özel hayatın esamesi okunmaz, kişilerin evlerinde bile hem alıcı hem verici işlevi gören tele-ekranlar vardır. En küçük bir şeyde düşünce polisleri insanların peşine düşüp sorguya çekmekte sonrasında da insanlar ortadan kaybolmakta, buharlaştırılmaktadır. Buharlaştırılan her insan kayıtlardan silinmekte ve hiç yaşamamış gibi davranılmaktadır.

Yönetim aygıtı dört bakanlığa bölüştürülmüştür: “Haberler, eğlence, eğitim ve güzel sanatlara bakan Gerçek Bakanlığı; savaşlarla ilgilenen Barış Bakanlığı; yasa ve düzeni sağlayan Sevgi Bakanlığı ve ekonomi işlerinden sorumlu Varlık Bakanlığı.” (Orwell, s. 28) Bakanlıkların isimleri dâhi çiftdüşün’ün bilinçli uygulamasıdır. Zira “Barış Bakanlığı savaşın, Gerçek Bakanlığı yalanların, Sevgi Bakanlığı işkencenin, Varlık Bakanlığı yokluğun bakanlığıdır.” (Orwell, s. 248)

Romanın başkarakteri Winston Smith Gerçek Bakanlığı’nda çalışmaktadır. Oradaki görevi, gazetelerde, dergilerde, kitaplarda yazılanları kendisinden istenilen şekilde değiştirmektir. Fakat bu durum onun gerçeğin şekillendirildiğinin ayırdına varmasına ve devamında da otoriteyi sorgulamaya başlamasına yol açar. Daha önce aldığı bir deftere gizli saklı -odasında tele-ekranın görüş alanı dışında kalan küçük bir alan vardır- günlük yazmaya başlar. Belleğinde kalanları aktarır ve ölümüne sebep olacağını bile bile “Kahrolsun Büyük Birader” yazar. Parti, insanlar arasındaki sevgi bağlarını koparmak, aile kavramını ortadan kaldırmak amacıyla, iki insanın birbirini sevmesine dahi karşıdır buna izin vermez, kişi evlenmek isteyecek olsa partinin onayını alması gerekmektedir. Fakat Winston buna rağmen Julia ile gizli gizli görüşmeye başlar. Onun tüm bu yapıp ettikleri akıllara şu soruyu getirmektedir: Diğer insanlar neden onun gibi sorgulayıp, karşı çıkma noktasında bir tavır sergilemezler? Neden bu korku imparatorluğunu yıkmak istemezler? Parti bir korku imparatorluğu kurduysa bunun tek suçlusu parti midir? Onun bu yaptıklarını hiç ses çıkarmadan kabullenen halk da suçlu değil midir? Hatta belki de partiden daha fazla…

Winston’da kendince bir umut aramaktadır. Parti içinde kendi gibi düşünen insanlar olsa bile -O’Brien’ın öyle olduğuna inanır- bu egemenliği ortadan kaldıracak güçte olmayacaktır. Bu yüzden olanları değiştirebilecek tek bir gücün olduğunu düşünür: Proleterler! Çünkü proleterler denetimden uzaklardır. Bunu gözlemleyebilmek için ara sıra onların arasına katılır fakat gözlemleri pek de düşündüğünü kanıtlar nitelikte değildir. Yaşananlar piyangoda ne çıkacağından daha fazla önem arz etmez! Fakat yine de umut etmekten vazgeçmez ve Kardeşlik Örgütü için çalıştığını düşündüğü O’Brien ile iletişime geçer, ama ikinci defa yanılıyordur çünkü O’Brien parti için çalışmaktadır. Tüm bu insanlar ise Nietzsche’nin “sürü insanı” tabirini akıllara getirmektedir. Zira Nietzsche’de insanlar realiteyi görebilme veya görememeleri başka başka tarzlarda değerlendirmeleri bakımından üç ana tipte toplanabilir: (Kuçuradi, s. 25) Sürü insanı, özgür insan ve trajik insan. Sürü insanı, “moralli insandır. Geçerlikte olan moralin ve onun ‘gerek’lerinin sınırları içinde rahat rahat ya da zorlukla dolaşan, yapıp ettiklerini ve değerlendirmelerini bu moralin değer yargılarına uydurmaya çalışan insandır.” (Kuçuradi, s. 27) Bu moralin değer yargılarını belirleyen tek kaynak ise eserde partidir. “Parti neye gerçek diyorsa, gerçek odur.” (Orwell, s. 283) Tüm bu insanların tek yaptıkları şey ise boyun eğmektir. Boyun eğme ise çoğu zaman tembellilik ve korkudan ileri gelir.

Başkarakterimiz Winston ise özgür insan portresi çizmektedir. Özgür insan ise:

“Moral dışı insandır. İçinde yetiştiği ve yaşadığı sürüden kopmuş, kendi yolunu arayan, insanla ilgili şeyleri, insanın her şeyini kendi gözleriyle görmek isteyen insandır.” (Kuçuradi, s. 52) Bu niteliklere sahip olması ise onun damgalanmasına sebep olacaktır. Onu tuzağa düşüren ise Kardeşlik Örgütü için çalıştığını düşündüğünden dolayı sırrını ifşa ettiği O’Brien’dan başkası değildir. Tutuklandığında da ona işkence eden kişi olarak karşısına çıkar. Onları akıl almaz işkencelere maruz bırakır, çünkü “sürü, moraldışı insanları kendine benzetmek, onların etkili olmasını önlemek, onları ‘zararsız’ duruma getirmek ister… Sürü çoğunluktur: ona karşı durabilmek için çok kuvvetli, çok yürekli olmak, kendi gözlerine kayıtsız şartsız inanmak gerekir… Her babayiğit dayanamaz buna.” (Kuçuradi, s. 32) Neticede onlar da işkencelere dayanamaz ve yaptıkları ya da yapmadıkları kısacası itiraf etmelerini istedikleri her şeyi onlara söylerler. İhanet etmediği tek bir şey vardır o da Julia’ya olan sevgisidir. Fakat amaç, onlara hem düşünsel hem de duygusal anlamda hükmedebilmektir. 101 numaralı odada herkese en büyük korkusuyla işkence edilir ve Winston için bu farelerdir. Bir anda yüzüne fare dolu bir kafes yaklaştırılınca Winston, “Julia’ya yapın! Julia’ya yapın! Beni bırakın! Julia’ya yapın! İstediğinizi yapın ona, umurumda değil. Yüzünü paralasınlar, her yerini yalayıp yutsunlar. Beni bırakın! Julia’ya yapın! Beni bırakın!” (Orwell, s. 323) diye bağırır. Düşün dünyasına hükmettikten sonra kalbinde sevgiye dair de her şeyi öldüren parti amacına ulaşır, Winston’da Julia’da yapılan işkencelere dayanamayıp partinin görmek istediği insan formuna dönüşürler ve nihayetinde onları serbest bırakırlar. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır; duygu ve düşüncelerinden tamamen soyutlanan Winston Büyük Birader’e dahi bir sevgi hissetmeye başlayacaktır içinde.

Sonuç

Orwell, kitabı yazdığı dönemde ağır hastadır; fakat buna rağmen kitabını tamamlayabilmek için büyük çaba sarf eder. Bu öyle bir çabadır ki yayıncısı Fred Warburg, Orwell’ın ölümüne sebep olan şeyin yazmak için olağanüstü bir çaba harcadığı Bin Dokuz Yüz Seksen Dört adlı kitabı olduğuna inanmaktadır. (Savaşan, s. 41) Peki, neden bu kadar çaba sarf etmiştir Orwell? Çünkü o anlattığı türde bir toplumun mutlaka gerçekleşeceğini sanmamakla birlikte benzer bir toplumun gelebileceğine inanmaktadır. Bu yüzden de bilhassa farkındalıktan yoksun kitleleri uyarmak istemektedir. Bu noktada partinin sloganında bulunan “Cahillik Güçtür” ifadesi dikkatleri celbetmektedir. Zira totaliter rejimleri besleyen en önemli kaynak farkındalıktan yoksun, sürü ahlâkını benimsemiş, cahil kitlelerdir. Eğer halk bilinçlenip haksızlıklara ses çıkarmazsa bu kaynaktan beslenen rejimler daha da semirecek, kendini tek yetke olarak görecek, zorbalaşacak ve totaliter bir rejim haline geleceklerdir. İnsanı özünden, doğasından tamamen koparmaya yelteneceklerdir. Her insan ferdi buna karşı durmalıdır.

Günümüzde alışveriş sitelerine, vb. yerlere telefonlarımızın kameralarına, mikrofonlarına erişebilmeleri noktasında verdiğimiz izinler, dilin yozlaşması, her türlü felaketin boş bakışlarla izlenmesi, bir film sahnesiymişçesine engellemeye çalışmadan videolara çekilmesi, tek kültürel etkinliklerinin diziler ve futbol maçları olması Orwell’ın 1984’ te çizdiği dünyanın günümüz dünyası olup olmadığı noktasında bir soru işareti yaratmaktadır. Bir çiftdüşün oyunu içinde gibiyiz… Çözüm ise yine insanın kendisidir. İnsan ya okuyup, düşünüp, sorgulayıp hayata kendi gözleriyle bakacaktır ya da sürü içinde yok olup gidecektir. Neticede 1984 bir kehanet değil bir eleştiri ve şartların daha kötüye gitmemesi için insanlığa uyarı niteliğinde bir kitaptır. Kulak vermek temennisiyle…

Kaynakça

Kuçuradi, İ. (2016). Nietzsche ve İnsan. Ankara: Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları.

Kuçuradi, İ. a.g.e.

Kuçuradi, İ. a.g.e.

Kuçuradi, İ. a.g.e.

Kuçuradi, İ. a.g.e.

Orwell, G. (2013). Neden Yazıyorum. (L. Konca, Çev.) İstanbul: Sel Yayıncılık.

Orwell, G. (2013). Bir Fili Vurmak. Neden Yazıyorum. içinde İstanbul: Sel Yayıncılık.

Orwell, G. (2013). a.g.e.

Orwell, G. (2013). a.g.e.

Orwell, G. (2013). a.g.e.

Orwell, G. (2013). a.g.e.

Orwell, G. (2013). a.g.e.

Orwell, G. (2013). a.g.e.

Orwell, G. (2013). a.g.e.

Orwell, G. (2013). a.g.e.

Orwell, G. (2015). 1984. (C. Üster, Çev.) İstanbul: Can Yayınlaı.

Orwell, G. (2015). a.g.e.

Orwell, G. (2015). a.g.e.

Orwell, G. (2015). a.g.e.

Orwell, G. (2015). a.g.e.

Orwell, G. (2015). a.g.e.

Orwell, G. (2015). a.g.e.

Savaşan, A. (2019). George Orwell'ın "Bin Dokuz Yüz Seksen Dört" Romanı ile Gâde Es-Semman'ın "Kevâbisu Beyrut" Adlı Romanında Yabancılaşma Olgusu. İstanbul: İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.

Williams, R. (1985). Orwell. (N. Bayramoğlu, Çev.) İstanbul: Afa Yayıncılık.

Williams, R. a.g.e.

Williams, R. a.g.e.

Williams, R. a.g.e.

Şerife Saliha Buğa - 09.04.2021

,

1026

Şerife Saliha Buğa Hakkında

Şerife Saliha Buğa

1994’te Kayseri’nin Yeşilhisar ilçesinde doğdu. Lise öğrenimini Yeşilhisar Anadolu Lisesi’nde gördü. 2017’de Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İşletme Bölümü’nden (İngilizce) mezun oldu. “Kendini Bil” sözünü kendine gaye edinmiş, bu uğurda ‘insan’ kalmak ve insan olarak son nefesini vermek üzere çaba harcayan, ‘insan’ denen meçhulün peşinde koşan, tek sığınağı kitaplar olan bir ademkızı…

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin