Günümüzün Anlatıcıları: Sema Bayar İle Konuştuk

Günümüzün Anlatıcıları: Sema Bayar İle Konuştuk

Günümüzün Anlatıcıları: Sema Bayar İle Konuştuk

Günümüzün Anlatıcıları: Sema Bayar İle Konuştuk

Kişiyi yazmaya yönelten temel etken hayaller mi yoksa gelişen şartlar mı? Ya da diğer bir etken... Sizde hangisi daha etkili oldu?

Sanat için yegâne şartın sanatkâr olduğunu düşünenlerdenim. Hayallere yön veren yahut şartlar nasıl olursa olsun sanata can suyu taşıyan, sanatçının sahip olduğu idraktir. İnsan, o idrakle nazar ettiğinde sanat tomurcuklanıyor, büyüyüp serpiliyor ve sabırla emek verdiğinde meyveye duruyor. Başkalarından daha derin acılar çekmenize, daha zor şartlarda yaşamanıza gerek yok gerçek bir hikâyeye sahip olmak için. Yahut kendinize ait bir oda konforunu da beklemek zorunda değilsiniz. İnsana, onu içten ve dıştan sarmalayan iplere, duygulara, açmazlara, yol ayrımlarına yüksek bir bilinçle bakma becerisidir sanatı besleyen.

Anlatmanın arkaik yanı düşünüldüğünde, anlatının kutsal yanı var gibi görünüyor. Sizce de öyle midir?

İnsanı var eden ilahi bir elin kudretine inandığınızda her şeyin bir veçhesiyle kutsal olanla bir bağ kurduğunu da kabullenmiş olursunuz. Bir inanç başka bir inancı zorunlu kılar. Anlatıda da böyledir. Bilhassa anlatıyı kelimelerle sınırlı tutmadığınızda, aslında var olan yöntemlerin her birinin anlatı için birer kanal, imkân olduğunu görürsünüz. Tanrı’nın anlatısı yaratımıdır. “Ben gizli bir hazineydim, bilinmek istedim.” diyen o ilahi güç, bir bakıma ilk anlatıcıdır. Başta yöntem olarak yaratımı seçmiş, ardından yarattığını muhatap almış ve onunla konuşmuş. Bence bu müthiş bir şey. Çünkü inandığım din, mahlûkatı kutsal addediyor, insanı kutsal kabul ediyor, benliğini kutsuyor, ona kıymet veriyor. Dolayısıyla insan elinden çıkan her şey de kutsalla derin ve güçlü bir bağ kuruyor. Kutsalın en ateşli savunusunu yaparken de onunla didişirken de. Tolstoy’un arabacısının da, Dostoyevski’nin İvan Karamazov’unun da kutsalla nasıl kuşatıldığına şahit oluyorsunuz.

Post modern anlatım imkânları bağlamında metinler arasılık yanında türler arasılık da gündemde. Hatta aynı metinde hem modern hem de post modern imkânlar birlikte kullanılabiliyor. Bu konunun bir şablona oturması gerekir mi?

Şablonlar kuramın kalem sahasına giriyor. Ama elbette bir öykücü olarak, yazdıklarınızla hangi bahçelerde gezindiğinizi, hangi patikalara göz diktiğinizi görmek için kuramla da sıkı bir ilişki kuruyorsunuz. O bahçeler nerede başlar nerede biter, zamanla sınırları genişler mi, bunu kestirmek gerçekten zor. Fakat gerçek olan şu ki iyi metinler zamana karşı direnerek kendi şablonunu kuramın literatürüne sokacak. Kendine yer açacak, kendi sınırlarını inşa edecek. Bunun en bariz örneklerini şiirde gördük. Öyküde de bizzat yaşıyoruz. Bazı biçimsel savrulmaların yahut deneysel arayışların öyküyü zedelediğini gördüğümüz gibi iyi metinlere olanak sağladığına da şahit oluyoruz.

Edebiyat dergilerinde görünüyor musunuz? Görünmek de gerekir mi? Edebiyat dergileriyle ilgili ne düşünüyorsunuz?

Vasatın insan üzerinde belirleyici bir etkisi vardır, özellikle ilk adımlarını atarken. Tabii burada vasatı yaygın anlamından çok orijinal anlamıyla kullandığımı belirtmem gerek. Vasat, yani ortalama… Bazen bu vasatı dişimizle tırnağımızla inşa etmemiz gerekiyor. İşte bu noktada edebiyat dergileri yolumuzu açıyor. Bizi edebiyata doğru yerden kanalize eden bu vasattır. Edebiyat dergileri bu vasatın tesisinde birincil bir rol üstlenir. Bir dergi etrafında halelenmek, sözün yankısını duymak, ortak bir dil geliştirdiğin insanlarla bir arada olmak bizi besliyor. Fakat o atmosferin büyüsüne kapılıp üretken alan zedelenmemeli. Kendi hikâyesi içinde herkes yalnızdır, bazıları daha da yalnız. Sanatın yalnızlıktan, kendi kendinelikten beslenen bir yanı var. Ancak insan kendi sesinin aksini de duymak istiyor. Bir öykü yazıyorsunuz ve onu bir edebiyat dergisine gönderiyorsunuz. Edebiyat dergileri bu anlamda sizi okurla buluşturan önemli bir kaynak. Bu nedenle evet, edebiyat dergilerini önemsiyorum. Dergilerle ilişkimizi fanatik bir yapı arz etmeden sürdürdüğümüzde okur için olduğu kadar yazar için de besleyici ve yönlendirici olduğunu düşünüyorum.

Yazarken karşınıza birini alıyor musunuz? Okuyucu yahut hayali bir karakter de olabilir. Yoksa kendiniz mi kendi muhatabınızsınız?

Edebiyatçıların kendilerine koydukları sınırların boyutlarını kestirmek güç. Öykücüler özelinde devam edersek kalemi besleyen dikkatin nerede başlayıp nerede bittiğini anlamak zor. Alberto Manguel, Kütüphanemi Toplarken’de “Başarılı edebi yaratımların meydana çıkışı karşısında yazarlar da neredeyse okurları kadar şaşkın durumdadır.” der. Bu biraz da metnin yeri geldiğinde yazarı dışlamasından kaynaklanır. Muhatap kimdir, yazarken kimi muhatap alırız ise başlı başına çetrefilli bir soru. Yazarı dışladığı kadar okuru da dışlayan metinler okurla daha sağlam bağlar kurar. Anlamı çoğaltan, yanlış anlama kanallarını açan ve dolayısıyla sanatı besleyen de bu tür metinler. Yapmak istediğim bu sanırım.

Öykü yazmak için en haklı nedeniniz nedir? Yazmasınız ne olur?

Suat Derviş’in benim için oldukça işlevsel bir cevabı var: “Ben bebeklerimi tavan arasına attıktan sonra kendime kitaplarımda bebekler yarattım. Hayatla, hakikatle ve muhitle alakası olmayan bebekler… Ve onlara kâh Zehra, kâh Fatma, kâh Zeliha isimlerini koydum. Onları ben yaratmıştım. Hayat değil.” Ne kadar doğru değil mi? Bu hikâyeleri yaratan hayat değil, kalem. Kalemi elinize aldığınız an aslında yaptığınız şey, insanlığın o büyük hikâyesine bir nazire. Kendi hikâyenize yer açmak için çabalıyorsunuz, onun için yazıyorsunuz. Yazmak zannımca içten dışa değil aksine dıştan içe bir süreç. İçe doğru kimi zaman derinleşen kimi zaman genişleyen bitimsiz bir kazı. Ne bulmayı umuyoruz kürek sallarken, orası meçhul. Çünkü aslında kazarken bir çıkış aramıyoruz, sadece kendi hikâyemizi yazıyor, onun içinde yaşıyoruz. Yazmasak ne olur, onu ben de bilemiyorum, büyük ihtimal başka bir kazı yöntemi buluruz.

Öyküye gelince, öykü benim için çok kıymetli bir kavşakta yer alıyor. Denemenin engin havzasında yüzmek de mümkün, şiirin sınırlarını zorlamak da. Onun hani üzerine tam da oturmayan unsurları, öyküye uçarı bir tat veriyor. Kurmacanın büyülü dünyası insanı çekiyor. Salt gerçeğe sadakatin sanatı zedeleyen bir yanı var, kurmaca hakikat karşısında bir bileği taşı görevi üstleniyor. Öyküde ifade bulan bu gerçeklik beni cezbediyor sanırım.

Yazdığınız kurgunun kaderinizi etkileyeceğine inanır mısınız? Böyle bir deneyim yaşadınız mı?

Bir oğulun babasını aşması gibi yazarını aşan eserler ancak onların kaderinde söz hakkına sahip olabilir. Carl Gustav Jung bu minvalde Faust ve Goethe örneğini verir: “Gelişmekte olan eser, şairin alınyazısı hâline girer ve onun psişik gelişmesini belirler. Faust’u yaratan Goethe değil, Goethe’yi yaratan Faust’tur.” Bu, inancın da ötesinde bir durum sanırım.

Kişisel deneyim noktasında ise şimdilik buna oldukça uzak olduğumu söyleyebilirim.

Öykücüler genelde birbirini sever ama bu eğer bir yarış olsaydı çağdaşlarınızdan kimi geçmek isterdiniz?

Öykücüler olarak aramızdaki muhabbeti böyle soruların kışkırtıcılığa kapılmamaya borçluyuz.

Hikâye ile öykünün farklı türler olduğuna dair dergiler dosya hazırlıyor ve yazarlar bazen görüş ayrılığına düşüyor. Sizce böyle bir fark var mı? Bu iki kavramla ilgili sizin tanımınız nedir?

Kelimelerin de kaderi var. Şeylerin asal anlamlarını dil aracılığıyla kavrıyoruz. Ancak dil yaşamaya, nefes alıp vermeye devam ediyor. Yolda edindikleri yahut yine yolda kaybettikleri de var. Biri çıkıp bana öykünün ve hikâyenin farklı şeyler olduğunu söylerse kolayca ikna olabilirim. Burada ikna olduğum şey kavramlardan ziyade o kavramlara yüklenen anlam. Aslolan o kavramın zihnimizde harekete geçirdiği anlamdır, elbette burada asgari bir ortaklık gerekir. Belki ileride buluruz. Bir dil bilimci değilim ama gözlemlediğim kadarıyla hikâye aslında irtifa kazandı, öyle bir irtifa ki pek çok edebî türe ve sanat dalına gölgesinde soluklanma imkânı verdi. Hikâyedeki dikey çizgi öyküde yatay olarak aksetti. Öykü şimdilerde daha yaygın kullanılıyor.

Öykü yazıyorsunuz ama iyi bir öykü okuru olduğunuzu düşünüyor musunuz? Dergileri takip eder misiniz? Yeni çıkan kitapları alır mısınız? Bir de son çıkanlardan bize önermek istediğiniz öykü kitabı var mı?

Değişken zamanlı bir okurum sanırım. Şanslı bir dönemde yaşıyoruz, pek çok edebiyat dergisi çıkıyor. Ara ara bir çeşni yaparak neler var, neler yok takip etmeye çalışıyorum. Eskiden daha fanatik bir takipçiydim şimdilerde serbest okurum. Kitaplara gelince sıkı bir roman okuruyum. Şiirin besleyici yanından vazgeçemeyenlerdenim. Öyküler elbette bambaşka bir yerde benim için. Kitaplarla buluşmam genelde bir başka kitabın yönlendirmesi, sevdiğim yazarların yeni çıkan kitaplarını takip ve büyük oranda da sadece yazar olarak değil okur olarak da itibar ettiğim dostlarımın tavsiyesiyle oluyor. Başucu kitaplarını dışta tutarsak kitap tavsiyelerin de zamana bağlı bir yanı var. Zaten sorunuz da vakti merkeze alıyor. Ethem Baran öykülerini okumayı çok severim. Güzelliğini Gördükçe Ağlayasım Geliyor çıktı son dönemde. Yine yakın zamanda okuduğum Lyudmila Petruşevskaya’nın Evler Cinler Perdeler kitabını sayabilirim. Tabii buraya bir şerh de düşmem gerek. Jaguar’ın son dönem çevirileri takip edilmeli. Juan Rulfo’nun Ova Alev Alev de bu listeye yeni çıkanlar değil ama yeni keşfettiklerim kontenjanından girsin. Lucia Berlin’in Temizlikçi Kadınlar İçin El Kitabı dost tavsiyesiyle gelenlerden. Emir Gürdamur okurları da Yasak Ağacın Altında’da beklediğinden fazlasını bulacaktır diyebilirim. Genç öykücülerimizden Recep Kayalı’nın Kamburum’a Üç Sebep’i öykü okurlarının ıskalamaması gerektiğini söyleyebilirim. Ali Necip Erdoğan’ın Diğer Şeyler’i kendi okurunu seçen ve asgari ön hazırlık isteyen kitaplardan.

Müzeyyen ÇELİK KESMEGÜLÜ - 23.09.2021

,

310

Müzeyyen ÇELİK KESMEGÜLÜ Hakkında

Müzeyyen ÇELİK KESMEGÜLÜ

1983 Kütahya doğumlu. İlk, orta ve lise öğrenimini Kütahya’da tamamladı. Trakya Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Afyon Kocatepe Üniversitesi’nde Yeni Türk Edebiyatı Anabilim Dalı’nda “Edebî Yönden Hazîne-i Evrak Dergisi” adlı teziyle yüksek lisansını tamamladı. Hayal Bilgisi, İzafi, Hece Öykü, Hece, İtibar, Mahalle Mektebi, Aşkar, Nordik, Türk Dili, Karagöz, Olağan Hikâye, Geçerken dergilerinde öyküleri yayınlandı. Halen Kütahya’da öğretmenlik yapıyor. Evli ve Ali Mahir’in annesi. 

Eserleri

Kamu Baş Rüyacısı, 2014, Ebabil Yayınları

Omzumda Biri, 2017, Hece Yayınları

Bütün Ağırlıklarım, 2021, Hece Yayınları

Müzeyyen ÇELİK KESMEGÜLÜ ismine kayıtlı 1 yazı bulunmaktadır.

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin