Hayal Aynasında Yaşam Gerçeği

Hayal Aynasında Yaşam Gerçeği

Hayal Aynasında Yaşam Gerçeği

Hayal Aynasında Yaşam Gerçeği

"Yakınlaşmış bir ölüm mü?
İnsan alışıyor bir şekilde,
Benim aklım sen de hala.
Susuşunda.
Gözlerini kaçırışında kaldı aklım.
Gidişinde en çok..."


Bazen insan, aynada gördüğünden eksik ya da fazla gelir kendine. Bazen insan, hiç başına gelmeyeceği sandığı şeyleri yanı başında bulur da, inanamaz yaşamın gerçeğine. Halbuki yaşanılan yazılandır biraz da. Kaleme hükmünüz, cümleye sözünüz geçmez. Yaşanacakların önüneyse kaderden başka hiçbir şey geçemez.
Tarık Tufan ilginç bir yazar benim nezdimde. Bu tanımı kendisine ait iki kitap okuduktan sonra yapıyorum tabi. Okur gözünün gördüğü şimdilik bu. Kekeme Çocuklar Korosu'nda ne kadar kendiyse, Hayal Meyal'de o kadar başkası gibi duruyor önümde. Hem bir ortaklık, hem de doğal bir ayrıklık söz konusu. Aslında her ikisi de kendisi. Radyocu yönüyle, gece bekciliği daha bir ağır basıyor sanki Kekeme Çocuklar Korosu'nda. Hayal Meyal'de ise, eğitimini aldığı felsefe ikliminin havasını, sayfalar arasında daha çok sosyolojik açıdan soluyorsunuz. Toplumsal birey çıkmazlarını, bireyin toplumda kendini yalnız bırakışını, mağdur olanın aslında suçlu hükmündeymiş gibi cezalandırılmasını, çevremizin kişilik itibariyle bize biçtiği rolleri...

Kitabı okurken, kahramanların ritmik yaşama duygularını, kolayca kendi içinize konuk edebiliyorsunuz. Kimi zaman İlknur, kimi zaman adı kitap boyu hiç söylenmemiş, kanserli bir genç gibi hissedebiliyorsunuz kendinizi. Hayatınızda ört bas ettiğiniz yaşamak suçları varsa mesela, İlknur'un annesinin, kızının başına gelenleri suskuların için de boğup atmaya çalışmasını anlamaya çalışabiliyorsunuz. Yine de bu konuda insanın kendini ikna etmesi mümkün olmuyor kitap boyunca.

Hayal Meyal bir aynanın önünde olup bitenleri anlatıyor gibi dursa da daha çok, sırrın diğer yanını algılamak o kadar da zor olmuyor. Özellikle Tarık Tufan gibi, cümlenin içine yüklediği ifadeleri, bir araya gelmez gibi duran kelimeleri, sarmaş dolaş önümüze sunan bir yazar için.

İçsel Kaçış

Yaşarken, etrafızmızda olup biten bir dizi olayın, bizim yolumuza hiç çıkmayacağını sanırız. Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşama tutkunluğumuz bu yüzdendir belki! Gün olur bir hastane odasında yaşamımızın kaderi değişir. Halbuki yapacak çok iş, yaşanacak bir dolu şey vardır. Ama artık, hangisine ne derece yetişebilir bilemez insan. Ve bu içsel çöküş sendromuyla, kendi içine doğru bir muhakeme yolculuğuna çıkar. Aslında kitap boyu, baş kahramanımızın yaşam muhakemesini izliyoruz bir nevi. Doktor odasında, kanser olduğunu öğrenen genç, yaşamını geriye sarmış ve tüm film repliklerini kimi zaman pişmanlıkla, kimi zaman da haklılıkla tekrarlayıp durmaktadır. Doğru sandıklarının gerçekte doğru olup olmadıkları gerçeğiyle yüzleşir mesela. Bu durum biz insanlar için hazırlıksız yakalandığımız tüm yaşamsal tevafuklarda zuhur edebilir. İnsan kendini sorgulamayı, özellikle suçlamayı daha bir sever böyle anlarda. İçine gömülür ve uyandığında yaşadığı her şeyin bir rüya olması duasındadır. Uyanır ve hiçbir şey geçmemiştir!

Eserde, Tarık Tufan'ın kitaplarında vazgeçilmez bir öğe olarak yaşattığı "bizim mahalle" tanımı daha bir canlı çıkar karşımıza. Kekeme çocuklar korosunda kendi mahallesinin çocuklarını söyleten yazar, Hayal Meyal'de de yine kendi mahallesinden çıkmış/çıkabilecek insanların yaşamak oyununu bir senaryo titizliği ile kaleme almış.

Kitabın baş karakterlerinden biri olan İlknur'sa, tam anlamıyla yaşamı kendi içsel kaçışında arayan, başına gelen olayın sonrasında, sırılsıklam olmuş bir insanın iç güdüsüyle sığınacak bir liman ararken, kendini kanserli gencimizin kanatları altında buluveriyor. Ailelerin iki genci birbirine uygun buluşu, parmağa takılan halkalarla tescillleniyor. Kitapta asıl hikaye ise biribine uyumlu(!) bu çiftin aslında yaşamın iki ayrı kıyısında birleşememe çabasını anlatıyor.

İlknur'un içsel düşlerine daldığınızda küçük yaşta baba sevgisinden yoksun bir kız çocuğunun, farkında olmadan, eş adayını baba niyetine sahiplenişine şahit oluyorsunuz. Suskunluklarını dingin bir limanda beklemenin ve toplumun ona biçtiği hanım kız rolünü nasıl içine sindire sindire(!) oynadığına şahit oluyoruz.

Kitap boyu iki karakterin birbirinden kopuk düşlerini, uc uca yamamaya çalışan Tarık Tufan'ın gayreti ise takdire değer doğrusu. Özellikle anlatımını güçlendirdiği cümlelerini, kuyumcu titizliğiyle kurduğu kesin. Böyle söylediysek silip silip yazıyor manasıyla değil kesinlikle, bazen bir kerede doğru cümleyi bulmanın bir okur için nasıl kıymet biçilmez olduğunu anlıyorsunuz bu eserle.

Beklentilerin Umulmadık Tarifi

Kitabın en etkileyici karakteri, birinci ağızdan hikayesini anlatan gençten öte İlknur bence. İçine kapanık, ürkek ve sahiplenilmeyi beklenen genç bir kızın,üzerine aldığı ama hiçbir vakit kendisi gibi hissetmediği rolleri, beceriyle oynamaya çalışması onu öyle yormuş ki... Okurken üzülüyorsunuz çoğu yerde. Bilenler bilir, senaryo ekibinde Tarık Tufan'ında bulunduğu Uzak İhtimal filmindeki Rahibe Clara'ya benzetiyorum İlknur'u. Ürkeklikleri, sevgiye aç ama sevgiden bucak bucak kaçan halleri, en çok da yalnızlıkları benziyor! Tarık Tufan içine yalnızlığı sindirmiş kadınları güzel anlatıyor vesselam!

Tarık Tufan'la yapılan röportajlardan birinde genç neslin ortak bir sorunu olarak soruluyor İlknur yazara. Verdiği cevapsa Hayal Meyal'in neden yazıldığının kısa bir cevabı gibi aslında: "...Genç neslin sorununu bilmiyorum. Ama İlknur'un sorunu ait olmak yada olamamak diyelim. Aslına bakarsan aidiyet sorunu asık bir suratla aramızda yürüyor. Elimizi kim tutacak? Hangi ipe sarılacağız? Teorik olarak söylemiyorum. Harbiden diyorum. Gerçek bir bağlanma sorunudur birçoğumuzun yaşadığı. "Hayal Meyal"in etkileyici bir karakteri İlknur. Yaşadığı şeyler acıtan deneyimler olarak hayatında büyüyor."

Yazara sitem edesim geliyor burada: "Madem yaşadığı şeyler bunca canını acıtacaktı bu kızın, ya hu kaleminiz acıdan öte bir şey yazamazmıydı ilknur için." Yazabilirdi elbet, ama o zaman Hayal Meyal bunca okunur olmazdı galiba! Sahi İlknur kime ait olmalıydı? Kimse kendisine ait olsun istemedi ki İlknur'u. Anne babası ve onu seven "bizim mahalle"nin insanları, sevdikleri komşularının oğullarına ait gördü onu. Babasının arkadaşı kendisine ait gördü! Komşumuzun oğlu kendine aitmiş gibi hissetmeye çalıştı bir süre. İlknur'sa belki ilk defa parmağına takılan o yüzükle kendisini birine ait hissetmek istedi. Komşu oğlunu kendisine eş, kardeş, baba gibi görmek istedi. Çünkü tüm bu duygulardan yoksundu kalbi. Politik söylemlerden ağzı yorulmayan bir babanın kenarda köşede kalmış kızı, başına gelenleri ört bas eden bir annenin evladı olmaktan başka neydi ki?

İlknur'un sahipleniş biçimini bir türlü içine sindiremeyen gencimizse zar zor da olsa ayrılmayı başardı. Kısaca o bile müsade etmedi İlknur'un kendini birine ait hissetmesine...

Mutlu bir beraberlikle sonuçlanacağı umulan bu birlikteliğin beklentileri karşılayamayışı; mahallelinin ağzını bile açmasına gerek kalmadan, kitabımızın ana karakteri gencimizin bizim mahalleyi terkedişi ve ardından İlknur'un kayıplara karışmasıyla gözler önüne seriliyor eserde.

Odalar dolusu pişmanlık, üstelenilen yaşamak suçları... Öyle çok suçlu var ki bu kitapta aslında...
"Bazen öyle sanıyor ki insan eskisi olabilir her şey...
Olmaz halbuki.
Olmaz.
Tüketip de geçtğimiz onca şey eskisi gibi olamaz.
Ben sadece denemek istedim.
Farkındayım olmayacağının.
Ben hala gözlerini bıraktığım yerde arıyorum."

Ah İlknur, kimseye değil de en çok sana yazık oldu! Ve hiçbir şey sahiden eskisi gibisi olmadı...

Hayal Meyal, Tarık Tufan'ın kaleminin lezzetine varabileceğiniz bir eser kesinlikle, tariflerine, cümlelerine şerh düşebileceğim çok şey yok aslına bakarsanız. Sadece İlknur'a yazık ettiği için kızıyorum ben ona. Sevmek telaşının en afilli hali saklanacaktı belki de İlknur'ın kalbinin attığı yerde, durdurmaya ne gerek vardı ki diyorsunuz kitabın son sayfasına geldiğinizde. Ama geride vicdan muhasebesi yapılacak bir iz bırakılmalıydı değil mi? Belki de...

Ve sevmek, nefes saattçisinde, Nurettin efendinin kalbinde duran ve ömrünce 18.10'u gösterecek saatlerin, zamana meydan okumasıydı!

Tereddütsüz okunacak bir kitaptır Hayal Meyal, okunacak ve yer yer ağlanacak bir kitap...

Zeyl: Hayal Meyal bir Tarık Tufan der "Sabırsız"

Gülnaz Eliaçık Yıldız - 11.07.2012

,

4004

Gülnaz Eliaçık Yıldız Hakkında

Gülnaz Eliaçık Yıldız

1987'de Zemherinin kapı ağzında doğdu.

Edebiyata duyduğu ilgi lise yıllarında kaleme aldığı yazılarla kendini gösterdi. Orhan Veli İstanbulu dinlemenin, Cahit Sıtkı otuzbeş yaşının derdine düşmüşken, Sait Faik Dülger Balığının Ölümünü öyküce öykünürken, tüm bunları üç beş değerlendirme sorusuyla sorgulayan edebiyatı konu edinen bir derste, karalanan satırların insanlık tarihini nasıl yerinden ettiğini farketti ve okuyarak yaşamanın, yaşayarak okumaktan ayırt edilemedigi zamanların etkisini ilk bu yıllarda hissetti. Nazan Bekiroğlu ve İskender Pala o yıllarında tanıştığı ve okumaya meyilli olduğu isimler arasında yer aldı.

Bozok Üniversitesi Teknik Bilimler Yüksek Okulu'ndan 2008 yılında mezun oldu. Özel bir eğitim merkezinde gün aşırı insanlarla, çocuklarla ve en çok da kağıtlarla konuşuyor.

Onun için bir tutkudan öte olan dergiler hayatına girdiğinde kitapların ruhuna serptiği tohumlar filizleniyordu. Gün geçtikce kitaplıgında çoğalan dergiler, kiymetli birer dost gibi mahsus zamanlara konuk edildi'

'Bir' dergisinde yayınlanan 'Zelâlname', seluloz kokusuna bulanan ilk yazısı oldu. Daha sonra Mâi ve Şehrengiz dergilerinde yazıları yayınlandı.

Hâlâ Mâi dergisinde yazan Gülnaz Eliaçık, kendisine has uslubuyla fecirvakti.desenblog.com adresinde, karalamalarına yer veriyor'

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin