Hay Bin Yakzan

Hay Bin Yakzan

Hay Bin Yakzan

01.04.2016 - Mustafa Öztürk
Hay Bin Yakzan

İslam dünyasında İbn-i Sina tarafından başlatılan felsefi roman türüne ait Hay Bin Yakzan romanı, aynı gelenekten gelen İbn-i Tufeyl tarafından devam ettirildi. Konuları farklı isimleri aynı olan bu iki romanın sadece türü ve ismi benzeşir. Bu benzerliğe rağmen İbn-i Tufeyl’in Hay Bin Yakzan’ı konu açısından orijinaldir. Bir hakikat arayışı olan Hay Bin Yakzan, döneminin felsefi tartışmalarını içinde barındırmakla beraber farklı açılardan da ele alınabilir. Kelam tartışmaları, tasavvuf felsefe ilişkisi, medeniyet perspektifi, insanın gelişimi gibi yönleriyle değerlendirebilir.

Garaudy’nin tanımlamasıyla İbn-i Tufeyl’in felsefesi ‘’nebevi felsefe’’; rasyonel düşünceden yola çıkarak keşif ve ilhama ulaşan ve bu nedenle son noktada tasavvufla çakışan bir zevk yoludur. Garaudy, Hay Bin Yakzan’ın anlam ve önemini şöyle dile getirir. ‘’ felsefe ve tasavvufun, bütünlüğü içinde düşünce ile hayatın, ilim ile imanın birliğini gösteren ibni tufeylin felsefi romanı insan, tabiat ve Allah arasındaki ilişkilerin bilincine varılması ve yaratılması hususunda felsefeye Heraklit ve Empedokles’den bu yana 16 asırdan beri batıda kaybetmiş olduğu bütün boyutları iade ediyor’’

Romanında sembolik anlatım tarzını kullanan İbn-i Tufeyl birçok konuyu eserinde işlemiştir. Bunlardan biri, o dönemin tartışma konularından olan ‘’Allahın peygamber göndermesinin gerekliliği’’ meselesidir. Mutezilenin, peygamber gönderilmese de Allah akılla bilinir. Akılla bilinemeyecek olan şey ise insanın nasıl ibadet edeceği gibi şeri meselelerdir. Romanda cevap aranan diğer konular ise; dış etkilerden tamamen uzak olan bir insanın ‘’insan-ı kâmil’’ olması mümkün mü? Gözlem yoluyla elde edilen bilgi vahiyle çelişir mi? hakikati bulmak tüm insanlar için mümkün mü? Gibi soruların cevabı aranmaktadır. Ayrıca, Ruh nedir? İnsan kendi çabasıyla Allah’ı bilebilir mi? Bilebilirse sorumluluğu ne kadardır? Varlığın gayesi ve Bilginin kaynağı nedir? İbn-i Tufeyl eserinde bu sorulara cevap aramaktadır.

Romanın başlangıcında Hay’ın adada etkileşimden uzak olması ve kendi türünün varlığını bile bilmemesi, buna rağmen Hz. İbrahim gibi bir takım sorgulamalarla Allah’ın varlığını kavraması, muteziledeki Allah’ın peygamber göndermesi zorunluluğu tartışmasına bir cevap niteliği taşır. Allah’ın akılla bilinmesi zorunludur ancak Allah’a nasıl ibadet edileceği konusu peygambersiz bilinemez. Âlemin kıdemi tartışmasında yine İbni Tufeyl, her iki durumda da yaratıcının zorunluluğu sonucuna varır.

İnsan hiç eğitim almadan, tamamen fıtratıyla baş başa kaldığında kendi çabasıyla kemale erebilir mi? Felsefe ile din arasında bir çelişki var mıdır? Hakikate ulaşmak bütün insanlığın üstesinden gelebileceği bir şey midir? Meşşai filozoflarının ortaya koydukları hakikatin birliği tezine göre, hakikat tektir. Bu hakikate giden yollar farklı olabilir. Felsefe kendi yöntemleriyle uzun süren bir sorgulamayla hakikat bilgisini elde ederken sufiler, aynı bilgiyi keşif ve ilhamla elde eder. Halk ise arayışta bulunmadığı halde şeriatla bu bilgiye sahip olur.

Örnek verecek olursak, Hay’ın adadaki bir ömür süren çabasının sonunda geldiği nokta, insanın ayakta durmasını sağlayacak kadarından fazla yemesinin doğru olmamasıdır. Malın ise hiçbir anlamı ve değeri yoktur. Tasavvufta bu bilgi ilhamla elde edilir ve malın yalan olduğu düşüncesi hâkimdir, dolayısıyla malın fazlası dağıtılmalıdır. Şeriat ise zekât ve infak kurumuyla bu durumu insanlara zorunlu kılar. Haliyle üç bilgi kaynağı da aynı sonuca ulaşıyor.

İbn-i Tufeyl, eserinde insanlığın yeryüzü serüvenini de Hay’ın gelişimi üzerinden izah eder. Hay’ın tecrübesi aynı zamanda insanoğlunun da gelişimidir. Yaratılış, örtünme, ölümü sorgulama, ölüyü gömme, ruhu keşfetme, alet yapma, ateşin bulunuşu, gıdaları pişirme, hayvanların evcilleştirilmesi ve avcılık insanlık tarihinin önemli dönüm noktalarıdır.

Anlatı-roman tarzıyla yazılan eserde sembolik dil öne çıktığından önce karakterlerin temsil ettiği özellikleri ele alalım. Romanda üç karakter vardır. Hay, Salaman ve Absal. Hay, filozofları temsil eder. bilgi kaynağı gözlem ve sorgulamadır. Sufi olan absal ise keşif ve ilham yoluyla hakikati arayan ve inzivayı önceleyen kişidir. Tasavvufla felsefe hakikatin batınına yönelmesi bakımından ortak yönleri olan sistemlerdir. Salaman’da şeriat ya da fıkhı temsil eder ve bilgi kaynağı peygamberlerin getirdiği şeriattır. Hay, hem Bâtıni hem zahiridir. Absal bâtıni yönü öne çıkan karakter, Salaman ise zahiri geleneğin mümessilidir. Bunlar Hakikate ulaşmanın üç yolu da diyebiliriz. Filozoflar gözlem ve sorgulama yoluyla bilgiyi elde eder, mutasavvıflar ilham ve keşifle bilgiye ulaşır, halk ise şeriat yoluyla bilgiyi hazır alır. Üç bilgi kaynağı da aynı sonucu elde eder.

Kuran bütün insanlara seslenmeyi amaçladığı için açık, anlaşılır bir dili vardır. Bununla birlikte farklı düzeydeki insanların açık ve yalın anlamların ötesinde daha farklı ve derin anlamlara ulaşmalarına olanak tanıyan imler, simgeler barındıran olağanüstü bir anlatım gücü taşımaktadır. Absal, yaratılışı gereği ruhsal gerçekleri önemsiyor, sözlerin dış anlamlarını yorumluyordu. Salaman ise kitabın açık ve anlaşılır dış anlamlarını korumak gerektiğine inanıyor sözlerin zahiri yönlerini yorumlamaktan kaçınıyordu. Yorumun kargaşaya yol açacağına inanıyordu.

Kitabın içerdiği kimi sözler insanları yalnızlığa çağırıyor, kimi öğelerde toplumla iç içeliği, toplumsal hayatın zorunluluğunu dile getiriyordu. Absal yalnızlığı ve toplumdan soyutlanmayı seçerken Salaman, doğasına uygun olarak toplumsal hayatı seçti.

Roman zımnen filozofların yönteminin mutasavvıfların yöntemlerinden üstünlüğünü ifade ediyor diyebiliriz. Bunu hay ve Salaman’ın konuşmalarında görmek mümkün. ’Hay’ın müşahedelerini şaşkınlık içinde dinleyen Absal’ın bütün bilgileri gerçek anlamına kavuştu. Kalp gözü açıldı, düşünce ateşi parladı. Öğretinin zahir hükümlerinin gerçeklik içindeki yeri ve konumu aydınlık kazandı. Bütün güçlükler ortadan kalktı, sorunları çözümlendi. Derin kuşkuları açıklığa kavuştu. Sahih akla sahip kimseler arasına katıldı. Hay bin Yakzan gözünde büyüdü, saygınlık kazandı. Onun, kendileri için hiçbir korku, kaygı ve acı bulunmayan tanrı dostlarından biri olduğunu anladı.’’ Absal hiç duraksamadan Hay Bin Yakzan’ın hizmetine girdi, ona bağlandı. Halkın içindeyken öğrendiği dinsel amellerdeki çelişkileri gidermek için Hay’ın ortaya koyduğu gerçeklere yapıştı.”

Roman, Absalın peygamberi temsil ettiği varsayımı üzerinden de okunabilir. Bu durumda Hay ibadet dışında tüm bilgiye sorgulamayla ulaşmış durumda. Sadece sorumluluğunun sınırlarını ve nasıl ibadet edeceğini bilmemektedir. Bu bilgi peygambersiz elde edilemez. Dolayısıyla vahiy ulaşmamış toplumlar Allah’ı bilmekle sorumludur ancak şeraitle sorumlu değildir sonucuna ulaşılır.

Hay’ın hikâyesi genellikle Robinson’la kıyaslansa da konusu tamamen farklıdır. Olayın adada geçmesi dışında bir ortak yönleri yoktur. Zaten Robinson kaza sonucu adaya çıkar ve verili şartlarla ve bir tecrübeyle düzen kurmaya başlar. Belki medeniyet perspektifi açısından kıyaslama yapılabilir. Hay adadaki serüveninde güneş görmeyen bitkileri güneşe, su ulaşmayan bitkileri suya kavuşturarak yaratılış amacını ortaya koyar. Bir çeşit imar faaliyetidir bu. Adadaki bitki ve hayvanlara hâkimiyet sağlamaz bilakis kendisini onların bir parçası olarak görür. Robinson ise eşyaya hâkimiyet kurma çabası içindedir ve batı medeniyetinin kodlarını orada görmek mümkündür. Robinson batının sömürü hikâyesidir aynı zamanda. Crusoe karşısına çıkan ilk insanı köle olarak kullanırken Hay, kendi türüyle ilk karşılaştığında ondan faydalanma yoluna gider. İki roman kahramanının eşyaya bakış açısı doğu ve batı medeniyetinin temel taşlarını oluşturur.

Romanın içeriğine girecek olursak; Hay, iki ihtimalden biriyle adaya ulaşmış olabilir. Hay, dış etkilerden uzak olmalı ve kendi türünü bile bilmemeliydi. Birinci varsayıma göre ekvator bölgesindeki bir adada dört ana elementin buluşmasıyla belli şartların oluşması sonucunda çamurdan meydana gelmiştir. İkinci varsayıma göre ise komşu adada öldürülme tehlikesinden dolayı annesi tarafından sandıkla denize bırakılmış bir bebeğin adaya ulaşmasıyla hikâye başlar. Bu iki ihtimalin amacı Hay’ın dışarıdan etkileşimini ortadan kaldırmak.

Yazar ikinci varsayım üzerinden hareket ediyor. Hay, komşu adadan sandık içinde adaya ulaşır. Yavrusu ölen bir ceylan Hay’ı bulur ve onu besler. Hay, annesi bildiği ceylanın ölümüyle birlikte sorgulamaya başlar. Sonra akıl yürütme ve gözlemle ölüm üzerinden ruhu anlamaya çalışır. Günlük hayatını bir düzene sokar ve gözünü gökyüzüne diker. Hz. İbrahim kıssasında olduğu gibi bir takım akıl yürütmelerle âlemin düzeni üzerinden tek yaratıcı varlığı bulur. Bu yaratıcıya ibadet etmek gerekliliğini düşünerek bazı dairesel hareketlerle bir ibadet tarzı üretir.

Bir gün adaya kendi türünden bir insan gelir ve onunla iletişime geçer. Bu kişi insanlardan uzaklaşıp adada inzivaya çekilmek isteyen absaldır. Absal konuşmayı öğrettiği Hay’ın elde ettiği bilgiyi ve serüvenini kendisine anlatmasını ister. Hay adadaki yaşadıklarını, sorgulamalarını ve ulaştığı sonucu anlatır ancak düşüncelerinde yerine oturmayan noktalar vardır. Sorgulamayla elde ettiği bilgi ile absalın getirdiği bilginin aynı hakikat olduğunu anlayan Hay’ın absaldan aldığı bilgilerle düşünceleri daha da berraklaşır.

Hay Absal’ın geldiği adaya gider ve Salaman karakteriyle karşılaşır. Hay meşşai filozoflarını, Absal mutasavvıfı, Salaman ise fakihi temsil ediyor demiştik. Bu üç karakterin karşılaşması, üç bilgi kaynağının niteliğini anlatması bakımından hikâyenin en özel kısmıdır. Hay’ın adada ulaştığı bilgiye rağmen anlayamadığı iki şey vardır. Birincisi neden ‘’tanrı elçisi öte dünya ile ilgili açıklamalarında simgesel bir dil kullanmış, gerçekliğini açıkça göstermekten kaçınmıştı?’’ diğeri ise ‘’tanrı elçisi açıklamalarını niçin buyruklar ve kulluk görevleriyle sınırlandırmış, mal biriktirmeyi, bol bol yeme içmeyi mubah kılmıştı? Çünkü insanlar, bunlar nedeniyle batıl şeyler aracılığıyla batıl şeyler edinmeye çalışarak tanrıdan yüz çevirebilirlerdi.

Hay’a bu soruyu sorduran şey onun, tüm insanları üstün yaratılışlı ve kalp gözü açık kimseler sanmasıydı. Hay, halkı ve sosyal yaşamı görüp gözlemleyince şu sonuca varır ve sorularına cevap bulur. İnsanlar farklı özellikte yaratılmışlardır. Filozofların ve sufilerin ulaştığı noktadaki şeyi halktan beklemek adaletsizlik olur. Halk ancak tanrı elçisinin buyruklarıyla yani emir ve kulluk görevleriyle doğruyu elde edebilirler. Topluma müşahede yoluyla ulaşılan gerçekliklerin anlatılması mümkün değildir. Bu sonuca ulaşan hay, absalla birlikte halktan ayrılıp tekrar adaya dönerek ölene kadar adada kulluklarına devam ederler.

Hay Bin Yakzan

İbn Tufeyl

Yapı Kredi Yayınları (170 Sayfa)

Mustafa Öztürk - 01.04.2016

,

1686

Mustafa Öztürk Hakkında

Mustafa Öztürk

1974 yılında Sivas'da doğdum. İmam hatip lisesi mezunuyum. 20 yıldır çeşitli sivil toplum kuruluşlarında gönüllü faaliyetlere katıldım. İstanbul'da yaşıyorum ve üç çocuk babasıyım. Kitap okuma platformlarında okuma faaliyetlerine devam ediyorum. Okumayı bitmeyecek bir arayış çabası olarak değerlendiriyorum.

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin