Hafif Kapılara Ağır Süngüler

Hafif Kapılara Ağır Süngüler

Hafif Kapılara Ağır Süngüler

28.11.2016 - Gülnaz Eliaçık
Hafif Kapılara Ağır Süngüler

Çaresizliğin birinci devrinde yalnızlaşan insan bütününden bir kapı açıldı önüme, Hafif Demir Kapılar. Hem hafif, hem demir olan kaç kapının kilidine dokundu ellerim diye düşündüm. Sokağa açılan demir kapıyı son günlerde zorlanarak açtığım geldi aklıma. Demirdi ve ağırdı. Yıllarca kaç insan kilidine dokunmuş, sürgüsünü itmişti acaba? Zor soruydu. Kendime kolay sorular sormam zaten!

Ellerim öykü kitaplarının arasında gezinirken, kendimi hep şiirde buluyorum. Hafif Demir Kapılar, öyküye koşmak istesem bile evde hayalet gibi oda oda gezinirken sürekli karşıma çıkan bir kitap oldu.

Şair Rabia Gelincik’i 2008 yılından beri takip ediyorum. Bahçesine girdiğimde kapısıaçıktı ardına kadar. Girmek zor olmadı ama kalmak… Asıl mesele bir şiirde kalmaktır. Şairin bütün şiirleri aynı güçte olmaz ama sizi geçirdiği kapıdan çıkarmayacak, çıksanız dahi tekrar tekrar kapısını çaldıracak şiirleri olmalıdır. Rabia Gelincik’in özgün üslubu ve inceden inceye sızlayan her dizesi bunu okuruna derinden hissettirir.

Hafif Demir Kapılar,Okur Kitaplığı yayınlarından Kasım 2015’te okuyucu ile buluştu. Şair Rabia Gelincik’in ilk göz nuru. Yani bir ilk kitabın öyküsü karşılıyor sizi harflerin arasından. Onca yıl şiir yayınlayıp ilk kitap için bunca beklemek titizliğin bir eseri olsa gerek. Herkesleşmemek kaygısı belki… Ben şair miyim sorusuna yeni bir harf terkibi ile cevap verme süreci kısa sürmedi Gelincik’in. Bence tam zamanında geldi, gecikmedi, erken değildi. An bu an dedikleri vakitte, tüm ağırlığını bir ağacın ölümünden neşet eden kâğıdın bağrına bırakıp, onu yeniden diriltti. Şimdi okurunu şiirleriyle konuşturmasını bilen bir şair olarakbu konuşmalarıneşiğinden atlamayı bırakıyor bize.

Birinci eşik: Anahtar bir tur atar kilitte, insan kendini tavaf eder şiirle…

Şair kapının ardında elinde bir demet dize tutmakta. Birinci kapının ardındaki şiir bahçesine adımınızı atar atmaz evvelinde bir söz ediyor size en büyük kitap olan Kur’an’ın o gizli sesiyle: “ İkrâ! Oku! Allah kelâmının üzerinde hiçbir sözün olmadığına imân etmiş vakarlı acziyetin dudağıyla oku!”Geçtiğiniz kapı boyunuza göre değildir, muhakkak baş eğip geçmek gereklidir. Bu cümlenin ardından insanın başı da kalbi de eğiliyor muhakkak. Kitap insanın yaratılışındaki nefese bir nazire olarak “Hava” kapısı ile açıyor sayfalarını size. Oki ruhundan ruh üfledi, balçığın ortasında, nem deryasında gezen kalp, vücut bulup sol kaburgada yerini aldı. Gelincik’te şiirinde ilk taşı kalbe koyuyor bu yüzden. Kalbi sağlamlaştırmaya ve sabit bırakmaya meyleden şiirleri ile karşılıyor okuru “Hava” kapısında.

Şiirler lirizmin doruk noktasında hüznün buzuluyla karşılıyor okuru. Üşüyorsunuz, öyle çok terlemişsinizki yaşamaktan üşümek korkutmuyor sizi. “odalardan odalara gezen hayeletsem evimde”1 dizesini bir kadından başkasının yazamayacağını düşünüyorsunuz. Pencereden giren soğuğa aldırmadan devam ederken “Kan tutan hafızanıza” bir şeyler hatırlatmak istiyorsunuz. Şairin toprağından bir kürek alıp üzerinize atmak ve öldüğünüz yerden dirilmek şarkısına dilinizi katmak istiyorsunuz. Havva ile Adem’den bu yana çekilen varlık sancısının rozetlerini takıyorsunuz her şiirde bir bir omuzlarınıza. Omuzlarınız ağırlaşıyor, dimdik başladığınız yola eğilerek devam ediyorsunuz. İlk eğilişiz ilk kapıdan girişinizdi hatırlıyor musunuz?

“Böyle Bir Ölmek” dediği şiirde Soma’nın acı hatırasını canlandırıyorsunuz, içiniz kıyılıyor “annesinin gözünde yarına geç kalan” o çocuğu görmekten. Küçük Hanımın Düşleri’nde yetimlerin ayak seslerini işitiyorsunuz. “Morg numarası isminden önce gelen” insanlar tanıyorsunuz İşgal Günleri’ni okuduğunuzda. Yaşamak nasıl bir sanatın icrası ki ellerimiz kanıyor? Bir şiir kitabı insanı bunca kanatmamalı deyip kapatıyorsunuz kapısını. Korkmak belki bunun adı. Açılacak üç kapı daha var ve siz daha birinci kapıda ruhunuzun türbülansında darmadağın olmuşsunuz. Korkuyorum çünkü insanım. Daha birinci kapıda Rabia Gelincik’in bir çırpıda okunacak bir şair olmadığını anlıyorum. Önceden şiirlerini teker teker takip ettiğimden olsa gerek bu kadar yorulduğumu hissetmemiştim. İki kapak arasında dört kapıdan geçen her dize kalbimle ruhumun arasını açarken aklıma saçmalarını bıraktı. Sonra hatırladım: zahmetle rahmetin farkı bir nokta nazarında değil miydi? Her şeyin bir diyeti vardı, şiirin de öyle.

İkinci eşik: Anahtar iki tur atar kilitte, acı tüm ağırlığıyla kalbe iner öylece…

Üzerime şiirden iki kürek toprak atılsa, dirilirken muhakkak korurdu beni! Yani insan cümleye meftunken öyle sanıyor en azından. Toprak, Hafif Demir Kapılar’ın ikinci kapısı. Şair sizi gömeceğim mi demek istiyor acaba burada, şiirden kurganlar açıp yanımıza en sevdiğimiz dünyalık acılarımızı bırakıyor! Bu kapıdaki Kethüda şiiri benim için yazılmış gibi sanki belki de senin… “Hatırla ki sen bir vakit köle diye satılmıştın”2 diyor. İnsanın köleliklerini sıralayacak bir dizin icat etmek istiyor bu şiiri okuyan. Yemek içmek, nefes almak gibi eylemlerin hepsi aslında bir yaradılış şiiri iken varlığımızdan ne kadar uzağa savrulup, normalleştirme adı altında yaşamsal fonksiyonlarımızı köleleştirdiğimiz geliyor aklıma. Aslında şiir ve başlı başına edebiyat, normalin korkunçluğundan doğan bir tür, bir eylem, bir oluşum…

Birey, millet, ülke üçlüsünden bakarsak toprağın bir vatan parçası olarak tanımlandığı gerçeği ile de karşı karşıyayız. Şair de belki bu cihetten bakıp yazmış “Yurdum”şiirini ancak kitaptaki diğer şiirlere göre epeyce zayıf kalmış bu şiir. Yazdığı diğer şiirlerin arasında kaynayıp gideceğini mi düşündü Gelincik, bilemiyorum ama okuduğumda güçlünün toplumda olduğu gibi bir şiir kitabında dahi zayıf olanı ezdiğini görüyorum.

Bu kapının pervaz güzeli, “Geceydi Gülce” dediği şiirdir şairin. İlk yazıldığı anı, dizelerle göz göze geldiğimiz ilk anı hatırlıyorum da etkisi hâlâ baki bende…“ Bir kızın uzadıkça ağaran saçları zaman”3dedikçe Gelincik, uzayan ve her geçen gün akları daha çok artan saçlarım geliyor aklıma belki bundandır bu şiirin pervazına omuzumu dayayıp kendimden geçişim ve yeniden yeniden kendime gelişim…

Toprak ölümün sözcüsü olduğundan belki ve dahi yaşamın kaynağı, bu kapıda çok durak var, altını çizerek kalbinize geçireceğiniz çok satır… Bu kapıda ağırlığınızı boşluğa bırakacağınız türküler dinleyecek, şairin şiirine sarılıp uyumak isteyecek ve sonunda rüyanın bir yerinde kendinizi bir düğün gecesinin ortasında bulacaksınız.

Üçüncü Eşik: Anahtar üç tur atar kilitte: Sen girmesini bilmez isen o kapı açılmaz önünde!

“Irmak bir gözyaşı tercümesidir.”diyerek açıyor üçüncü kapı kendini. Bu kapının adı “Su”. Gelincik’in şiirinde var olan İslami bakış açısının en baskın olduğu bölüm bu. Buradaki şiirlerin hemen hemen hepsinde karşınıza İslamimetaforlarçıkıyor. Ezan sesine meftun bir kulak, vav kıvrımında bir gönül yahut kalbinizi soğutan bir rahle… Şair, su kapısında bu metaforlardan şiirine bir duvar örerken yaşam kaynağı olan su ile kalbin iman kaynağı olan inancı, isteyerek yan yana getirmiş gibi. Su olmadan sürmeyecek bir yaşamın farkında olarak imanın gölgesinin sinmediği bir kalbinde, ruhsal boyutta yerle bir olacağını bilerek bir araya getirmiş bu şiirleri.

Rabia Gelincik, imgesel anlatımı da şiirinde epeyce şık kullanan bir şair. Gösterişten uzak kalacak kadar sade ancak muhatabının dikkatini çekecek kadar şık bir şiir anlayışı koymuş. Bu yüzden imgesel ifadeleri okuru yormak yerine daha çok dikkat çekiyor.

Hafif bir kapının altında kalıp ölen nice düşler gördüm ben. Hiçbiri hayatta değil şimdi ancak varlıklarını sürdürmek için kimi zaman bir paragraf, kimi zaman öyküsel bir dil, kimi zamansa bir şiir buluyorlar kendilerine. Bu kıyamete kadar böyle sürecek gibi, kim bilir ötelerde bir filbahri ağacının altında hafif bir kapının sü(n)rgüsüne dokunup adım attığımız şiirler olur yine, Rabia Gelincik’te olduğu gibi.

Dördüncü kapıyı anlatmıyorum, çünkü şairin deyimiyle dördüncü kapı için ilk üç kapının kölesi olmak kâfi. Kölelik ki acemiliğin ilk merhalesi…

  • Rabia Gelincik-Okur Kitaplığı-Syf.13
  • Rabia Gelincik-Okur Kitaplığı-Syf.33
  • Rabia Gelincik-Okur Kitaplığı-Syf.40

Rabia Gelincik

Hafif Demir Kapılar

Okur Kitaplığı

104 syf

Not: Bu yazı Ayraç Dergisinin 79. Sayısında yayımlanmıştır.

Gülnaz Eliaçık - 28.11.2016

,

1156

Gülnaz Eliaçık Hakkında

Gülnaz Eliaçık
1987'de Zemherinin kapı ağzında doğdu.

Edebiyata duyduğu ilgi lise yıllarında kaleme aldığı yazılarla kendini gösterdi. Orhan Veli İstanbulu dinlemenin, Cahit Sıtkı otuzbeş yaşının derdine düşmüşken, Sait Faik Dülger Balığının Ölümünü öyküce öykünürken, tüm bunları üç beş değerlendirme sorusuyla sorgulayan edebiyatı konu edinen bir derste, karalanan satırların insanlık tarihini nasıl yerinden ettiğini farketti ve okuyarak yaşamanın, yaşayarak okumaktan ayırt edilemedigi zamanların etkisini ilk bu yıllarda hissetti. Nazan Bekiroğlu ve İskender Pala o yıllarında tanıştığı ve okumaya meyilli olduğu isimler arasında yer aldı.

Bozok Üniversitesi Teknik Bilimler Yüksek Okulu'ndan 2008 yılında mezun oldu. Özel bir eğitim merkezinde gün aşırı insanlarla, çocuklarla ve en çok da kağıtlarla konuşuyor.

Onun için bir tutkudan öte olan dergiler hayatına girdiğinde kitapların ruhuna serptiği tohumlar filizleniyordu. Gün geçtikce kitaplıgında çoğalan dergiler, kiymetli birer dost gibi mahsus zamanlara konuk edildi'

'Bir' dergisinde yayınlanan 'Zelâlname', seluloz kokusuna bulanan ilk yazısı oldu. Daha sonra Mâi ve Şehrengiz dergilerinde yazıları yayınlandı.

Hâlâ Mâi dergisinde yazan Gülnaz Eliaçık, kendisine has uslubuyla fecirvakti.desenblog.com adresinde, karalamalarına yer veriyor'
Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin