“HAYAT GÜZELDİR” FİLMİNİN YABANCILAŞMA EKSENİNDE İNCELEMES

“HAYAT GÜZELDİR” FİLMİNİN YABANCILAŞMA EKSENİNDE İNCELEMESİ

“HAYAT GÜZELDİR” FİLMİNİN YABANCILAŞMA EKSENİNDE İNCELEMESİ

16.07.2021 - Şerife Saliha Buğa
“HAYAT GÜZELDİR” FİLMİNİN YABANCILAŞMA EKSENİNDE İNCELEMESİ

Yabancılaşma Dışavurumları

Kötülüğün kaynağının insan doğası mı olduğu yoksa toplumun mu kötülüğe yönlendirdiği sorusu uzun yıllar üzerinde düşünülen, tartışılan sorulardan birisi olagelmiştir. Psikiyatr Kemal Sayar bu hususta şu tespitlerde bulunur: “Saldırganlık, büyük ölçüde öğrenilmiş bir davranıştır ve çoğu zaman da duruma özgüdür. (Sayar, 2020, s. 65) Normalde iç yasaklamalarla kısıtlanır. Kötülük, iç kısıtlamanın zayıfladığı, iç frenlerin tutmadığı durum ve zamanlarda ortaya çıkar.” (Sayar, 2020, s. 64) ifadesini kullanır ve bu iç frenlerin “normal şartlar altında ahlâklılık, erdem ve idealizm” olduğunu ifade eder. Ancak insanın iç fren sistemlerinden birisi olması gereken idealizm, -maalesef ki tarihte de pek çok örneğine rastlanıldığı üzere- kıyıcı saldırganlıklara dahi sebebiyet verebilen bir anlayış olarak karşımıza çıkabilmektedir.

Modern toplumun başlangıcı olarak görülen, mottosu akıl, bilim ve ilerleme olan Rönesans hareketi ile ortaya konulan teknik/teknolojik gelişmeler, sermaye birikimlerinin de artmasıyla, Sanayi Devrimi olarak nitelenen bir dönemin doğuşuna yol açmıştır. O günden bugüne insanoğlu maddi ilerleme açısından epey yol kat etmiş ve sanayi toplumunun bugün bulunduğu noktaya gelmesini sağlamıştır. Yaşanan bu gelişmeler neticesinde ise üretimin arttığı gözlemlenirken bir araç olması gereken metaların kişilerin -yani tüketicilerin- hayatlarında bir amaç olarak görüldüğü gerçeği dikkatlerden kaçmaması gereken bir husustur. Zira insanoğlu bu düşünce sebebiyle sahip olmak ile olmak arasında savrulmaktadır tabir-i caizse. Kişinin kendi elleriyle yaptıkları şeyleri amaç olarak benimsemesinin, o şeylere kutsallık atfetmesinin ise Fromm’un “Gerçekte bugün, önceki yüzyıllardakine kıyasla çok daha pagan ve çok daha putperest bir toplumda yaşıyoruz.” (Fromm, 2020, s. 23) sözlerini doğrulayan putperestçe bir davranış olduğu aşikârdır. Şeylere kutsallık atfedilip bir amaç olarak görülmesinin haricinde ise sanayi sisteminin öncelikleri olarak gösterilebilecek kâr, hesap-kitap vs. ilkelerinin sanayi sistemi ile yetinilmeyip insan yaşamına genişletilmesiyle insan da bir “iş girişimi olup çıkmıştır”; sermaye olarak ise kişi yaşamını ortaya koymaktadır. Fromm bu karakteri ‘pazarlayıcı karakter’ olarak kavramayı denemeye çalıştığını ifade eder ve şöyle tanımlar:

“Pazarlayıcı karakter için, her şey –yalnızca nesneler değil, kişinin kendisi, gücü, becerileri, bilgisi, kanıları, duyguları, hatta gülümsemesi de- metaya dönüşmüştür. Bu karakter tipi, tarihsel bakımdan yeni bir olgudur çünkü merkezinde piyasa –mal piyasası, emek piyasası ve kişilik piyasası- bulunan ve elverişli değiş-tokuş yoluyla kazanç elde etme ilkesine dayanan, tam olarak gelişmiş kapitalizmin bir ürünüdür.” (Fromm, 2016, s. 447)

Kısacası kişinin kendisi de bir nesne haline gelmiş, bundan kaçınamamıştır. Bu durumda ise her ne kadar kişi maddi açıdan yaşıyor görünse de manevi açıdan bir ölü olduğunu söylemekle mübalağa etmiş olmayız. Modern sanayi sistemi bir ‘otomat’ yaratmayı başarmıştır; artık kişi başta Tanrıya, tabiata ve insana olmak üzere kendisine dâhi yabancılaşmıştır. “Bu insanın yaşam güçleri, şeylere ve kurumlara dönüştürülmüştür; bu şeyler ve kurumlar ise birer put olup çıkmıştır.” (Fromm, 2020, s. 34) Bunun neticesinde ise kişi artık “kendisini, kendi kuvvetlerinin ve zenginliklerinin sahibi olarak değil, kendi canlı tözünü yansıtmış olduğu kendisi dışındaki başka şeylere bağımlı olan zavallı bir ‘şey’ olarak deneyimler.” (Fromm, 2020, s. 34) ve edindiği putların sahip olduğu yaşam kuvvetlerini temsil etmesine müsaade eder. Bu durum ise Freud’un ‘aktarım’ olarak ifade ettiği olgunun neticesidir. Zira aktarımda kişi “kendi etkinliklerini ya da deneyimlediği tüm şeyleri –sevgi gücünü, düşünce gücünü- kendisi dışındaki bir nesneye aktarır.” (Fromm, 2020, s. 22) Bu nesne bir kişi, ağaçtan yapılmış vs. şeyler olabileceği gibi kişinin mensup olduğu grup veya kabile/devlet de olabilmektedir. Yazımızın başında ifade ettiğimiz idealizmin normal şartlar altında bir iç fren olarak kullanılabilecekken yıkıcı saldırganlıklara dahi sebebiyet verebilecek tutum ve davranışlara dönüşebilmesinin altında yatan sebep de budur: Bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde putperestçe bir yaşam süren yabancılaşmış modern insanın aktarım nesnesi olarak mensubu bulunduğu devletini/milliyetini seçmesi. Böyle bir durumda kişi, “toplumsal duygularını devlette cisimleştirdiği için, devlete ve simgelerine tapar. Kendi güç, akıl ve cesaret duygusunu liderlerine yansıtır ve bu liderleri kendisine idol yaparak onlara tapar.” (Fromm, 2020, s. 34) Mensubu olduğu kabileyi/milliyeti her şeyin üstünde tutan, onu putlaştıran zihniyet de yine aynı zihniyettir. Kişi aynı dili konuştuğu, aynı değerlere sahip olduğu kişilere karşı bir sevgi ve sorumluluk besler. Bu durum kulağa ilk etapta gayet normal gelmektedir fakat durum sadece bundan ibaret değildir: Olumlu duygular mensubu olunan kabileye aktarılırken “kişinin kendindeki tüm kötülükler yabancıya yansıtılır.” (Fromm, 2020, s. 66) Yabancıya yani kişiyle aynı kabileden olmayanlara. Öyle ki bazen aynı devlet bünyesinde yaşamak bile yeterli olamamaktadır. Böyle zihniyete sahip insanlar ahlâkî değer sistemine de sahiptirler fakat bu değerler Nietzsche’nin sürü ahlâkı olarak ifade ettiği moral değerlerin ötesine geçememektedir. “Aynı kabileye mensup olmayan yabancı, tam bir insan olarak algılanmaz.” (Fromm, 2020, s. 66) böylece de ona insanca davranılmasına gerek kalmaz! Kısacası insanın iç fren sistemlerinden olarak ifade edilen erdem ve ahlâk da bu tarz durumlarda etkisiz kalmaktadır. Neticede ise normal şartlar altında olumlu bir etki yaratması beklenilen idealizm, erdem ve ahlâk -en ufak bir açık bulunduğunda dâhi- ifade ettikleri anlamlardan sıyrılıp, yabancılaşma dışavurumlarından özseverlik (narsizm), ensest benzeri ortak yaşam (simbiyoz) ve nekrofiliye (ölüseverlik) evrilebilmektedir.

Ensest benzeri ortak yaşam (simbiyoz) ile kastedilen “sorumluluğun, özgürlüğün, farkındalığın dayanılmaz ağırlığından kaçmak ve bedelini kendi insani gelişimine son vererek ödediği bir kesinlik–bağımlılık durumunda korunup sevilmek için anneye ve onun eş değerlilerine -kandaşlara, aileye, kabileye- sımsıkı bağlı kalma” (Fromm, 2020, s. 109) eğilimiyken özseverlik (narsizm) terimiyle ifade edilen durum, “Dış dünyaya sahiden ilgi duymayı bırakmak, onun yerine, kendi kendisine, kendi grubuna, zümresine, dinine, milletine, ırkına vb. aşırı bağlanmaktır.” (Fromm, 2020, s. 109) Devleti/milliyeti putlaştırma eğiliminin arka planında yatan, kişiyi yöneten şey de “kendisine duyduğu bencilce ilgidir.” (Fromm, 2020, s. 34) Böyle bir bağlılığın sonucunda ise “akılcı yargı yetisinde ciddi çarpıklıklar meydana gelir.” (Fromm, 2020, s. 109) Bu tarz çarpıklıklar ise dışavurumlardan bir diğeri olan nekrofili (ölüseverlik) ile karşı karşıya gelmemize sebep olabilmektedir.

İlk kez 1936’da Salamanca Üniversitesi’nde yaptığı bir konuşma esnasında, milliyetçi general Milan Astray’a karşı İspanyol düşünür Miguel de Unamuno tarafından kullanılan ölüsever terimi “geleneksel anlamda sapkın bir hareketi anlatmaktan çok, bir karakter özelliğini belirtmek” (Fromm, 2016, s. 423) niteliğini taşımaktaydı. “Karakterbilimsel anlamda ölüseverlik, ölü, çürümüş, kokuşmuş, hastalıklı her şeye duyulan yığın ilgi; canlıları cansıza dönüştürme, sırf yıkım olsun diye yıkma tutkusudur; katıksız biçimde mekanik her şeye duyulan olağandışı ilgidir.” (Fromm, 2016, s. 425) şeklinde tanımlanırken Fromm, teknik/tekniğe tapınma ile ölüseverlik arasında bir bağlantı olduğunun, bu durumun ise yaşama duyulan ilginin ve insanın sahip olduğu zengin işlevlerin yerini aldığı zaman ölüsever niteliğe büründüğünün altını çizer. Birinci Dünya Savaşı’ndan ziyade İkinci Dünya Savaşı bu bağlantının belirgin olması açısından dikkatleri celbetmektedir. Her ne kadar Birinci Dünya Savaşı’nda da uçaklar, tanklar vs. kullanılmış olsa da İkinci Dünya Savaşı’nda kullanılanlar kadar gelişmiş değildi. Binlerce insanın katledilmesine sebep olan bombalar bu uçaklardan atılmaktaydı. Fakat bombaları bırakanlar bunun pek ayırdında değillerdi. Daha doğrusu zihinsel manada farkında olmalarına rağmen duygusal açıdan bu durum onları hiç mi hiç ilgilendirmiyordu. “Onların ilgilendikleri şey, inceden inceye hesaplanmış planlarla konulan kurallara göre karmaşık makinelerini doğru kullanmaktı.”. Uçakların, gelişmiş savaş araçlarının açtıkları yıkım, “hem işçinin hem de mühendisin emekleriyle yarattığı ürüne tümüyle yabancılaşmalarına yol açan çağcıl teknik üretim ilkesine uygun düşer.” (Fromm, 2016, s. 443). Bu hususta soru sormazlar zira önemli olan tek bir husus vardır o da ‘kazanç’ sağlanıp sağlanmadığıdır ve ne kadar düşman –öteki olan- öldürülürse o kadar kazançlıdır.

Ölüsever bir karakterin öznel ya da dış koşullar kışkırtıcı olduğunda nasıl patlama yaşadığı, İkinci Dünya Savaşı özelinde, belgeseller, filmler, kitaplar vs. dikkatlice incelendiğinde kendisini gösterecektir. Bu karakterin yıkıcılığına tanık olabileceğimiz yapımlardan bir tanesi de orijinal ismi La Vita é Bella olan, Roberto Benigni’nin hem yönetmenliğini hem de Vincenzo Cerami ile birlikte senaristliğini üstlendiği aynı zamanda başrolde yer aldığı, 1997 yapımı Hayat Güzeldir filmidir. Daha iyi anlayabilmek adına filme kısa bir bakış atmakta fayda vardır.

Hayat Güzeldir

Film bizleri sisler içinden gelen “Bu basit ama anlatması zor bir hikâye. Tıpkı bir masal gibi, hüzün var ama mucize ve mutluluk dolu.” Sözleri ile karşılar. Yıl 1939, yer İtalya’dır. Guido (Roberto Benigni) arkadaşı Ferruccio (Sergio Bini Bustric) ile birlikte şef garson olan amcası Eliseo’nun (Giustino Durano) yanına garson olarak çalışmak üzere gider. İlk sahneden itibaren canlı kişiliğiyle dikkatleri çeken Guido tesadüfen karşılaştığı Dora’dan (Nicoletta Braschi) etkilenir ve peşini bırakmaz. Onunla görüşebilmek adına her yola başvurur. Öyle ki buna müfettiş kılığına girip Dora’nın çalıştığı okula gitmek de dâhildir. Roma’dan gelen bir müfettiş, geç bir saatte, konaklamak amacıyla Guido’nun çalıştığı otele gelmiştir. Yemek esnasında Guido onun Dora’nın çalıştığı okula müfettiş olarak gideceğini öğrenir ve ertesi gün bu fırsatı değerlendirmek üzere müfettişten önce okula gider. Tarih İkinci Dünya Savaşı yıllarını gösteriyordur ve havada savaşın soğuk rüzgârları esmektedir. Irkçılık ateşi körüklenmektedir. Müfettişin geliş amacı da tam olarak budur; zihinleri henüz taptaze olan çocukların zihinlerini faşist söylevlerle zehirlemek. Bir Yahudi olan Guido ise okula vardığında bundan habersizdir. Gözü Dora’dan başka kimseyi görmemektedir. Müdürenin durumdan bahsetmesi üzerine Guido hiçbir şey fark ettirmeden konuşmasına başlar. Ne konuşmadır ama! Kendisinin, en bilgili(!) bilim adamlarının ırklarının ne kadar üstün olduğuna dair imzalamış oldukları ‘ırk bildirgesi’ hakkında bilgi vermek amacıyla Roma’dan gönderildiğini söyler ve yapar yapacağını; herkesin şaşkın bakışları karşısında masanın üzerine çıkarak önce kulağını sonra da göbek deliğini gösterir:

-“Şu kulağın mükemmelliğine bakın! Sol kepçe ucunda asılı küçük bir zil. Bükülebilir. Bunlardan daha güzel iki kulak bulun, hemen bırakırım! Fransa’da bunların hayalini kuruyorlar!.. Dikkatinizi verin! (Ceketini çıkarıp karnını açar) Göbek deliği! (Tüm çocukların gülüşmeleri eşliğinde) şu göbek deliğine bir bakın! Ne bağ ama! Onu dişlerinizle bile çözemezsiniz! Şu ırkçı bilim adamları denedi. Ama ne mümkün!...”

Tam dans etmeye başlamıştır ki gerçek müfettişin sınıfa girişiyle pencereden atlamak suretiyle kaçmak durumunda kalır. Ama bir hakikati muhteşem bir ironi ile gözler önüne sermesi için bu, anlayana, yeter de artar bir süredir.

Guido, Dora’nın bir erkek arkadaşı olduğundan habersizdir. Bir akşam çalıştığı otelin restoranında erkek arkadaşı Dora ile evleneceklerini duyurmak üzere büyük bir parti verir. Olayların iyice kızıştığı bu zaman diliminde ise Guido’yu bundan hariç bir sürpriz daha beklemektedir: amcasının atı Robin Hood faşistler (amcasının ifadesiyle barbarlar) tarafından boyanmış, “Dikkat, Yahudi atı” şeklinde de yazı yazılmıştır üzerine. Amcası, olacakları öngörebilmekte ve tedirginlik duymaktadır, Guido’ya dikkatli olmasını söyler; fakat o her zamanki iyimserliği ile pek dikkate almaz. Bu esnada partide ise dikkatlerden kaçmaması gereken bir konuşma gerçekleşmektedir. Bu konuşma dikkat çekicidir çünkü ırkçılığı besleyen kaynaklardan biri olan, Platon’un felsefesinde köklerini bulan ve Devlet isimli eserinde açıkça yer edinen, ‘iyi doğum’ anlamına gelen ve “insan gen havuzunu iyileştirmeyi” (Dağ, s. 94) amaçlayan ‘öjeni’nin küçük yaşlardan itibaren zihinlere nasıl empoze edildiğinin açık bir göstergesi niteliğindedir. Dora’nın okuldan arkadaşı, Almanya’da üçüncü sınıf çocuklara çözdürülen bir problemden bahseder. Problem aynen şöyledir:

“Bir delinin devlete maliyeti günde dört mark. Bir sakatın, dört buçuk mark. Bir saralının, üç buçuk mark. Ortalamanın günde dört mark olduğunu ve üç yüz bin hastanın bulunduğunu göz önüne alırsak, bu bireylerden kurtulunsaydı devlet ne kadar tasarruf ederdi?”

Dora soru karşısında şaşakalır ve “Buna inanabilmek mümkün değil!” der, arkadaşı da aynı görüştedir fakat onun şaşkınlığı başka bir şeyedir; ona göre soru gayet normaldir anormal olan böyle zor bir sorunun üçüncü sınıflara çözdürülüyor olmasıdır. Erkek arkadaşı ise arkadaşı ile aynı görüştedir. Dora bu manzara karşısında dehşet dolu bakışlar sergilemekten başka bir şey yapamaz. Gecenin sonu ise yine bir sürprize gebedir, Guido’nun Dora’yı kaçırması ile neticelenir.

Bu masalda bir çocukları olur: Giosué (Giorgio Cantarini). Aynı zamanda Guido bir kitapçı dükkânı açma hayalini de gerçekleştirmiştir. Alman askerleri İtalya’ya gelene kadar mutlu mesut yaşarlar. Giosué’nin doğum gününde ise Eliseo amcanın korktuğu başlarına gelir ve onu, Guido’yu, Giosué’yi apar topar alıp tıklım tıklım dolu trenlerle toplama kamplarına götürürler. O esnada evde bulunmayan Dora onlara yetişebilir ve gönüllü olarak trene biner. Artık Guido’nun tek bir amacı vardır; oğlunu ona bir şey hissettirmeden koruyabilmek. Ona her şeyin bir oyun olduğunu eğer bin puan kazanabilirlerse bu oyunun sonunda büyük bir ödül vereceklerini söyler. O ödül Giosué’nin en sevdiği şeydir: gerçek bir tank. Öyle ki yanlarına gelen asker tercüman istediğinde tek kelime Almanca bilmemesine rağmen öne çıkar ve askerin söylediklerini oyunun kurallarıymış gibi aktarır. Herkes, her şey oyunun bir parçasıdır. Onu ve diğerlerini ağır işlere koşarlar yorgunluktan bitap düşer fakat oğlunun yanına gelince ne oyunlar oynadıklarından nasıl eğlendiklerinden ve kaç puan aldıklarından bahseder. Guido ağır işlerle uğraştığı bir gün çocuklar ve yaşlıları duş bahanesi ile toplarlar. Duş almaktan hiç hoşlanmayan Giosué babası ne kadar söylese de söz dinlemez ve saklanır. Saklanması ise, bu masalın mucizesidir, bu sayede ölümden kurtulacaktır, zira Dora ile aynı tarafta bulunan kadından öğrenileceği üzere, duş bir bahanedir aslında onları iş göremez durumda olmaları sebebiyle gaz odalarına götürüp yakmaktadırlar. Burada filmimizden bahsetmeye bir virgül koyup teknik ile yıkıcılık arasındaki bağlantının kendisini nasıl gösterdiğinden bahsetmekte fayda vardır. Savaş uçaklarını kullanan insanların sahip oldukları düşünce Nazi kamplarında gaz odalarında katledilen insanlara karşı takınılan tavır için de geçerlidir. İşlerine yarayabileceklerini düşündükleri insanları seçerler, başta yaşlılar ve çocuklar olmak üzere işe yaramaz olduklarını düşündükleri kimseleri ise katlederler. Tüm bu yaşananlar nasıl her şeyin ve herkesin üretim sürecinin bir parçası haline geldiğini gözler önüne daha net bir şekilde sermektedir. Dora’ya yaşlıların ve çocukların duş bahane edilip toplandığı ve yakıldığı bilgisini veren kadının aynı zamanda sarf ettiği şu sözler ise bizlere tam bir nekrofil karakter portresi çizer ve karakteri anlamamız açısından önem arz eder. İç ve dış etmenlerin kışkırtıcı hale gelmesi sonucunda bu karakterin kendisini nasıl açık ettiğini ortaya koyar. Kadın, oradaki kadın askerleri kastederek:

-“Bu yeni gelen. Hemen öğrendi. Kapıdaki kadın, ilk geldiğinde iyi görünüyordu. İçlerinden en kötüsü!” der.

Kadın asker savaştan önce yine aynı kişi idi, fakat kurallar, toplum bu karakterin dışa vurumu konusunda engel teşkil ediyorlardı; yani ‘elinden gelmiyordu’. Ancak bu engellerin(!) ortadan kalkması tabir-i caizse içindeki canavarı ortaya çıkarmıştır. Tıpkı Andersen’in Annalise masalında sarf ettiği şu sözler gibi:

“Bütün kötülükler, bütün erdemler kalbimizdedir, senin kalbindedir, benim kalbimdedir. Küçücük, göze görünmeyen tohumlar gibi orada bulunur hepsi. Bir gün dıştan gelen bir güneş ışığı, yahut kötü bir elin dokunuşu ile sağa, yahut sola dönersin. Kalbindeki o küçük tohum, uyanır, şişer ve çatlar. İçindeki bütün özünü senin kanına akıtır. O zaman kimse tutamaz seni, sen de coşar, fışkırırsın…” (Andersen, s. 107)

Kampa Alman askerlerin çocukları gelmiştir. Çocuklar saklambaç oynuyorlardır, iş esnasında Guido bunu fark eder ve fısrattan istifade Giosué’yi kampta çocuk olduğuna ve bir oyunun içinde olduklarına bu oyunda da çocukların sürekli saklanmaları gerektiğine tam ikna edebilmesi için onları gösterir çünkü Giosué sürekli gitmek istemektedir, işin ucunda tank var diye kalmaktadır. Giosué, onları görünce ikna olur fakat o esnada askerler çocukları çağırmaktadır ve onu da diğer çocuklarla birlikte götürürler. Guido, önceden tanıdığı bir Alman doktor sayesinde orada garson olarak çalışmaya başladığından gece oğlunu oradan çıkarabilmiştir. Yatmak üzere giderlerken Guido’nun her şeyin rüya olduğuna dair söylediği sözler insanın yüreğine ince bir sızı yayar. Fakat ne yazık ki yürürken karşısına çıkanlar yaşanılan her şeyin gerçek olduğu gerçeğini bir kez daha en acı haliyle yüzüne çarpar: yakılmış ve üst üste yığılmış insan bedenleri.

Almanya savaşı kaybetmiştir müttefiki İtalya da. Kampa bir panik havası hâkim olur. Bazı askerler kaçmayı tercih ederlerken bazıları ise kaçmak yerine ‘ne kadar öldürsek kârdır!’ düşüncesiyle hareket etmeleri dikkatleri celbetmektedir. Her şeyi talan ederler, kaçmaya çalışanlara ateş ederler ve insanları toplayıp kamyonlara bindirirler. Kamyonlar dolu gidip boş dönmektedir. Kendi yaşamlarından olma pahasına da olsa böyle davranırlar çünkü yabancılaşan, otomat haline gelen bir insan için yaşam çekici olmaktan çıkmıştır ve bu durumda umutsuzluğa düşen insan “kendi yaşamını kurtarmak uğuna bile olsa, yıkıcı doyumu reddetme isteği duymaz olur.” (Fromm, 2020, s. 97). Bu tarz davranışlar sergileyen insanlar sadist bir karakter olarak görülebilir fakat değillerdir. Çünkü “sadistler bile yine de başkalarıyla birliktedirler; başkalarını denetlemek isterler ama yok etmek istemezler. Bu sapkın bağlantılık türünden bile yoksun olan, çok daha özsever ve düşmanca tutum içinde bulunanlar ölüseverlerdir.” (Fromm, 2016, s. 446). Guido, Giosué’ yi saklamak için bir dolap bulur ve ona bunun oyunun son kısmı olduğunu, herkesin onların yarışı kazanacağı için çok kızgın olduklarını, her yerde onu aradıklarını eğer bulamazlarsa oyunu onların kazanacaklarını bu yüzden asla dışarı çıkmaması ve ses çıkarmaması gerektiğini söyler. Bu ise birbirlerini son görüşleridir çünkü bu gidiş Guido’nun yakalanmasına ve kurşuna dizilmesine neden olacaktır. Herkes dağıldıktan sonra kampa tankla gelen Amerikan askerlerini gören Giosué ise oyunu kazandıklarını düşünür; artık tank onundur…

SONUÇ

Ölüme giderken bile oğlunu düşünen Guido her ne olursa olsun canlısever bir karakter olmaktan vazgeçmemiştir. Bu tarz karakter yapısı ise ölüsever karakterin tam zıddıdır. Bu karaktere sahip bir insan:

“Yaşama serüvenini, kesinlikten daha çok sever. Kaba güç uygulayarak, her şeyi kesip parçalayarak, insanları sanki eşya gibi gören bürokratik bir tutum benimseyerek değil, sevgi, mantık ve örnekleme yoluyla biçimlendirip etkilemek ister. Yaşamdan ve yaşamın bütün dışavurumlarından haz duyduğu için, yeni ambalajlarla pazara sürülen ‘heyecan’ın tutkunu değildir.” (Fromm, 2016, s. 467)

Nihayetinde, modern yaşamın beraberinde getirdiği çağın en büyük hastalığı olarak nitelenebilecek yabancılaşma sıkıntıya, kaygıya, insanın kendisini önemsiz olarak görmeye başlamasına ve neticesinde varoluşsal bir çıkmaza girmesine neden olur. İnsanı manen ölü bir hale getiren tüm bu etmenlerse, onu bir yıkıcıya –ölüsevere- ya da bir sadiste dönüştürmektedir. Fakat unutulmamalıdır ki yıkıcı saldırganlık biçimleri doğuştan gelmemektedir, bu engellenebilir bir durumdur. İlk yapmamız gerekense -Emerson’un da ifade ettiği üzere- dizginleri elimizden alıp bizleri istediği gibi koşturan şeylerin elinden o dizginleri almaktır. O zaman bir geleceğimiz olabilir. Toplumda Guido gibi insanların sayılarının artması konusunda da istisnasız hepimize görevler düşmektedir. İşe kendimizden başlamalı sonra da toplumumuzu eğitmek amacıyla kolları sıvamalıyız. Aktif bir rol bürünüp, ve çağa onun tanımadığı doğruları getirenlerden olabilmek temennisiyle…

Kaynakça

Andersen. (1953). Seçme Masallar-1. (S. Batu, Çev.) İstanbul: Milli Eğitim Basımevi.

Dağ, A. (2020). İnsansız Dünya Transhümanizm. İstanbul: Ketebe Yayınları.

Fromm, E. (2020). İnsan Olmak Üzerine. (Ş. Alpagut, Çev.) İstanbul: Say Yayınları.

Fromm, E. (2016). İnsandaki Yıkıcılığın Kökenleri. (Ş. Alpagut, Çev.) İstanbul: Say Yayınları.

Sayar, K. (2020). Yavaşla. İstanbul: Kapı Yayınları.

Şerife Saliha Buğa - 16.07.2021

,

470

Şerife Saliha Buğa Hakkında

Şerife Saliha Buğa

1994’te Kayseri’nin Yeşilhisar ilçesinde doğdu. Lise öğrenimini Yeşilhisar Anadolu Lisesi’nde gördü. 2017’de Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İşletme Bölümü’nden (İngilizce) mezun oldu. “Kendini Bil” sözünü kendine gaye edinmiş, bu uğurda ‘insan’ kalmak ve insan olarak son nefesini vermek üzere çaba harcayan, ‘insan’ denen meçhulün peşinde koşan, tek sığınağı kitaplar olan bir ademkızı…

Sosyal Medya'da Bizi Takip Edin