Günümüzün Anlatıcıları: Safiye Gölbaşı İle Konuş, Söyleşi, Müzeyyen ÇELİK K.

Günümüzün Anlatıcıları: Safiye Gölbaşı İle Konuştuk yazısını ve Müzeyyen ÇELİK K. yazılarına ait tüm yazıları Kitaphaber.com.tr sitemizde

Günümüzün Anlatıcıları: Safiye Gölbaşı İle Konuştuk

20.10.2021 09:00 - Müzeyyen ÇELİK K.
Günümüzün Anlatıcıları: Safiye Gölbaşı İle Konuştuk

Kişiyi yazmaya yönelten temel etken hayaller mi yoksa gelişen şartlar mı? Ya da diğer bir etken... Sizde hangisi daha etkili oldu?

Kurduğumuz hayaller öyle zannediyorum ki yaşam şartlarımızı algılama, yorumlama şeklimizin bir neticesi. Yani olduğumuz yerde durup yalnız bizim gördüğümüz o şeyler, bizi düşünmeye, hayal kurmaya ve nihayet kendi hayatımızın, sınırlarımızın dışında bir şey üretmeye yöneltiyor. Gördüğüm şeyleri yorumlayış şeklimin, yaşadıklarımdan anladığım şeyin beni usul usul yazının kıyısına ittiğini söyleyebilirim.

Anlatmanın arkaik yanı düşünüldüğünde, anlatının kutsal yanı var gibi görünüyor. Sizce de öyle mıdır?

Kutsal olan her şey aynı zamanda bir kıymet ifade eder. Anlatılan her şeyin kutsal yani kıymetli olduğunu söyleyebilir miyiz bilmiyorum. Ama anlatmanın hem tabii hem vazgeçilmez bir ihtiyaç olduğunu söyleyebiliriz. Üstelik bu, o denli şiddetli bir ihtiyaçtır ki eğer karşımızda dinleyici bulmazsak bu sefer bizi kendi kendimizle konuşmaya, anlatacağımız şeyi kendimize anlatmaya zorlar. Yani insan aceleden ve sözcüklerden yapılmıştır desek zannederim yanlış söylemiş olmayız. Öte yandan yazdığımız metinler bizi şaşırtmaya başlamışsa bu sefer anlatının kendisinden değil ama anlatma kabiliyetinin kutsallığından, insanı aşan yönünden bahsedebiliriz diye düşünüyorum.

Post modern anlatım imkânları bağlamında metinlerarasılık yanında türlerarasılık da gündemde. Hatta aynı metinde hem modern hem de post modern imkânlar birlikte kullanılabiliyor. Bu konunun bir şablona oturması gerekir mi?

Bence gerekmez. Hatta bir öykünün içinde onu çoğaltacak ne kadar çok şey olursa o kadar makbule geçer. Öyküde meram, kısıtlı bir alanda anlatıldığı için yazar, tabiri caizse çeşitli artistik hareketlere ihtiyaç duyar. Türlerarasılık da bunlardan biri. Benim bu tür mezcetmelerde önemsediğim tek şey ortaya anlamlı, okuru içine alan bir hikâyenin çıkması. Aksi takdirde baş döndürücü bir kelime aktarımı değersizdir, hangi taktikler, yöntemler kullanılmış olursa olsun.

Edebiyat dergilerinde görünüyor musunuz? Görünmek de gerekir mi? Edebiyat dergileriyle ilgili ne düşünüyorsunuz?

Ben edebiyat dergilerine çok şey borçluyum. Uzun yıllar dergilerde öykü yayımladıktan sonra ilk kitabımı çıkardım. Dergilerde sizin tabirinizle görünüyor olmam da ikinci öykü kitabımın çıkışını hızlandırdı diyebilirim. Ancak yolu dergilerden geçmeyen buna rağmen okurunu bulabilen yazarlar da var. Yine de dergilerin özellikle genç yazarlar için hem bir imkân hem bir ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Eğer taşrada yaşıyorsanız sizi edebi hayatın içinde tutan bir işlevi oluyor dergilerin. Merkezde daha doğrusu bir dergi bürosuyla aynı şehirdeyseniz bu sefer de o bürolar kendilerine ait dünyalarıyla öğretici bir işlev üstleniyor ve yazmaya, üretmeye dair motivasyonunuzu taze tutuyorlar. Velhasıl dergiler iyi ki var hep de olsunlar.

Yazarken karşınıza birini alıyor musunuz? Okuyucu yahut hayali bir karakter de olabilir. Yoksa kendiniz mi kendi muhatabınızsınız?

Ben yazarken kalabalıklaşıyorum. Yazma süreci içinde birden fazla göze dönüşüyorum. Sert bir göz, yabancı bir göz, ilgisiz bir göz, didikleyen bir göz, müşfik bir göz. Her yazdığım bu gözlerin süzgecinden geçtiği için başka bir muhataba ihtiyaç duymuyorum. Tabi yazarken. Yazma işi bitince elbette okuru düşünmeye, onu aramaya başlıyorum.

Öykü yazmak için en haklı nedeniniz nedir? Yazmasınız ne olur?

İçine doğduğum hayat hikâyesinde ben kendime, sesime, sessizliğime okuyarak ve yazarak yer açtım. Yazmasam bir yerim olur muydu kendi hayatımda, bir yerde durabilir miydim güvenle, böyle rahat nefes alabilir miydim bilmiyorum. Yani yazmasaydım evimi bulamazdım, mümkünse yazayım.

Yazdığınız kurgunun kaderinizi etkileyeceğine inanır mısınız? Böyle bir deneyim yaşadınız mı?

Ben insanın bazı kelimelere, bazı hallere özellikle dikkat kesildiğini ve bunun sebebini tam olarak bilemediğini düşünürüm. Yani bazı kelimeler içimizde yankılanır, bazı haller başkalarına değil de özellikle bize dokunur. Neden? Acaba bu anlar bizim kaderimizi sezdiğimiz anlar mıdır? Bunu bilemiyoruz ama doğal olarak ilgimizi çeken bu şeyleri yazıyoruz. Günü gelip kader tahakkuk edince de yazdıklarımızı hatırlayıp şaşırıyoruz. Bu yılın mayıs ayında Mahalle Mektebi’nde tam da bunu anlatmaya çalıştığım bir öyküm yayımlandı: Atıf Baykan’ın Düşünceleri.

Öykücüler genelde birbirini sever ama bu eğer bir yarış olsaydı çağdaşlarınızdan kimi geçmek isterdiniz?

Hayranlık duyduğumuz o metinleri ortaya çıkaran zahmete, harcanan mesaiye, ödenen bedellere ve Allah’ın rızık taksimine duyduğum saygıdan ötürü hiçbir yazarı geçmek istiyorum demem ama hem metinlerinin etkileyici değeri nedeniyle hem de kendilerine ait orijinal ve sahici bir sese sahip olmalarından sebep gıpta ettiğim üç ismi zikredebilirim: Abdullah Harmancı, Güray Süngü, Handan Acar Yıldız.

Hikâye ile öykünün farklı türler olduğuna dair dergiler dosya hazırlıyor ve yazarlar bazen görüş ayrılığına düşüyor. Sizce böyle bir fark var mı? Bu iki kavramla ilgili sizin tanımınız nedir?

Hikâyeyi daha kapsayıcı bir kavram olarak algılıyorum. Hemen her şeyin bir hikâyesi olabilir. Yani bir tabağın ya da şehrin, bir gezinin ya da bir şarkının, doğumun ya da askerliğin... Öyküyü ise daha özel bir kavram olarak düşünüyorum: Sayfa sayısı sınırlı edebi metin. Öyküyle hikâyeyi şuradan da ayırıyorum. Her öykü bir hikâye anlatmıyor, yani her öykünün içinde bir hikâye olmuyor. O halde özellikle bugün yazılan metinlere bakınca, bunlara öykü demenin hikâye demekten daha doğru olduğunu düşünüyorum.

Öykü yazıyorsunuz ama iyi bir öykü okuru olduğunuzu düşünüyor musunuz? Dergileri takip eder misiniz? Yeni çıkan kitapları alır mısınız? Bir de son çıkanlardan bize önermek istediğiniz öykü kitabı var mı?

Dergileri takip ediyorum. Heceöykü, Mahalle Mektebi, Olağan Hikâye öncelikle takip ettiklerim. Tam da buradan hareketle henüz kitapları çıkmamış ama dergilerde yayımladıkları öyküleriyle dikkatimi çeken ve bir an evvel kitaplarının çıkmasını beklediğim iki öykücünün ismini anmak istiyorum: Süleyman Arif Yıldız ve Rıdvan Yüksel. İki de kitap önerim olacak. Biri; Mehtap Gül’ün dumanı üstünde kitabı Muteber Günler. Mehtap Gül’ün öyküleri çok güçlü bir damardan gelir ve oldukça etkileyicidir. Diğer kitap ise Sercan Ceylan’ın Eşikte ve Eksik kitabı. Genç yaşına rağmen öykünün kuramsal yönüyle ilgili kafa yorması ve kalem oynatması Sercan Ceylan’ın alametifarikası, aynı zamanda onu ve öykülerini bir adım öne geçiren mühim bir özelliği.


Yazar: Müzeyyen ÇELİK K. - Yayın Tarihi: 20.10.2021 09:00 - Güncelleme Tarihi: 18.10.2021 14:45

,

420

Müzeyyen ÇELİK K. Hakkında

Müzeyyen ÇELİK K.

Müzeyyen ÇELİK KESMEGÜLÜ 1983 Kütahya doğumlu. İlk, orta ve lise öğrenimini Kütahya’da tamamladı. Trakya Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Afyon Kocatepe Üniversitesi’nde Yeni Türk Edebiyatı Anabilim Dalı’nda “Edebî Yönden Hazîne-i Evrak Dergisi” adlı teziyle yüksek lisansını tamamladı. Hayal Bilgisi, İzafi, Hece Öykü, Hece, İtibar, Mahalle Mektebi, Aşkar, Nordik, Türk Dili, Karagöz, Olağan Hikâye, Geçerken dergilerinde öyküleri yayınlandı. Halen Kütahya’da öğretmenlik yapıyor. Evli ve Ali Mahir’in annesi. 

Eserleri

Kamu Baş Rüyacısı, 2014, Ebabil Yayınları
Omzumda Biri, 2017, Hece Yayınları
Bütün Ağırlıklarım, 2021, Hece Yayınları

Müzeyyen ÇELİK K. ismine kayıtlı 4 yazı bulunmaktadır.

Yazarımıza ait 5 kitap bulunmaktadır.

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin