HATIRANIN HAFIZA PERFORMANSI

HATIRANIN HAFIZA PERFORMANSI

HATIRANIN HAFIZA PERFORMANSI

HATIRANIN HAFIZA PERFORMANSI

Anı, hafıza kadar yakındır muhatabına. Hatırda kalanlar, hatırlı olanlar, zalimliğin içinde ince nüanslar! “Ben çağı”nı yaşadığımız bugünlerde insan kalbini hafızasına ne kadar dayıyor, şüpheli. Ancak kendisine yapılan zalimlikleri unutmayan bir hafızaya müptela olduğu da gerçek.

Hatıra, Arapça kökenli bir kelime olup anı anlamına gelir, hafıza ise bellek anlamını karşılar. Bu kelimelere kafa yormama sebep nedir? Fatma Barbarosoğlu’nun Profil yayınlarından çıkan “Hatıra kadar Narin Hafıza kadar Zalim” isimli öykü kitabını okumuş olmamdır. Okumama vesile ise yazarını sevmemden ziyade ismindeki güzellikti. Uzun ama insanın tarihini imleyen bir isim bu kesinlikle.

İnsan doğumuyla birlikte bir unutuştan gelir. Berzahta verdiği sözleri unutmuştur. Hatırlayış yaşarken gerçekleşir, kimileri hatıralarını belleklerine tayin edilen bir silgi ile yeniden unutmaya başlar. Bu bir döngü gibi yeniden, yeniden devam eder. Ölümle birlikte başka bir unutuşa ve yeniden hatırlamaya doğar insan. Lakin bundan sonrasını bilmek insan işi değildir.

Kitabın kapağına varalım öykülerin kapılarını çalmadan evvel. Kapak Ömer Faruk Yıldız imzasını taşıyor. Eserin adıyla müsemma, narin bir kapak; bir buğday başağına örülmüş örümcek ağı. Bu iki simgenin bize hatırlattıkları ise şunlardır; Hz. Âdem cennetten yeryüzüne indirildiğinde oradan getirdiği bitkilerden biri olarak buğdayı yanına almış ve Hz. Cebrail’den onu işlemeyi öğrenmiştir. Örümcek ağı ise hiç şüphesiz Peygamber Efendimiz ile Hz. Ebubekir’in Sevr Mağarası’ındaki müşriklerden korunma hikâyesini akla getirir. İktisat dersleri almış kişiler ise örümcek ağı denince muhtemelen meşhur örümcek ağı teoremini anımsayacaktır. İçinde bulunulan üretim dönemindeki arz miktarının geçmiş dönemin fiyat fonksiyonuna bağlı olması ile ilgilidir. Buğday, üretim, Hz. Âdem, Hz. Peygamber… Bir köklerine ve özüne dönüş çağrısı… Bir kitap kapağının ne kadar çok çağrışımı olabilirse o kadar belki ya da hepsi bir okur uydurması!

Köklerdekinin Göklerdekine Yetişemediğidir

Barbarosoğlu’nun öykülerinde aile önemli bir yer teşkil eder. Kuvvetle muhtemeldir ki sosyolog kimliği onu güncelin nabzını tutmaya da iter. Gerek köşe yazılarında gerekse öykülerinde değişen dünyanın kökleri çürütmeye çalışan tavrına karşı çıkar. Gelişim iyidir, değişmek de lakin manevi değerlerimizi sarsarak değiştiğini ve geliştiğini sanan toplumun kendini göklerde hissettiren değişimlerine bir “öz” çağrısı yapar öykülerinde yazar. İnsan kalbini göğe uzatmak için köklerini çürütmemeli aksine ona sıkı sıkı sarılmalıdır.

Barbarosoğlu, son eserini iki başlığa ayırmak suretiyle toplamda on bir öyküyle okurunu selamlar. İlk bölüm “Hatıra Kadar Narin”de beş öykü var. Dedemin Defteri adlı öyküsü kahramanının şöyle haklı bir serzenişi ile başlar: “Oyun oynayacağım zaman koca genç kız, fikir beyan edeceğim zaman dünkü çocuk. Şimdilerde ergenlik deniyor, komşumuz İhsan Yenge araf günleri derdi.” Yazar burada kahramanının hatıralarına eğilir. Dedesinin defterini eline tutuşturan küçük kız, büyüdüğü zamanlara varıncaya kadar kesilen elektriklerden, Tele-pazarlı günlere doğru bir hatırlayışla yol alır. Bir özlemin temsili, imkân olarak kısıtlı ancak insan ilişkileri bakımından samimi günlerin resmini görürüz bu öyküde.

Eserde en çok beğendiğim iki öyküden biri de bu bölümde: “Dert Dinler Ziyade Hanım”. Ziyade Hanım’a neden “Ziyade” denmiş? Şehirli kızın köye gelin gelerek, daha sonra geldiği bu köyü sahiplenişi anlatılır okura. Öyküde şehirlilik algısı da var, en tipik örneği olarak şu cümleyi vermek mümkün: “… annemle babamın dizleri yaşlılıktan, torunların dizleri gençlikten bükülmez olunca yıllardır duvar dibini mekân tutan masayı ortaya çektik, yemeklerimizi masada yemeye başladık, annemin tabiriyle artık biz de fena halde şehirli olduk.” Öyküde vakti zamanında genç kızların boş oturmadığı, muhakkak bir el işi yaptığı, insanın insana ihtiyacı olduğu zamanlar gibi geçmiş zaman güzelliklerine yer verilirken, Sedat Ağabey’in endüstriyel hayvancılık macerası ile de bir sistem eleştirisi yapılıyor. Bu öyküde de diğerlerinde de, zaman zaman ana haber bülteni metni okuyormuş gibi hissettiğiniz yerler var. Belki bu tutum yazar tarafından öykülerin daha çok içine yedirilse daha iyi olabilir kanaatimce. Ancak şu da bir gerçek ki ana haber bültenleri, sosyal medyadaki gündemler yazarın nazarından pek kaçmayan ve son dönem öykülerine de, köşe yazılarına da sık sık sirayet eden mevzular.

Barbarosoğlu’nun Z kuşağına dair gözlem ve eleştirileri de bu eserindeki kimi öykülere girmiş yine. “Kuyumcuların Kurgusu ve Z Kuşağı” adlı öykü bir fotoğraftan çıkıp yazarın bu kuşağa dair gözlem ve eleştirilerini harmanlanması ile oluşmuş. Öyküdeki çocuk kahramanların babasının şu sözleri ise öyle manidar ki: “Babam her şeye rağmen benim dünyamda büyüktü. Ben bu çocukların dünyasında nasıl büyük olacağım? Hem gurur duydum. Hem ne bileyim işte… İçime bir keder çöktü.”

Eserdeki en güzel öykü ise hiç şüphesiz “Aşk Acısı”, içerisinde nasılsa aşk var deyip önyargılı davranmamak lazım. Aşktan ziyade en başta kayıp hayatların geçmiş hikâyesini okuyorsunuz bu öyküde. Israrcı bir öykü kahramanı Ahsen, en sevmediğim cinsten aslında! Derdini anlatacak birilerini ararken camii avlusunda ayağı incinmiş o arkadaşını yakalayan kahramanımız onu bırakmaz, anlatır, anlatır… Ahsen’in gelini gibi gelinler gerçekten bu dünyada var mı onu da bilmek isterdim açıkçası… En başta kızdığınız sonrasında kızmaktan utandığımız o gelin kızımız keşke kitaplara, filmlere, dizilere –gerçi dizilerde de kalmadı böyle karakterler- konu olduğu kadar gerçekte de karşımıza çıksa… Her ne kadar öyküde birçok kahramanın adı geçse de esas kahraman Ahsen’dir bana göre. Başkalarının sorumluluğunu bir anne yadigârı gibi omuzlarında taşıyan Ahsen’in ruhunu çökerten şeyleri bilmek isterseniz öyküyü okumanızı salık veririm.

Barbarosoğlu’nun gelenek ve içinde bulunduğumuz post-modern çağın çatışma unsurlarını öykülerinde işleyişi, teknolojinin devinimi ile süreklilik arz edecek gibi görünüyor. Çağın yükselme anlayışı artık görünmek! Görünenler başının göğe erdiğini zannederken geçmişle olan bağı yitirdiklerinin farkında değil. Gelenek git gide çağımızın uzağında, en yakınımıza düşen kısmı kilim desenli halıların yastıkların tekrar modaya çıkması belki! Köklerin yetişemediği bir görünüşte yükselme mevcut lakin yerin dibine geçen kim pek belli değil!

Göklerdekinin Köklerdekine Uzanamadığıdır

Eserin ikinci bölümü “Hafıza” üzerinden ilerlerken fark ediyorum ki hatıraları seven ancak hafızasıyla kavgalı olan bir okur kişisi olarak bu kısımdaki öyküleri ilki kadar sahiplenemiyorum. “Baba-Oğul-Istırap” isimli öyküsünde estetik açıdan yüz nakli yaptırmak isteyen bir kahramanımız var. Aslında babasına benzediği için istiyor bunu. Kimi çocuklar babalarına benzemek isterken kimileri fiziksel bir benzeyişe bile tahammül edemiyor. Yine gazetelerde ve kimi haber bültenlerinde gördüğümüz Japonların kendilerini teselli etmek için anne, baba, kız kardeş kiralamasıyla ilgili mevzu da girmiş bu öyküye.

Bu bölümün en dikkat çekici öyküsü ise şüphesiz “Musmutlu: Kedili Köpekli, Çoluklu Çocuklu”, Babarosoğlu’nun “Mutluluk Onay Belgesi” isimli eserini okuyanlar bence kesinlikle bu öykünün o eser içine alınması gerektiğini düşünecektir. İnstagramdaki sahte mutlu hayat eleştirisi üzerinden kurgulanan öyküde, Gizem isimli küçük karakterimiz ana babasının sosyal medya merakının gazabına uğrayanlardan. Barbarosoğlu “Zavallı Gizem. Keşke çocuklar ana babalarını seçme hakkına sahip olabilselerdi.” Deyince aklıma bir film geliyor: Kefernahum! Oradaki çocuk karakter mahkeme sahnesinde şunları söylüyordu: “Çocuk yetiştiremeyen yetişkinlerin çocuk yapmasını istemiyorum.” Gizem de muhtemelen ana babası için aynı şeyi söylüyordu içinden Sahte mutlulukların gerçek yüzü olarak kaldı aklımda Gizem. Bir de bu öyküden mülhem Reborn Bebek gerçekliği ile karşılaştım. Aslında bana fena bir fikirmiş gibi gelmedi, ebeveynlik sorumluluğunu alamayanlar reborn bebeklerle devam etmeli belki Gizem’in gerçekte birbirini yiyen ancak instagramda mutluluktan ölen ana babası gibi!

Eserde kalbime en serin gelin öykü ise “Hasret Sendromu” idi. Anlamakta güçlük çektim bu öyküyü. Bazen böyledir, öyküler de kişi seçer, bu öykü beni seçmedi ya da ben onu.

Fatma Barbarosoğlu'nun güncel olayları öykü diliyle ele alış biçimi her zaman dikkatimi çekmiştir. Ayrıca akıcı üslubu kitaplarını okumayı kolay kılar genel olarak. Bu eser de akıcı ve gündemin nabzını tutuyor. Neredeyse çoğu öykünün kenarına köşesine sinmiş bir Covid-19 kelimesi ya da pandemi mevzusuna rastlamak da mümkün, malum karantina günlerinin sonucunda çıkan bir eser.

Hız ve haz çağının yuttukları kıymetli şeyler, öykülerinde genel olarak bu kıymetli şeylere bir dokunuşu var yazarın. Yazarak kurtarmak ya da kurtulmak istiyordur o da kim bilir.

Son söz olarak köklerini yeniden yeşertmek uğruna çalışanlarla, kendini kabul ettirmek derdiyle başını göğe uzatanların ortak bir paydası var: Unutmak! Hafıza hatıralara geri dönerken bir ölüm performansı sergiledi yaşadığımız çağda, bu kesin.

Hatıra Kadar Narin Hafıza Kadar Zalim

Fatma Barbarosoğlu

Profil Yayınları

140 Sayfa

Gülnaz ELİAÇIK YILDIZ - 07.01.2021

,

6049

Gülnaz ELİAÇIK YILDIZ Hakkında

Gülnaz ELİAÇIK YILDIZ

1987 yılının Aralık ayında Yozgat’ta dünyaya geldi.  Doğduğu bu şehirde yaşamaya devam ediyor. 2008 Yılında Yozgat Bozok Üniversitesinde Bilgisayar Teknolojileri ve Programlama Bölümünü, 2016 yılında Anadolu Üniversitesi İşletme bölümünü, 2020 yılında da yine Bozok Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü bitirdi. 2011 yılından beri Kitaphaberde kitap değerlendirme yazıları yazıyor.

Yazı çalışmaları; Bir, Şehrengiz, Serencam, Kün Edebiyat, Yedi İklim, Ayraç, Berhava, Mâi, Hayal Bilgisi, Mahur Beste, Yolcu, Siyah Sanat gibi süreli yayımlarda yer aldı.

2016 Eylül ayından beri evli. Şimdilerde bir oğula anne, okumaya âşık bir dünyazede!

Gülnaz ELİAÇIK YILDIZ ismine kayıtlı 59 yazı bulunmaktadır.

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin