Hafif Demir Kapıların Ardında Bir Şair: Rabiâ Gelincik

Hafif Demir Kapıların Ardında Bir Şair: Rabiâ Gelincik

Hafif Demir Kapıların Ardında Bir Şair: Rabiâ Gelincik

27.05.2016 - Gülnaz Eliaçık
Hafif Demir Kapıların Ardında Bir Şair: Rabiâ Gelincik

Rabia Gelincik 1983 İstanbul doğumlu. Kendi deyimiyle: birçok şehir, birçok insan ve çokça yara gördü. Şiirinin miladını Bosna Savaşı olarak tanımlıyor. Şimdilerde İtibar Dergisinde şiirlerini düzenli olarak okuduğumuz şairin ilk kitabı, Hafif Demir Kapılar’ın açtığı yaralar üzerine, pansuman yöntemlerini konuştuk.

Hafif Demir Kapılar’ın tanışma kapısını aralayalım istiyorum ilkin. Rabia Gelincik, çok fazla dergide göremediğimiz, son zamanlarda İtibar dergisi ile şiirlerine göz kırptığımız ve ilk kitabıyla karşımızda olan bir isim. Okurları için bir kimlik sureti istesek Gelincik’ten, kendisiyle ilgili neler söylemek ister?

İtibar dergisi, edebiyattan soğuduğum ve kabuğuma çekilmek istediğim bir zamanda imdadıma yetişti. Daha geniş okur kitlesine ulaşmam için güçlü bir köprü oldu. Bir fikir, arkadaşlık, dostluk okulu olarak görüyorum dergimizi. Bir de henüz bir-iki şiirle yer aldığım Şiar dergisi var.

Esasen, hâlâ bir “kendilik” arayışımın devam ettiği muhakkak. Bir “kimlik” tanımlaması, bunun bir şiir işçisi açısından sınırlarını çizmek hayli zor. En azından benim için bu böyle. Lâkin, diyebilirim ki; kimliğimiz, bizim kendimizi nereye ve nelere ait hissettiğimizle belirginleşen bir şeydir. Suyunu içip ekmeğini yediğin toprağa aidiyet duygusu beslemek veya özlediğin cennet bir kimlik sunar. Kalbime, insanlığıma ve inancıma dokunan, hayata katılmama vesile olan her şey bir kimlik sûreti sunar. Özellikle, ruhu Doğu’dan beslenen, köklerine sâdık, geleneği özgünlükle önceleyen ve materyalist dünyayı içselleştirmeyen bir yapım var diyebilirim. Bunun dışında söylemek istediklerim ise şiirlerimde sırlanmıştır.

Hafif Demir Kapılar ilk kitabınız, ilk kitap heyecanına şairce bir tanımlama istesem ne dersiniz?

İlk doğum. Yüreğimde neşter izi. Birkaç dikiş. Kalbin ifşâ olmuşluk korkusu ve kitap sûretinde artık başka gözlere açılmış yaralar ve sırlar. Benden kopup gitmiş bir parça Hafif Demir Kapılar; buruk sevinci kalbimin. Hâlâ kapılarının sesi yankılanmada içimde.Okurla birlikte yaptığım sessiz, sırlı ve hakikati olan bir yolculuk.

Çoğu şairin ilk şiir kitaplarını yirmili yaşlarının başında çıkardığını düşünürsek Hafif Demir Kapılar için uzun bir bekleyiş dönemi geçirdiğinizi söylemek mümkün. Bu bekleyiş şiire dair bir zorlanış ya da vazgeçiş nedeniyle mi yoksa günümüz edebiyat ortamıyla alakalı bir mevzu muydu?

Hayatın koşturmacası içinde şiire ayırdığım zaman kavramıyla ilgiliydi daha çok. Yani bir şiiri çok kolay yazdığımı söyleyemem. Çok zaman gözyaşımın şiirlerimi böldüğünü bilirim; çok defa içim dolu doluyken tek kelime yazamadan masadan kalktığımı… Şairâne, âşıkâne bir sarhoşluk hâli. Böyleyken bir kitap olarak ortaya çıkmak, çevremin baskısı olmasa belki hâlâ bekleyişteydi. Bir başka etken de bir “şairlik” vasfına erip erememe düşüncesiydi. Bu yüzden acele etmedim, şiire daha geç başlayıp vasatın altında kitaplar çıkararak şöhret sarhoşluğuna tutulanları görüyordum. Fakat yine de beklemeyi tercih ettim. Şiirin içinde şiiri bekledim. Kendi içimde bunun sorgulaması sürerken İtibar Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Şair İbrahim Tenekeci, Okur Kitaplığı Genel Yayın Koordinatörü Ünsal Ünlü ve eşim Mehmet Şamil’in, beni şevklendirmeleri sonrasında kitap aşamasına geçildi.

Mevcut edebiyat ortamından da çekinmedim diyemem. Acaba o çileli yılların sesi duyulabilecek miydi? Her birinde iliklerime kadar hissedilmiş sızının okurda yankısı nasıl olacaktı? Ben “böyle” yazdım, fakat “öyle” mi okunacaktı yazdıklarım? Üstelik popülarite revaçta ve tanınmak için reklâma ihtiyaç duyulan bir ortama dönüştürülen edebiyat alanı, bu haklı çekinceyi görebilecek miydi? Nitekim özgünlüğüne rağmen, Hafif Demir Kapılar’ın şu hâlde popülâriteye yenik düştüğünü, lâkin kimi ehil kişilerin sessiz takdirlerini de aldığını belirtmeliyim.

Rabia Gelincik ismi edebiyat mahfillerinde bana göre gizemini koruyan bir isim hâlâ. Müstear bir isimle yazıyorsunuz öncelikle ve bugüne kadar sosyal medya mecralarında şahsi bir fotoğraf paylaşımınız da olmadı bu durumun saygı duyulacak bir yanı olmakla birlikte, okurlarınıza şairi şahsen tanıma imkânı vermiyorsunuz. Bu durum şiirinizin arkasını kollamakla mı ilgili, neler söylemek istersiniz?

Elbette okur, eserin işçisine dair bir gölge, bir siluet görmek ister. Zihnindeki şemaile onu oturtmak ister. Burada kimliğimi okura şiirle sunmayı yeğleyişimden olsa gerek, ilk şiirlerim yayına bu mahlâs ile girdiğinden, öylece bıraktım. O ışığı kapatmak, o gizemi kaldırmak istemedim. Bugün için böyle, fakat yarın ne olur, doğrusu ben de bilmiyorum. Şiirimin önüne geçmek yerine, arka plânda kalmayı yeğliyorum. Üstelik bu durum bana edebiyat ortamının içinde nasıl bir duruş sergilemem gerektiğini de öğretiyor zamanla. Bir turnusol görevi görüyor. Görüntü yok, fakat ses var. Bir de bu sese kulak verenler ve vermeyenler. Yani kalbimi yeğleyenler.“Belki Rabia Gelincik diye biri de yoktur” diye şüpheye düşenler de var. Buna üzülmüyorum, çünkü sürekli kendi içinde benlik/varlık sorgulamasını yapan biriyim. Bir suret kalmayacaksa da benden, belki bir sîret, yani “ses” kalacaktır. Sahnede olmak yerine kuliste olmayı tercih edenlerdenim şimdilik ve inanın böyle iyiyim.

“Beni Merak Et Çünkü İyiyim” ve “Kırk Kanatlı Bahçe” gibi iki güzel şiir kitabına imza atan Şair Mehmet Şamil ile hayat arkadaşlığı yapıyorsunuz. Bir şairin başka bir şairle hayatı paylaşmasının şiire etkileri nelerdir?

Açıkçası bir şairle evli olmanın şiirime çok büyük bir katkısı olduğunu söyleyemeyeceğim. Genelde okurlar gibi eşim de yoğunluğundan dolayı dergilerden takip eder şiirlerimi. Öyle her yazdığımı göstermeyi seven biri değilim. Fakat şu noktada, eşim aynı zamanda Türk İslâm Edebiyatı’nda akademisyen olduğu için kendisine nâdir de olsa bazı kavramların dini yönünü danışıp kendisiyle bu konularda şiir eksenli tartışırım. Bazen şiirimi okuttuğumda o kendi şiir çizgisi doğrultusunda eleştirilerde bulunur, bazen şiirimiz bu sebeple çatışır. Ben de bazı tıkandığı noktalarda kendisine fikir veririm. Şiir fonetiği açısından şiirinin bütünlüğü adına destek olurum. Bunun dışında, şiir yazıyor oluşumuza karşı karşılıklı saygı çerçevesinde yolumuza devam etmekteyiz.

Şiir kitabınız çıktığında “ısınmak için yakabilirsiniz” demiştiniz. Şiirin kendisinin bir yangın olduğunu varsayarak ateş ateşi nasıl yakar?

O ifâdem, Üstâd Yaşar Bedri’nin, bir gün kendisinden tütün sarmak veya ateş yakmak için kâğıt isteyen bir fakire, şiir yazılı bir kâğıdı cebinden çıkarıp verdiğinde “o zaman şiirimin ilk kez bir işe yaradığını anladım” demesine gizli bir atıftı aslında. Bu küçük hikâye beni çok etkilemişti.

Ateşle sınanmak diyebiliriz buna. Ateşin ateşi âteşîn ıslah etmesi. Ateşin ateşe katılıp büyük alevler hâlinde kıvılcımlarını hayatımıza serpiştirmesi, akabinde ateşin ateşte âteşîn erimesi ve sonra sönmesi şeklinde elbette ateş ateşi yakar. İnsanoğlu, duyguların hamalıdır ve aşk, bu duyguların en zirvesinde alev ateş hissettirir kendini. O aşk ki “âdem”in nefesinde harlanır ve menzili göğüs kafesidir. Kendinden kendine dönen şey, şairde bu şiirdir, “âh!” ettikçe, iç geçirdikçe kendini yakar. Ve böylece ateş ateşi…

Eserinizde kapı metaforu ile ilerliyorsunuz. Dört kapıda insanın kendi iç dünyasını nasıl keşfedeceğine dair acılar üzerinden izdüşümler mevcut. Açılmayan kapılar desem, şiirin açılmayan kapıları nelerdir?

Şiirin açılmayan kapıları, cümle şairin yazıp bitiremediği kapılar. Şairin kendi üzerine kilitlenen kapılar ve şairin kendini kilitleyip hapsettiği kapılar. Okurun ulaşamadığı, şairinse anlatamadığı, belki anlatamayacağı esrarını koruyan kapılar diyebiliriz.

Kitabınızın ismindeki ince nüansa değinmek istiyorum. Hem hafif, hem demir… Bu zıtlığın içerisindeki manayı şairinin diliyle okumak istesek?

Bu, hâlâ devam eden çok uzun bir yolculuk. Kitaba adını veren şiire sığmayan bir manaya tekabül ediyor Hafif Demir Kapılar. Her kelime, hem kendi içinde hem de her iki dünya arasında bir zıtlık unsuru olarak duruyor karşımızda. Kitabın ithafında bu sırra değinmiştim. En başta “kapı” kelimesinin çocukluğumdan süregelen yankıları mevcut. Manası ağır, ifadesi zor.

Kapı, hem kavramsal açıdan hem de içtimaî hayat içinde bir metafor. Bu kapı; varlık, yokluk, hayal, insan ve duygu gibi birçok manayı içine alıyor. Çünkü kapı. İnsan, her neyi bekliyor ise, arzusunu o tık tık sesinde, kilidin çevrilip kolun evrilerek kendisine aralanan kapıdan çehresine değecek ışık veya gölge ile kalbinin sükûnuna erecektir nihayetinde. Böyle bir kapının demir oluşu, yine o bahsettiğimiz zıtlık içinde. Demir, ateşle terbiye edilen çok sert bir nesne. İnsan bileği, bu sert dünya nesnesine ateşin terbiyesi olmadan güç yetiremez. Bunun sırrını bize kitapta değindiğimiz dördüncü kapı aralıyor. Ve ondan evvel, ateşten daha fazla sabır isteyen gözyaşıyla demirin manen terbiye edilmesi.-Demir, burada dünyevî bütün ihtirasları da temsil ediyor.- Gözyaşı, sonunda yüz çevrilmiş o dünya ihtirasını paslandırıp çürütüyor, gözyaşıyla eritiyor. Artık bu dünyanın demir kapıları erimiş ve öte dünyanın demir kapıları-demir perdesi- ona açılmış oluyor. Kolay geliyor, hafif geliyor. Buradaki “hafif”lik, ötelerle ilgili, amelî ve kalbî daha çok.

“Mağrur kimse, kendisinden başkasını göremez. Çünkü gözünün önünde gurur perdesi vardır. Eğer ona hakikati gösterecek bir göz bağışlasalardı kendisinden aciz kimseyi göremezdi” der Sâdi. Şiirin mağrur bir yanı olduğu şüphesiz ancak sizin şiirlerinize baktığımızda acziyet meselesini daha çok idrak ediyor insan. Mağrur bir kıyıdan acziyetle ayrılmak ve kesilen soluğu hafif demir bir kapının ardında almak nasıl bir duyguydu?

İnsanın kendi acziyetinin idrakinde olmasını ve bunu hiçbir lütuf ve ihsan içinde unutmamasını çok büyük bir nimet bilirim her zaman. Çünkü şiir, şuurla aynı köktendir ve biz şiir işçileri, en başta bu acziyetin farkında ve fevkinde yazmalıyız diye düşünüyorum. Cahit Zarifoğlu’nun o meşhur “ACZ” şiiri buna çok güzel bir misâldir. Mağrur bir kıyıdan acziyetle ayrılmak, dile gelmez hislerimin yanında kul olmanın bilinci ve evet “meşhur bir alan”da dahi kulluğu elden bırakmamak, bunun manevi aksi, kalbime sirâyet eden sükûn bana yetiyor. Daha fazlasında hiçbir zaman gözüm olmadı. Şiir yazma zorunluluğu için değil, fakat şiir bana yazdırıldığı için o “meşhur alan”ın içindeyim. Sonrasında hafif demir kapılarımın sesine kulak verdiğim o sade ve durgun suya bakıyorum. Sahneler, sürekli göz önünde olmak, bitmek bilmez övgüler ve sonsuz fotoğraflar… Tüm bunlar kalbimin istediği şeylerden çok uzak görüntüler. Bu sadelik ile bu kapının arkasında kalmak bana yetti, yetiyor.

Günümüz Türk şiiri neredeyse tamamen serbest şiire dönmüş durumda. Bu şiirde bir tıkanıklığa da yol açmış gibi. Özgün üslûplar ve içeriklerden ziyâde dergilerde birbirine benzeyen çokça şiir neşredildiğini görüyoruz. Şiirin bu tıkanıklık halini ne giderebilir sizce?

Ne yazık ki popülarite zaafımız var. Şiirsel ifadeler yerine, aforizma ve parlak ifadeler gözetilir oldu. Tabir-i caizse artistik bir dil peşinde koşuluyor. Edebiyatın “sosyal medya”laşmasında bunun büyük bir etkisi olduğunu düşünüyorum. Yalnızca kelimelere odaklanarak anlamı ıskalayarak infaz ettiğimiz bir alana doğru kayıyoruz. Meselâ İsmet Özel kadar meşhur, İsmet Özel kadar İsmet Özel olmak isteyen fakat kendi özgün şiir dilini ortaya koyamayan bir topluluk ortaya çıktı. Bu, iyi şairin taklit edilebilirliği ile ilgili değil, bu herkesin İsmet Özel veya Sezai Karakoç olmak istemesi ve fakat onların birikim ve eylemlerinden çok uzak kalarak yalnızca meşhuriyetlerine talip olmaları sorununu ortaya çıkarıyor. Elbette iyi yazmak için iyi okunmalıdır. Bunun yanında, şiir müziğini çok önemsiyorum. Kişinin kendi şiir sesini, şiirinin imzası olarak görüyorum. Bu çok önemli. Türlü zorlamalardan uzak, sade bir dil ile temiz şiiri önemsiyorum. Ardışık lüks kelime yığını şiir demek değildir. Hepsinden önemlisi hissedip yaşadıklarımızı, kendi gözlemlerimizi kaleme almak. Klişeye ve popülariteye uzak durmak, kendi kalbimizin içinden taşmak, kendi ruhumuzun şiirinin müziğini yakalamak çok mühim. İsmet Özel’i İsmet Özel’de, Sezai Karakoç’u Sezai Karakoç’ta bırakmak ve aynı zamanda onlarla beraber yürümek. Bu son cümleyi şiir ehlinin çok iyi kavrayacağından şüphem yok.

Şiir ahlâkı üzerine konuşacak olursak bu işin etik kuralları nelerdir, şiir hevesli gençler nelere dikkat etmelidir şiirde ahlâk mevzusunda?

Bir kere iyi şairler özenle okunmalıdır. Onların geçtiği yollar görülmelidir. İctimaî hayatta olduğu gibi edebiyat dünyası içinde de saygı gözetilmelidir. Bir derde, bir davaya talip olmak mühimdir. Çünkü dert insanı söyletir. Şiir bilgisiyle donanmalı. İntihâl, klişe, arabesk ve aforizmadan kaçınmalarını tavsiye ediyorum. Yine bir önceki sorunuzda belirttiğim gibi popüler söylemlerden ve çürük ifadelerden, hatta ve hatta imanı zedeleyecek, göze şirin görünen fakat temelsiz ifadelerden uzak durulmalıdır. Şiirde de haddi aşmamaya özen göstermeli. Kendi şiir seslerini bularak kendi şiirlerini kurmalıdırlar. Yapmacıklıktan uzak bir biçimde kalplerinin hissettiğini yazmaya çalışsınlar, onlardan bekleneni (revaçta olanı) yazmaya çalışmasınlar ve çok rağbet gören söz çarşılarına uğramasınlar bile. Ayrıca, tevazu mutlaka gözetilmelidir. Bir-iki güçlü şiir yazıldı, takdir toplanıldı diye şımarmamak gerekiyor. Zaten iyi bir eser, şairin şımarmasına imkân vermiyor. İsmet Özel’in de dediği gibi, tevazu, kişiye yerini bildiren bir şeydir. Gerçi her şeyin birbirine karıştığı sosyal medya ortamında bunun ayırdına varmak mümkün görünmese de kişinin kendini bilmesi, bir şair olarak ne istediğini bilmesi yeterlidir sanıyorum.

“Şiir öyle bir şey ki, yazmadığınız zaman bile bir parçanız olarak yaşar. Siz sadece şiir yazdığınız zaman şairseniz, hakiki şair değilsiniz.” diyor İsmet Özel. Rabia Gelincik’e göre hakiki şair kimdir, şiir bir hakikat meselesi midir sahi?

Bu konuda elbette İsmet Özel gibi düşünüyor ve hissediyorum. Şöyle oturup bir aşk şiiri yazayım ya da bir özgürlük şiiri karalayayım demiyor, diyemiyoruz. Belli materyallere bağlı şeylerin kurgusu vardır, fakat ruhu yoktur. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın da dediği gibi “Şiir, hülâsa zamansızdır.” Fiziksel yazma işleminden evvel şiiri ruhunda pişiren, kanında kaynatan ve kalbinde demleyen kişidir şair. Çünkü yazmaktan evvel söylemek vardır. Şiir ki söylenendir. Evvel kalbe doluyor. Buna ilham diyoruz. Bir otobüsteyken, yolda yürürken, bir çorbayı karıştırırken, resmî bir evrakı uzatırken vs. şiir yazılır mı, evet, yazılıyor. Kurgunun seni çağırdığı yerde şair yoktur, fakat kalbinin diretmesiyle bir sayfaya eğilmeden evvel ruhuyla yazmaya başlamış ve kalbi cûşâ gelmiş kişi ki biz ona şair diyoruz. Bu hâliyle şiir, elbette bir hakikat meselesidir. Bir davaya, duyguya, düşünceye kalbin, ruhun kendini adaması. Eşkâli belirsiz varlığı bir anlama büründürme çabasıdır.Duygunun hakikatini imleme girişimidir.

Acıya meftun bir millet olduğumuz muhakkak, özellikle edebiyatımızda. En iyi eserlerin acıdan neşet eden cümlelerle dolu olduğunu biliyoruz keza Hafif Demir Kapılar da böyle. Acının hafiflemesi ve insanı saptırmaması için neler yapmak gerek? Mutlu sonlara inanmıyor muyuz sizce?

Acı… Yaşandığı ân’ın içinde yaşattığı sarsıntıyla kemâle ermemiş insanın direncinin en düşük olduğu ve zaaf gösterebildiği süreç. Mutlu bir sona inanıp inanmamak, kuvvetli bir dinî inanca sahip olup olmamakla paralel giden bir şey. Bu, kapsamlı olarak psikolojinin konusu fakat şunu söyleyebilirim; sıvasız evleri şehâdet bayraklarıyla süslü, gün yüzü görmemiş acılı bir milletiz. Acımızdan yasımızı tutmaya sıra gelmiyor. İşte bizi ayakta tutan bir âhiret inancı ve iki dünyalı oluşumuz. Sonsuza dek sürecekmiş gibi dönen dünyanın bir sonluluğu olduğunu bilmek, Yüce Kitabımızın bize bu akıbeti haber veriyor olması ve boynuzsuz koyunun boynuzlu koyundan hakkını mutlak sûrette alacak olması ve dahi bazı acıların bedelinin bu dünya terazisine ağır gelmesi hasebiyle bir Mahkeme-i Kübra’ya ihtiyaç duyuyor olmamız ve böyle bir mahkemenin kurulacak olması, dünya acımızı hafifletecektir inancındayım.

Cevaplarınız ve ayırdığınız vakit için teşekkür ederim.

Bu güzel söyleşi için ben teşekkür ederim.

Gülnaz Eliaçık - 27.05.2016

,

2746

Gülnaz Eliaçık Hakkında

Gülnaz Eliaçık
1987'de Zemherinin kapı ağzında doğdu.

Edebiyata duyduğu ilgi lise yıllarında kaleme aldığı yazılarla kendini gösterdi. Orhan Veli İstanbulu dinlemenin, Cahit Sıtkı otuzbeş yaşının derdine düşmüşken, Sait Faik Dülger Balığının Ölümünü öyküce öykünürken, tüm bunları üç beş değerlendirme sorusuyla sorgulayan edebiyatı konu edinen bir derste, karalanan satırların insanlık tarihini nasıl yerinden ettiğini farketti ve okuyarak yaşamanın, yaşayarak okumaktan ayırt edilemedigi zamanların etkisini ilk bu yıllarda hissetti. Nazan Bekiroğlu ve İskender Pala o yıllarında tanıştığı ve okumaya meyilli olduğu isimler arasında yer aldı.

Bozok Üniversitesi Teknik Bilimler Yüksek Okulu'ndan 2008 yılında mezun oldu. Özel bir eğitim merkezinde gün aşırı insanlarla, çocuklarla ve en çok da kağıtlarla konuşuyor.

Onun için bir tutkudan öte olan dergiler hayatına girdiğinde kitapların ruhuna serptiği tohumlar filizleniyordu. Gün geçtikce kitaplıgında çoğalan dergiler, kiymetli birer dost gibi mahsus zamanlara konuk edildi'

'Bir' dergisinde yayınlanan 'Zelâlname', seluloz kokusuna bulanan ilk yazısı oldu. Daha sonra Mâi ve Şehrengiz dergilerinde yazıları yayınlandı.

Hâlâ Mâi dergisinde yazan Gülnaz Eliaçık, kendisine has uslubuyla fecirvakti.desenblog.com adresinde, karalamalarına yer veriyor'
Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin